Bunca yıl bir türlü fırsatını bulup Sezen Aksu konserine gidemeyişimin bir sebebi varmış. Meğerse benim gitmem gereken konser tam da dün akşamki konsermiş.
July 20, 2013
Sezen'im gökkusagı açtı
July 18, 2013
Portekiz'de ilk durak: Porto
Her zaman Portekiz'e gitmeyi hayal etmişimdir. Avrupa'nın güney batısının son noktası, okyanusa açılan kapısı. Hayalimi Haziran ayının 16'sında gerçekleştirebildim. Kopenhag'tan Lisbon'a yaklaşık 4 saatlik süren bir uçak yolculuğu sonrası. Hayal ettiğim gibi miydi? Hep birlikte görelim.
Lisbon'da 3 günlük bir konferansa katılacağım için, öncesindeki bir kaç günü değerlendirmek için iner inmez Porto'ya gitmeye karar verdim. Lisbon havaalanındaki metroya binip Oriente istasyonunda indim. Oriente aynı zamanda Lisbon'dan başka şehirlere ve İspanya'ya gidebileceğiniz büyük tren istasyonu. Metro istasyonu alt katında, oradan iki kat yukarıya çıkmak gerekiyor bilet gişelerine ulaşabilmek için. Bir üst katında da peronlar var. Lisbon'dan Porto'ya gidiş dönüş bilet için 42 € ödedim. Gidş dönüş olunca % 10 gibi bir indirim söz konusu. Ancak Lisbon -Porto hattında birden fazla tren şirketi çalıştığı için fiyatları birbirinden farklı. Ayrıca gideceğiniz tarih ve saati önceden kestirebiliyorsanız gitmeden önce internetten alabilir, daha ucuza yolculuk yapabilirsiniz. Ben havaalanından Oriente'ye gitmemin ne kadar süreceğini bilemediğimden alamadım. Dediğim gibi metroyla 3-4 durak, hemen orada oluyorsunuz. Tabi yine de uçağın rötar yapması gibi elde olmayan durumları da göz önünde bulundurmak gerekir.July 11, 2013
Siz Dora'nın tırnagı olamazsınız!
"Travesti evinde ölü bulundu
Aydın'ın Kuşadası İlçesi'nde, Dora Özer takma isimli travesti 24 yaşındaki Hüseyin Uğur Özer, evinde bıçaklanarak öldürülmüş bulundu
Olay, bugün akşam saatlerinde, Hacıfeyzullah Mahallesi Altıngüvercin Sitesi 21 Bloğun ikinci katında meydana geldi. Hande takma isimli travesti telefonla aradığı birlikte yaşadığı arkadaşı Dora Özer takma isimli Hüseyin Uğur Özer’den haber alamayınca saat 18.00’de eve gitti. Kapıyı açtığında ev arkadaşı Özer’in cesediyle karşılaşan Hande takma adlı travesti polisi aradı. Bıçaklanarak öldürüldüğü belirlenen Hüseyin Uğur Özer’in cesedi evdeki inceleme sonrası otopsi için morga kaldırıldı.
Site sakinleri, blok çevresinde fuhuş ve hırsızlıkolaylarının artması üzerine iki kez genel kurulda merkezi güvenlik kamerası sistemi kurulmasını kararlaştırdıklarını, iki travestinin yaşadığı bu eve giren çıkan birçok kişinin olduğunu söyledi. Katilzanlısının kimliğinin belirlenmesi ve yakalanması için çalışma başlatıldı, güvenlik kamerası görüntülerinin incelemeye alındığı belirtildi. Olayla ilgili soruşturmanın sürdüğü bildirildi."
İşte Dora'nın ölüm haberini Posta gazetesi böyle verdi.
Altını çizmek isterim, Posta bu ülkenin en çok satan gazetesidir. Neden?
Çünkü bu sevgisiz toplumun kirli düşüncelerini olduğu gibi yansıtan, onların inançlarını, düşüncelerini ve önyargılarını pekiştiren haberler yapar. O yüzden çok satılır; çünkü insanlar kendi düşüncelerini gazetede okumaktan, haberlerde duymaktan hoşnut olur. Çünkü onaylanmaya ihtiyaçları vardır. Tıpkı bu haberde de olduğu gibi...
