July 14, 2010

Antakya’dan çıktık yola Lazkiye’de verdik mola

Ne zamandır aklımdaydı Suriye’yi ve Lübnan’ı görmek ama Avrupa sevdasından bir türlü fırsat gelmemişti oralara gitmeye. Yine bir Avrupa ülkesi olan Hırvatistan’a gitmek üzere yaptığımız plan, turun iptal olması ile suya düştü ve biz de başladık düşünmeye başka nerelere gidebiliriz vize derdine düşmeden diye. Birkaç ay önce bize vize uygulamasını kaldıran Suriye ve Lübnan geldi aklımıza. Tarihi belirsiz bir gezi böylece gitmemize neredeyse bir hafta kala net bir tarihe kavuşmuş oldu. Serap ile yaptığımız uzun telefon konuşmaları ve internet araştırmaları sonucu güzergah belirledik kendimize ama yola çıkmaya iki gün kala bir de alternatif güzergah belirledik. Ya Cilvegözü sınır kapısından girecektik Suriye’ye ve gezimiz Halep’de başlayacaktı ya da Yayladağ sınır kapısından girip Lazkiye’den. Bunun kararını da Antakya’da buluşacağımız güne bıraktık. Bir de halen kendi arabamızla mı yoksa toplu taşıma aracıyla gideceğimize de karar vermemiştik. Yaptığımız araştırma araçla geçebilmek için triptik denilen bir belge ve uluslar arası sürücü belgesi yerine geçen bir belge almak zorunda olduğumuzdu ve bunun da maliyetli olacağını gösteriyordu.

2 Temmuz Cuma akşamı Adana’ya doğru yola çıktım. Saat 3 civarı mola verdiğimde Bahadır Adana’ya uçmak üzere havaalanına gitmek üzere evden çıkmış, Serap da yaklaşık 7 saat sürecek yolculuğuna başlamıştı Tokat’tan. Hepimiz gecenin üçünde farklı yollardan hedefe doğru ilerleyen kırmızı noktalar gibiydik harita üzerinde. Cumartesi günü saat 2 civarı Hatay’daydık 4 kişi. Yolda arabayla gitmemeye karar vermiştik. O yüzden Hatay’da arabayı kapalı bir otoparka bırakıp, çantalarımızı sırtlandık ve yaklaşık 300 metre kadar ilerde olan garaja doğru yürümeye başladık. Amacımız bir taksi bulup sormaktı bizi kaça götüreceğini makul bir rakamsa taksiye binilecek, değilse otobüs bakılacaktı. Bu arada Suriye’ye girişimizi de Yayladağ kapısından yapmaya karar vermiştik. Hemen yolumuzun üzerindeki döviz bürosundan da suri aldık yanımızda bulunsun diye. (33 TL ile 1.000 suri alınıyor) Otogara geldiğimizde beyaz taksiler Lazkiye Halep diye seslenerek bizi çağırmaya başladılar. Bir taksinin yanından adının Ahmed olduğunu öğreneceğimiz ve Türkçe bilen bir Suriyeli yanımıza geldi ve Lazkiye’ye bizi 2.500 Suri’ye (82,50 TL) götürebileceğini söyledi. Biz de bir an önce yola çıkmak istediğimiz için hiç pazarlığa girişmeden kabul ettik. Kişi başı 20 TL’ye bir ülkeden başka bir ülkeye geçecektik daha ne kadar ucuz olabilirdi ki…

June 20, 2010

Sizi gidi dejenereler sizi

"Herkes dejenere olmuş! Herkesin tek derdi seks yapabileceği birini bulmak... Doğru düzgün insan kalmamış bu alemde!"
Dedi telefondaki arkadaşım…

Sağda solda defalarca duyduğumuz bir serzeniş aslında bu. Kime karşı? Neden? Doğru düzgün insan ne demek? Seks aramanın nesi kötü? Chat odalarında ilişki aranır mı? Çok arayan mı bulur çok bekleyen mi?  Vesaire vesaire… Cevabı olmayan sorular ya da cevaplarını bildiğini sanan insanlar… İkisi de gereksiz!