Dora bıçaklanarak öldürülmüş, çünkü evine giren çıkan belli değilmiş. Çünkü evinin olduğu sitede fuhuş ve hırsızlık olayları yaşanıyormuş. Çünkü Dora erkek ismine ve erkek bedenine ihanet etmiş. Çünkü Dora takma isim kullanan bir travestiymiş.
Tabi ki insana yaşarken saygı göstermeyenlerin öldükten sonra saygı göstermesini beklemek naiflik olur ama tekrar söylemekten ve bu düşünce tarzını lanetlemekten kendimi geri alamayacağım. Onun ismi Dora'ydı, o ismi seçti, o isimle yaşadı ve o isimle sizin tarafınızdan öldürüldü.
Sen onun nüfustaki ismini yazınca o kadın kimliğinden çıkıp erkek kimliğine bürünmüyor ama sen onun nüfustaki erkek ismini yazmakta ısrar ettikçe zaten bir türlü erişemediğin insanlıktan biraz daha uzaklaşıyorsun.
Tekrar hatırlayalım, Posta denilen gazete müsvedesi bu ülkenin gerçekliğidir, bu ülkenin zihniyetinin ve tıynetinin bir suretidir. Bu yüzden Posta gazetesi ile birlikte transseksüellerin öldürülmelerini meşrulaştıran, ama ile başlayan cümleler kuran, içi nefret dolu herkesi lanetliyorum. Hepinizin ahlakı batsın!
Siz Dora'nın tırnağı olamazsınız!
July 7, 2013
Sığacık da tüketildi, sıradaki!
Dün, sanırım 4 yıl aradan sonra ilk kez Sığacık'a gittim. Dört yıl önceden aklımda, kendi halinde, "citta slow" sıfatını hak edecek sessizlikte, makul fiyatlı, küçük, sevimli bir balıkçı kasabası olarak güzel bir yer edinmişti Sığacık. Dört yıl aradan sonra gittiğimde çok şeyin değiştiğini gördüm. Büyük olasılıkla Belediye'nin başarı olarak adlandırdığı bu "gelişmeler", benim için Sığacık'ı gidilecek yerler listesinden çıkarma nedenim oldu. Buna neden olan izlenimlerimi paylaşmak isterim ki fikriniz olsun, gidip gitmeme kararını siz verin.
1. Bildiğiniz üzere dünyada bir trend var bir süredir; küçük, sakin ve sessiz kasabalar turizmden pay alabilmek için tam da bu küçüklük, sakinlik ve sessizlik konseptiyle "citta slow" kavramını yarattılar. Türkiye'de bir kaç tane "yavaş şehir" olduğunu iddia eden yer var. Bunlardan birisi de Sığacık. Dediğim gibi 4 yıl önce gittiğimde bu sıfatı hakediyordu, ancak artık değil. Normal şartlarda bu konseptte motorlu araçların şehir içine girmemesi gerekirken, Sığacık'ta araç park edilmemiş bir sokak yok. Tabi ki bu motorlu araç trafiğinin yarattığı gürültüyü söylememe bile gerek yok. Sığacık Belediyesi sessizliğini korumak için araçları şehrin içine sokmamayı seçmek yerine, o araçlardan alacağı park parasıyla elde edeceği gelire öncelik vermiş.
2. Belediye "halk plajı"nı da bir gelir kapısı olarak görmüş. Sığacık'ın küçük plajı Akkum'a giriş yolunu bir bariyerle kapatarak, oraya diktiği görevli aracılığı ile para topluyor, yani halk plajına giriş Sığacık'ta paralı. Ne kadar olduğunu bile sormadan uzaklaştık hemen oradan. Çünkü bana göre sahiller kamusal alandır ve herkesin kullanımına açıktır, dolayısıyla bir plaja girmek için birilerine ücret ödemek kabul edilemez bir şey. Misal, Yunanistan'da bu yasalarla korunur, kimse sahili parselleyip insanlara denize girmeleri için satamaz. Ama burası Türkiye, biz pek kamusal alan bilmeyiz, kamusal alanlar illa ki bir belediyenindir ve kullanımı onun tasarrufundadır. Bize de parasını verip faydalanmak düşer.
3. Madem halk plajına girmek için para ödemiyoruz, bari kayaların üzerine kurulmuş yapay bir yere, bir beach club'a gidelim dedik. Gördüğümüz ilk beach club'ın kapısında durduk. Sıradan, hiç bir özelliği olmayan bu beach club'a giriş 25 TL idi, ancak bunu vermeye gönüllü olmamıza rağmen yine de giremedik çünkü "damsız"dık ve öyle yerlere damsız girilmezdi! Küçük yerlerin, küçük beyinli insanları, herkesi kendileri gibi sandıkları ve Yalnızca bacak aralarındaki şeyle düşündükleri için ve de tabi ki içerideki kadınların namusu onlardan sorulduğundan böyle şeylere izin veremezler. Hem çok normal, niye kendi elleriyle rakiplerini arttırsınlar ki!
4. Bu arada gerek konaklama gerekse yeme içme maliyetleri konusunda da makullüğünü kaybetmiş Sığacık. Daha düne kadar turist çekebilmek için bin bir takla atan Sığacık Belediyesi belli ki kendini kaf dağında görmeye, bir marina yapıldı diye kendisini Bodrum'la bir tutmaya başlamış. Zaten bu, her koya bir yat limanı yapma durumu her mahalleye bir AVM inşa etmek isteyen zihniyetin bir ürünü. Zavallı ülkemin büyüme göstergeleri işte.
Uzun lafın kısası, bir daha gelmemek üzere Sığacık'tan yavaş yavaş ayrılırken (araç trafiği yüzünden elbette) limanın oralardan bir yerlerden müzik sesi yükseliyordu, çıkışta Sığacık'ın slow city olduğunu ilan eden devasa tabelalarla uğurlandık.
July 2, 2013
Direnisin LGBT Hali
28 Mayıs’ta duvarının iş makinaları tarafından yıkılmasını takiben bir grup insanın Gezi Parkı için başlattığı barışçıl eylem herkesin bildiği gibi 31 Mayıs sabaha karşı polisin baskınıyla bir direnişe dönüştü. İki güne yakın süren direnişin ardından da Gezi Parkı yeniden halkın eline geçti. Dört gündür hiç bir güvenlik gücünün olmadığı Taksim ve Gezi Parkı artık çok daha güvenli. Birbirinden farklı düşüncelere, ideolojilere, dünya görüşlerine sahip binlerce insan bir arada, yan yana eğleniyor, halaylar çekiyor, dayanışıyor, paylaşıyor.
Peki, LGBT’ler bu direnişin neresinde? Lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel bireyler bu direnişin barışçıl bir eylem olarak başladığı andan, polisin saldırısı sonucu direnişe dönüşüp parkın yeniden kazanıldığı ana kadar her yerdeler. Çünkü bazılarının üç beş ağaç yüzünden dediği bu direniş, bu isyan, aslında yalnızca ağaçların katledilmesine karşı değil, zorbalığa, faşizme, iktidarın haddini bilmezliğine, ardı arkası kesilmeyen sözlü ve fiziki devlet şiddetine karşı, insanların özgürlük için verdikleri bir mücadele. İşte bu noktada LGBT’ler tam da olmaları gereken yerde, direnişin orta yerindeler. Çünkü LGBT bireyler, şu günlerde tüm toplumun bir şekilde nasiplendiği polis ve devlet şiddetine zaten gündelik hayatlarında da maruz kalıyorlar. Ayrımcılığa uğrayan LGBT’lere sessiz kalan, onları korumayan devlet, Avcılar’da barınma hakları ellerinden alınmak istenen transseksüellerin yaşadığı şiddeti görmezden geliyor, eşcinsellerin gittikleri sinema salonlarına baskınlar yaparak mekanlarını ellerinden alıyor. Bir yandan heteroseksist sistemin ötekileştirdiği LGBT’ler toplumun geneli tarafından dışlanırken, her türlü şiddetin ve ne yazık ki cinayetin mağduru olmaya devam ediyorlar. AKP ve Başbakan bir yandan herkesin partisi ve Başbakan’ı olduğunu, her türlü ayrımcılığa karşı olduklarını ve öteki olmanın ne demek olduğunu bildiklerini söylerken bir yandan da konu LGBT haklarına geldiğinde her türlü homofobilerini ve transfobilerini kusuyor, bunun bir “bozulma”, bir “hastalık” olduğunu söylemekten geri kalmıyor.