Dejenere ne ola ki? Genel ahlak kadar muğlak… Kime göre dejenere neye göre dejenere diyesi geliyor insanın. (biliyorum çok klişe ama diyene değil dedirtene bakmak lazım)
Şimdi efendim öncelikle öyle gey camia diye bir şey yok! Heteroseksüellerin düştüğü handikapa düşüp de tüm geylere fabrikadan çıkmış muamelesi yapmayalım. Malumunuz her eşcinsel farklı birer insan olduğu gibi öyle geylere özgü karakteristik özellikler de yok. - çok şeker şey ve eğlenceli olma da dahil-

“Ay ben geyleri çok severim çok eğlenceli insanlar onlaaaar…”

Hadi oradan sen de! Git kendine bir tane dans eden maymun oyuncağı al onu sev sen şeker şey insanı!

Neyse konumuza geri dönelim. Ne diyordum. Hah öyle geylere özgü karakteristik özellikler yok o yüzden geyler şöyle geyler böyle diye atıp tutmanın alemi de yok. Dolayısıyla bozulmuş bir gey camia da yok. Bunlar heteroseksüellerin eşcinselliği yermek/bayağılaştırmak için kullandıkları ağızlar. Tamam hayatımızın çoğunda heteroseksüel rolü yapmak zorundayız ama role de kendimizi fazla kaptırmayalım değil mi ama… Sonuçta her ne kadar farklı olsak da birbirimizden aynı familyadanız. Gey geyin kolisine muhtaçtır ve muhtaç olduğumuz kudret fantezilerimizde mevcuttur dememiş mi atalarımız?

Gelelim dejenere mevzuuna… Dejenere olmak sözlük tanımı itibari ile soysuzlaşmak, yozlaşmak, soyunun özelliklerini kaybetmek. Konumuz geylerin dejenere olması olduğu için burada sözü edilen soyunun özelliklerini kaybetme ne ola ki diye düşünenler olabilir. Ben de düşünüyorum zaman zaman. Sanırım eşcinselliğinin aslında yatak odasını ilgilendirmeyen ve dört duvar arasına sıkışmayacak kadar geniş bir kavram olduğunu düşünenlerin bunu düşünmeyenlere göre düştüğü durum olsa gerek. Bu kavramın içine kendiyle barışmadan tutun da açılmaya kadar ve açıldıktan sonra saçılmaya kadar yayılan geniş bir zaman dilimi girer. İşte olanlar ve olmayanları ayıran incecik çizgi bu. Geyler de ikiye ayrılıyor bu durumda dejenere olan ve olmayanlar olmak üzere.

Peki dejenere olmamış bir geyi nasıl tanırız?

June 10, 2010

Bülent Özveren'in "kayısı çekirdeği" alerjisi


Bilirsiniz Bülent Özveren her sene bir şeyler yumurtlar Örovizyon şarkı yarışmasında. Ülkeler hakkında atar tutar, şarkıcıların giyimlerine, hareketlerine laf söyler, komşuların neden birbirine oy verdiklerinden yakınır, komşuların bize oy vermemesine anlam veremez ve de özellikle Ermenistan, Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail üzerine aklı sıra iğneleyici yorumlar yapar bilirkişi edasıyla. Bu sene de ilk eleme gecesinde yine o özgün(!) yorumlarını yapmaya başladı. O sırada telefonla konuştuğum sevgilime “biri bir grup kursa facebook’ta şu adam örovizyon sunmasın diye” dedim ve gülüştük. Telefonu kapatınca da kalkıp “Bülent Özveren Eurovision sunmayı bıraksın” grubunu açtım.İkinci eleme gecesi Ermenistan'ın “kayısı çekirdeği” adlı şarkısının ardından "Ermenistan şarkısında ana vatanına duyduğu özlemi anlatıyor, hangi ana vatansa artık..." yorumunu yapınca o grubu açmakta ne kadar isabetli bir karar verdiğimi anladım.