Bakın, Gezi Parkı’nda barışcıl bir direnişin sergilendiği, polis şiddetinin kendini göstermesinin iki gün öncesinde, 29 Mayıs’ta 59 CHP’li milletvekilinin imzasıyla, LGBT’lere yönelik ayrımcılığın incelenmesine yönelik komisyon kurulması önerisi meclis gündemindeydi. Elbette bu komisyon kurulma talebi oy çokluğuyla reddedildi. Binnaz Toprak, Ertuğrul Kürkçü, Aykan Erdemir’in meclis kürsüsünde yaptıkları konuşmalar AKP’li ve büyük ihtimal MHP’li milletvekillerinin homurdanmalarıyla zaman zaman kesildi. Üstelik, kendisinin bir tıp doktoru olduğunu söyleyen AKP’li bir milletvekili Türkan Dağoğlu, önerinin aleyhine konuşarak, 1970’li yıllarda eşcinselliğe yönelik ABD’deki düşünce ve tutumlardan yola çıkarak eşcinselliğin normal bir davranış olmadığını, bir bozulma olduğunu, eşcinsel evliliklerin bir hak olmadığını dile getirdi. Onun öncesinde de AKP vekillerinden defalarca aynı ifadeleri duyduk. Elbette sürpriz değildi, ne bu aleyhte konuşma ne de önerinin reddedilmesi. Çünkü zaten biliyoruz ki AKP’nin özgürlük ve demokrasi anlayışı kendileri gibi düşünen, kendileri gibi yaşayan ve kendileri gibi sevişen insanlarla sınırlı.
Bu yüzden varoluşumuzu yok sayan, bizi tedavi edilmesi gereken birer hasta olarak gören, şiddete uğramamıza ve öldürülmemize göz yuman cinsiyetçi, homofobik ve transfobik bir devlete karşı yıllardır sürdürdüğümüz mücadelemize, şimdi Gezi Parkı’nda, Ankara’da, İzmir’de ve ülkenin diğer bütün direnen şehirlerinde devam ediyor. LGBT bireyler dün olduğu gibi bu direnişte de sisteme karşı, her türlü muktedire ve neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyen egemen söyleme karşı alanladalar. Üstelik, şimdi yanlarında daha önce alana çıkmamış, görünür olamamış LGBT bireyler de var. Yalnızca LGBT bireyler değil elbet, bu direniş sırasında ötekileştirilmenin, yok sayılmanın, aşağılanmanın ne demek olduğunu anlayan, dayanışmanın ne olduğunu gören, farklılıklarla yan yana olabileceğini, temas etmenin korkulacak bir şey olmadığını öğrenen binlerce insan da bizimle yan yana. İşte bu yüzden her gün Gezi Parkı’nda küçük yürüyüşler düzenleyen LGBT bireyler ayakta alkışlanıyor, “Hepimiz ibneyiz”, “Hepimiz transseksüeliz” sloganlarına eşlik ediyorlar. Hepimiz normalleşiyoruz, farklılıklar silikleşiyor ve gittikçe güçleniyoruz.
Bu direniş üç beş ağaç ve küçücük bir yeşil alan için başlamış olabilir ancak özünde her gün çocuk gibi azarlanan, yaşam alanı daraltılan, yaşam tarzlarına müdahale edilen insanların özgürlüklerini geri kazanma direnişi. Özgürlüğünü arayan, eşitlik arayan herkes gibi, biz de sizden biriyiz. Gezi Parkı’na geldiğinizde, parkın orta yerinde gökkuşağı bayraklarını göreceksiniz. O bayraklara doğru yürüyün, LGBT Blok standında bir şeyler atıştırırken sohbet edin, temas edin. Korkmayın, kendinizi daha iyi hissedeceksiniz. Çünkü birlikte özgürleşmek güzeldir.
5 Haziran 2013 tarihinde radikal blog'daki sayfamda yayınlanmıştır.
July 1, 2013
İstiklal Caddesi'nden özgürlük geçti
Bugün güzel bir gün, dünün sarhoşluğu halen üzerimde, o muhteşem günden kalan gülümseme halen yüzümde. Çünkü dün İstiklal Caddesi’ni bir kez daha gökkuşağına boyadık, bu sefer geçen yıldan çok daha fazla kişinin katılımıyla 11. Onur yürüyüşünü gerçekleştirdik. İlki 2003 yılında bir avuç insanla gerçekleşen, 2006 yılında ilk kez katıldığımda yine yüzlerle ifade edilen katılımın ardından, 2007 yılında “nerdeyse binlerce kişi yürüdük” diye mutlu olmuştuk. Geçen yıl kimine göre 15 bin, kimine göre 20 bin kişi yürüdük. Bu yıl Gezi direnişinin de kattığı ivmeyle çok çok daha fazla olacağımızı biliyordum İstiklal Caddesi’nde, nitekim oldu. Öyle güzel, öyle coşkulu, öyle onurlu bir kalabalıktı ki insan nasıl mutlu olmasın.Her yıl biraz daha büyüyoruz, her yıl biraz daha kalabalıklaşıyoruz, her yıl sesimiz biraz daha fazla gür ve ısrarlı çıkıyor. Ancak bu yılı böylesine coşkulu kılan elbette ki Gezi süreci. Daha Gezi’de ilk ağaçlar söküldüğünde koşanlardan biriydik, polise kitap okuyan bizdik, direniş başladığında en önlerde yer alan, barikatların üzerinde gökkuşağı bayrağını dalgalandıran bizdik. LGBT'ler en başından beri Gezi'deydi ve direnişinin en önemli bileşeni haline geldi. Dolayısıyla herkes gibi LGBT’leri de güçlendirdi Gezi Parkı, herkes gibi bizim de özgüvenimizi tekrar yerine getirdi, cesaretimizi arttırdı. Biz Gezi’yle birlikte bir arada durmanın ne kadar önemli olduğunu anladık, Gezi’yle birlikte daha çok insana dokunduk. Evet, bu direnişte hep öndeydik çünkü Gezi bizimdi, bizim elimizden alınmak istenen varolma alanlarımızdan biriydi. 1996 yılında Habitat Kongresi öncesinde şehrin merkezinin “temizlenmesi” sırasında uzaklaştırılan; Eryaman’da, Avcılar’da barınma hakları ellerinden alınmak istenen, bu yüzden saldırılara maruz kalan da bizlerdik. Tarlabaşı’ndaki kentel dönüşüm adı altında yapılan “temizlik” kampanyasında da yaşam alanlarından biri ellerinden alınan da bizdik. Çünkü biz modernleşme ve kentleşme adı altında şehrin merkezlerinden kovulan ötekilerden biriyiz. Dolayısıyla mekansal alanı sürekli daralan ve durmadan itilen bir grup LGBT’ler. İşte bu yüzden de Gezi’deydik, kamusal alanların paydaşlarından biri olduğumuz için, barınma hakkımız durmadan ihlal edildiği için.
Bizi Gezi direnişinin en ön saflarında olmaya iten elbette daha başka nedenler de var. Saymakla bitmez. Kısaca en temelde yaşam hakkımız, düz anlamıyla yaşam hakkı, yaşamak, öldürülmemek; insanca ve onurlu bir şekilde, herkes gibi, bir yaşam sürebilmek diyelim. Sesimizi duymak istemeyen ve ayrımcılığa uğramamamız için yasal korumaya ilişkin bir düzenleme yapmadığı gibi homofobik ve transfobik söylemleriyle hayatımızı daha da zorlaştıran devlete karşı, katillerimize ceza indirimi verene adaletsiz yargıya karşı, heteroseksüel olmayan herkesi “sapkın” gören heteroseksist sisteme karşı, tecavüzcüleri serbest bırakan erkek zihniyetli hukuka karşı, her an her yerde sözlü ya da fiziksel şiddete uğramamızı maalesef olanaklı kılan homofobik, transfobik, bifobik zihniyete karşı Gezi’deydik. Bu süreçte görünürlüğümüz arttı, derdimizi barışın, duyarlılığın, hakkaniyetin olduğu bir ortamda anlatma imkanı bulduk. Gezi’den sonra mahallelerdeki parklara kadar ulaştık, işte bu yüzden biraz daha güçlendik. Hem LGBT’lerin hem de LGBT olmayan bireylerin desteğiyle dün öylesine kocaman bir yürüyüş gerçekleştirdik.