May 23, 2010

Hoşgeldin Oğluş

bugün Oğluş'umla geçirdiğimiz ilk gündü. dün akşam geldi yeni evine. henüz 55 günlük. Doğum tarihi 28 Mart. Dün oldukça sakin görünüyordu onu aldığım pet shop'ta diğer arkadaşlarıyla beraberken. veterinere gitmek üzere kutusuna koyduğumda ağlamaya başladı, eve gelene kadar sürdü bu. eve gelip de kutusundan çıkarınca hemen koşup ilk bulduğu yere saklandı. biraz ürkek benim oğluş'um, sese karşı çok hassas. Benden de kaçıyor zaman zaman. bügün evin farklı bölümlerine de gitmeye başladı, evi tanımaya çalışıyor. küçük odayı ona verdim, yatağı da yemeği, suyu da orada. tuvaletini de nereye yapması gerektiğini öğrendi şimdiden. zeki benim oğluş'um. Oğluş'um diyorum ona bir isim bulana kadar ama bir yandan da Oğluş'um demek hoşuma gidiyor, büyük ihtimal adı bu olacak.
Şimdiden belli oldu ortadan kaybolduğunda nereye bakacağım. ya koltuğun altında ya da arkasındadır ya da kitaplığın arkasında.  bugün uzun uzun oyun oynadık birlikte. kendi kendine de oynadı bir süre ama sonra koltuğun arkasına gidip bekliyor ben koltuğa gelene kadar. bir nevi ilgi istediğini anlatıyor gibi geldi bana koltuğun arkasına kaçıp orada bekleyerek.çünkü ben koltuğun üzerine gelince hemen o da çıkıyor koltuğun altından ve yanıma geliyor. benim kolumun ya da göğsümün üzerinde uyumaya bayılıyor. bugün iki kez beraber uyuduk zaten. Dün gece oldukça sessizdi, sabah beni görünce miyavlaaya başladı. dün geceye nazaran daha az miyavladı bugün. sanırım eve alışmaya başlıyor bir de bana.
şu anda kolumun üzerine kafasını koymuş, vücudunun yarısı koltuğun üzerinde, kolunun biri de göğsüme uzanmış şekilde uyuyor. ben de bu yazıyı yazıyorum onu uyandırmamaya çalışarak :)
İyi ki geldin be Oğluş'um... :)

May 9, 2010

Just few Blocks Away - Amerika Günlüğü II

Daha duyduğumuz ilk anda bir çoğumuz çok da sıcak bakmadık aile yanında kalma durumuna açıkçası. Ne gerek var ki diye düşündüm ben de. Ama evinde kalacağım kişileri önceden tanımış olsaydım böyle bir düşünceye kapılmazdım. Anaokulu çıkışı ailelerinin kendilerini almaya gelmesini bekleyen çocuklar gibi valizlerimizle beklemeye başladık. İlk gelen benim ailem oldu. Otelden eve kadar geçen 15 dakikalık sürede kaygımın yersiz olacağını ve güzel bir 12 gün geçireceğimi anladım onlarla. Nitekim öyle de oldu. O 12 günün sonunda Chicago’dan ayrılırken güzel iki de arkadaş bıraktım ardımda.
Benim görmeyi çok istediğim ülkelerden biriydi Amerika. Böyle bir vesile ile üç hafta gibi uzun bir süre kalmak üzere gideceğim aklıma gelmezdi. Tuhaf bir şekilde hiç yabancılık çekmedim. Hollywood filmleri ve Cnbc-e dizileri sağ olsun çok tanıdık geldi her yer! Hatırı sayılır sayıda şehir gördüm, ülke gördüm Avrupa’da. O yüzden bir karşılaştırma yapmakta haddi mi aştığımı düşünmüyorum. 