Evet, rengarenk bir yürüyüştü, binlerce gökkuşağı bayrağı dalgalandı İstiklal’de, birbirinden muzip, birbirinden eğlenceli pankartlar açıldı, istediğimiz gibi giyindik, görünmek istediğimiz gibi yürüdük, özgürce, İstiklal’i baştan sona el ele, omuz omuza geçtik. Rengarenk bir yürüştü, “biz varız, buradayız ve gitmiyoruz”u gösterdik herkese. Çok çok binlerce insandık; eşitlik için yürüdük, adalet için yürüdük, onurlu ve insanca bir yaşam için yürüdük, barış için yürüdük, biz aslında kendimiz kadar herkes için yürüdük. Biz yaşamları ellerinden alınan Ahmet Yıldız için, İrem için, Baki Koşar için, Melek için, Serap için, Roşin için ve bu ülkede sırf eşcinsel ya da transseksüel olduğundan ötürü öldürülen, sayısını bile bilmediğimiz arkadaşlarımız için yürüdük. Daha çok ölmeyelim, daha çok darp edilmeyelim, daha çok aşağılanmayalım diye, özgürce yaşayacağımız, şiddetsiz ve herkesin olmak isteği gibi olabildiği bir dünya için yürüdük ve yürümeye devam edeceğiz.
April 16, 2013
Bütün çocuklar gökkusagının pesinden kosar

Küçük bir kız çocuğuydu Aysun. İçinde
kendi dilinde şarkıların olduğu kasetleri vardı.
Gizli gizli dinlemediği zamanlarda,
kasetlerini küçük sandığına koyar,
toprağa gömer, saklardı.
1980'lerin sonu, Anadolu'nun
doğusunda bilmediğimiz uzak bir köyün, bilmediğimiz çocukları onlar. Ben de çocuğum 80’lerin sonunda.
Dünyanın hepimiz için çok büyük olduğu zamanlar. Sınıfın arka duvarında asılı
duran kocaman Türkiye haritasında komşu iller bile dünyanın bir ucunda gibi
görünürken, haritanın en sağ alt köşesinde, yani olabildiğine uzak bir yerde
ama “gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüz” diyerek sahiplendiğimiz
köylerin birinde yaşayan çocuklar. Aysun, Azad, İrfan, Rojhat, Alaattin, Kenan.
Onlar da bizim gibi mutlu, ne de olsa hepimiz “Türk’üz” ve de “doğruyuz” ve
dünyanın kendilerine bayram armağan edilmiş yegane çocukları olarak Türkiye
Cumhuriyeti’nin şanslı çocuklarıyız.
Ama herkes bizim
kadar şanslı değil. 80’lerin sonunda TRT’de başlayan bir diziyle öğreniyoruz
bunu. Bu diziyle Aysel giriyor hayatımıza. TRT'de yayınlanan Yeniden Doğmak dizisinin küçük kızı Aysel az ağlatmıyor bizi. Hemen hemen o yıllarda Belene diye başka bir dizi daha
oynuyor. Bulgaristan'da yaşayan Türklere yapılan zulümleri anlatıyor bu diziler, türkçe konuşmaları, geleneklerini sürdürmeleri yasaklanan, asimile edilmeye çalışılan Türklerin çektikleri zulme ve acıya ağlıyoruz hep birlikte, bütün Türkiye. Hem Belene'ye hem de
Aysel'e.
Çocuğuz, ama yine
de anlıyoruz insanın kendi dilinde konuşamamasının, oyun oynamamasının ne kadar
kötü bir şey olduğunu. Düşünsenize, size ait olan bir dilde konuşmayacaksınız
diyor Bulgarlar! Ama o zaman nasıl bağrış çağrış oynardık okulun bahçesinde? Öylece
susar, birbirimize bakardık sadece.
Bilmiyorduk tabi.
Aysun’un ve arkadaşlarının da okulun bahçesinde sadece sustuklarını çok
sonraları öğrendik.
Bilseydik Aysun'a da
ağlardık. Aysel'e üzüldüğümüz gibi, Alaattin'e de, Rojhat'a da üzülürdük.
Çocuktuk, henüz kimlik bilmiyorduk ama insanın zulüm görmesinin ne fena bir şey
olduğunu anlıyorduk, anlıyorduk ki Belene dizisiyle hep ağlıyorduk.
Öğretmenlerimiz bize Doğu Anadolu'nun yüksek dağlarla çevrili olduğundan öte başka şeyler de deseydi, bu zulüm belki çok daha önce biterdi. Çünkü biz, çocuklar, üzülürdük. Çocuklarına kıyamayan bir toplum olarak da büyüklerimiz sırf çocuklar üzülmesin diye bu zulme son verirdi. Verirdi, değil mi? Ne de olsa zulüm hangi toprakta olursa olsun, kim tarafından yapılırsa yapılsın zulümdü.
Öğretmenlerimiz bize Doğu Anadolu'nun yüksek dağlarla çevrili olduğundan öte başka şeyler de deseydi, bu zulüm belki çok daha önce biterdi. Çünkü biz, çocuklar, üzülürdük. Çocuklarına kıyamayan bir toplum olarak da büyüklerimiz sırf çocuklar üzülmesin diye bu zulme son verirdi. Verirdi, değil mi? Ne de olsa zulüm hangi toprakta olursa olsun, kim tarafından yapılırsa yapılsın zulümdü.
Bunlardan neden mi bahsediyorum. Çünkü bir belgesel önereceğim size. Bûka Baranê, Hafıza Merkezi’nin
yapımcılığını, Dilek Gökçin’in yönetmenliğini yaptığı içten, sade, derdini başarıyla anlatan bir belgesel. Gökkuşağının peşinde koşarken kendilerini adı konulmamış bir
savaşın ortasında bulan çocuklardan bir kaç tanesinin tanıklıklarıyla o günlere ışık tutuyor.
Aysun’un ve arkadaşlarının hikayesi Bûka Baranê'nin, gökkuşağının peşindeki çocuklarının çocukluk hikayelerinden biri. Elbette otuz yılın acısını, haksızlığını, zulmünü bir saate sığdırıp anlatmak zor. Bûka Baranê de bir ilkokul fotoğrafından yola çıkarak anlatıyor o büyük hikayenin küçük bir parçasını, büyük devletimizin bize demediklerini ve hala inkar ettiklerini.
İzlenmesi gereken
ama ne yazık ki yönetmeni Dilek Gökçin’in de dediği gibi çok da talep
edilmeyecek bir belgesel. Oysa Türkiye’nin Bûka Baranê’ye ve Bûka Baranê
gibi belgesellere çok ihtiyacı var. Bu yüzden izlenmeli Bûka Baranê, yıllardır yaşatılan bu
zulüm bitsin diye, çocuklar gökkuşağının peşinde özgürce koşsun diye, Aysun’lar
kasetlerini toprağın altından çıkarıp, şarkılarına eşlik edebilsin diye. Ne de
olsa bu ülke, çocuklarına hiç kıyamayan bir ülke!
April 10, 2013
Escinselligin Bilimsel Açıklaması
1869 yılında kavramsallaştırıldıktan kısa bir süre sonra eşcinsellik, ruhsal bir hastalık olarak görülmeye ve 20. yüzyıl başlarından itibaren de zorla tedavi edilmeye başlandı. O günden bu yana, neredeyse 150 yıldır, bilim insanları, psikiyatrlar, psikologlar eşcinselliğin nedenlerini bulmaya, eşcinselliği tanımlamaya ve bilimsel bir açıklama getirmeye uğraşıyorlar. Ancak bu uğraşın altında yatan asıl nedenin çok da masum olmadığını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Çünkü bir şeyin nedenini bulmaya çalışmanın özünde o şeyin ortaya çıkmasına müdahale edebilecek yöntemlerin de bulunması yatıyor. Nitekim çeşitli zamanlarda eşcinselliğin nedenlerini bulduğunu iddia eden bilim insanlarının, özellikle ellili yıllarla yetmişli yıllar arasında, eşcinselleri psikiyatri hastanelerine kapatarak psikanaliz, elektrokonvulzif tedavi (EKT), elektrik şokuyla kaçınma tedavisi, apomorfinle kusturma ve bilişsel, davranışçı terapi gibi yöntemlerle tedavi etmeye çalıştıklarını biliyoruz.
March 7, 2013
Homesick oldum ben!
İzmir'de iki yıl süren istirahat döneminin ardından gözümü kapatıp İstanbul ellerinde iş aramaya başladım ve şanslıyım ki kısa sayılabilecek bir sürede buldum. Bu yüzden aldım çantamı, kaktım, geldim İstanbul'un kalabalığının arasına. Benimkisi zorunlu göç. O yüzden güle oynaya gelmedim İstanbul'a, trafikte kalma endişesi bir yanda, ev bulma derdi ve geçinme derdi diğer yanda. Taşı toprağı altınlık hali de kalmamış zaten İstanbul'un, her yer kazılmış, her yer toprak, her yer çamur.
Henüz burada bir düzen kuramadığım ve evim diyeceğim bir yer olmadığı için halen İzmir'deki evimi özlüyorum, yatağımı özlüyorum, balkonumu özlüyorum.Burada bir ev kurabildiğimde oradaki ev Anıl'ın evi olacak ve İzmir'deki evi özleme sendromum da sona erecek. Tabi evden başka özlediğim şeyler de var; Oğluş'umu özlüyorum, onunla birlikte uyumayı özlüyorum, Bahadır'ın çıkıp gelmesini özlüyorum, Anıl'la gülmelerimizi özlüyorum. Velhasıl şu sıralar özlüyorum da özlüyorum.
Ankara'yı bu kadar özlememiştim, zira tüm bağımı kopararak gelmiştim İzmir'e. Şimdi ise dolabımda hala giysilerim, masamda bilgisayarım, kitaplığımda kitaplarım dururken haliyle benim de bir yanım halen İzmir'de. Sezen'in "Kalbim Ege'de kaldı" şarkısı tam benlik anlayacağınız bu günlerde. Hoş, burada bir ev tutup yerleşik hayata geçsem bile kalbim yine de Ege'de olacak ya, o da ayrı bir mevzu. Uzaktaki sevgili döngüsünü İzmir'e taşınarak kırmıştım ama döngüye soktuğum çomak kırıldı, yine yollar girdi araya. Hayat böyle işte, yapacak bir şey yok. Bir kez daha yaşayamam dediğim bir şehirdeyim (ilki Ankara'ydı) ve artık biliyorum ki her şekilde yaşıyor insan. Ve biliyorum ki her şey aynı anda olamıyor, hep bir şeyler eksik kalıyor...
March 1, 2013
Benim Çocugum Belgeseli üzerine
Benim Çocuğum belgeselini neredeyse duymayan kalmamıştır. Daha gösterime bile girmeden, üzerine çok yazıldı, çok konuşuldu. Yine de bilmeyenler/duymayanlar için bu belgeselin ne anlattığını, nereden ortaya çıktığını kısaca özetleyeyim. 2008 yılının başlarında eşcinsel, transseksüel çocuklara sahip bir grup anne babanın bir araya gelmesiyle LİSTAG (Lambda İstanbul Aile Grubu) kuruldu. O günden bu yana grup büyüdü, çeşitli illerde toplantılar gerçekleştirdi, basın açıklamaları yaptı, yürüyüşlere katıldı, meclise gitti. Amaç, ayrımcılığa uğrayan, eşit haklara sahip olmayan çocuklarına destek olmak, onların hakları için mücadele etmek ve dahası diğer ailelere, eşcinsel ya da transseksüel çocuk sahibi olmanın dünyanın sonu olmadığını anlatmaktı ve halen anlatmaya, yeni ailelerin katılımıyla büyümeye devam ediyor LGBT Aile Grubu. Bu belgeselde de aileler, çocuklarının cinsel kimliklerini ya da cinsel yönelimlerini öğrendikleri anda neler hissettiklerini, neler düşündüklerini, içinden geçtikleri bu süreçte neler yaşadıklarını samimiyetle paylaşıyorlar. Kısacası bu belgesel, açılma eyleminin diğer tarafını anlatıyor.
Subscribe to:
Posts (Atom)