May 8, 2010

Welcome to America - Amerika Günlüğü I

Uzuuuun bir yolculukla başladı her şey… Ankara’dan İstanbul’a, oradan Frankfurt’a, oradan da Chicago’ya uzanan yol aktarmalar arası uzun bekleyişlerden dolayı 26 saat sürdü. Ankara’da heyecanla başlayan yolculuk İstanbul’da sohbetlerle devam etti ancak Frankfurt havaalanında yorgunluktan bitap düşmüş bir şekilde bulduğumuz yere kıvrılıp bir an önce geçmesini beklediğimiz ama geçmek bilmeyen saatlere bıraktı yerini.Kendimizi United Airlines’ın geniş koltuklarını attığımızda biraz olsun dinlenebildik ama Chicago’ya 45 dakika boyunca inememek ve Michigan gölünün üzerinde daireler çizerek dolaşmak biraz daha yordu bizi. Ve indiğimizde 26 saatlik yolculuğun son bölümü bekliyordu bizi. Havaalanından kalacağımız otele giden 30 dakikalık yol. Kop koyu bir hava ve yağan yağmur eşliğinde ilk 3 günümüzü geçireceğimiz Comfort Suite’e geldik. Çantalarımızı odalara bırakır bırakmaz da ayağımızın tozuyla ilk toplantımıza indik, lokasyonla ilgili küçük bilgiler, ilk yedi gün için geçerli ulaşım kartlarımız , dosyalar, 18 günlük programımız, tanışmalar, merhabalaşmalar, hoşgeldinler ve yorgun yüzümüzden yaydığımız gülümsemelerle geçti toplantı. Öğlen yola çıkmıştık Frankfurt’tan ve Chicago’ya vardığımızda akşamüzeriydi sadece. Toplantı sonrası odaya çıktım eşyaları valizden çıkarmak ve yemekten önce kısa bir süre dinlenmek üzere. Oda dediğime bakmayın küçük bir apartman dairesi. İçinde Mutfağın da  olduğu geniş bir salon, bir yatak odası ve muhteşem bir Chicago manzarası… Binanın 15. Katındaki odamın iki geniş penceresinin birinden Nehir, Köprü, Michigan Avenue ve gökdelenlerden oluşan akşamları daha bir güzel olan şehir manzarası. Sonraki günlerde de oldukça popüler olacak şarap eşliğinde makarna ve pizza partilerine ev sahipliği yapacak ve gayet keyifli bir üç gün geçireceğim bu odayı çok sevdim.

March 23, 2010

Nil ile 312 Arena’da bir gece


Eski Ankapol sineması yeni 312 Arena olmuş, güzel de olmuş olmasına ama bir zamanlar vizyon filmlerini son dönemlerinde de festival filmlerini keyifle izlediğim bir sinemanın daha mazinin sayfalarında yerini almış olması biraz hüzünlendirdi beni. Eskiden Ankapol sinemasının tam karşısındaki küçük tekel bayii benimdi. Hevesle devir aldığım ama daha yılını bile tamamlayamadan deli gibi sıkıldığım o küçücük dükkandan birkaç saatliğine de olsa kaçış noktamdı benim Ankapol sineması. O dönemlerdeki tek sosyal etkinliğimdi zira dükkandan uzun süreli uzaklaşamıyordum.

March 18, 2010

Alice Tim Burton’ın Harikalar Diyarında


























Tim Burton gibi hayal gücü herhangi bir kelime ile ifade edilemeyecek kadar geniş bir yönetmen ile yine alabildiğine fantastik ve hayal gücü sınırlarını zorlayan bir hikaye olan Alice Harikalar Diyarında kitabı bir araya geldiğinde ortaya çıkan bir filmin nasıl olacağını merak etmeyeniniz yoktur herhalde. Ben de uzun zamandır vizyona girmesini bekliyordum bu filmin. Vizyona girdiğinin ikinci haftasında da gidip izleme şansı buldum. Tabi ki bu kadar görsel şölen vaadinde bulunan – bulunmasa bile bu yönde beklenti yaratan- bir film son dönemlerde oldukça popüler olan 3D avantajını kullanmaktan geri kalır mı? Tim Burton da kalmamış ama öyle çok da ahım şahım bir üç boyut olmamış açıkçası. Olmasa da olurmuş, hem burnum sızlamadan izlerken belki daha da fazla keyif alırdım.

March 9, 2010

Orda bir köy var uzakta gitmesek de görmesek de...

Kızılcahamam
Ne zamandır hem Kemal, hem Fatma hem de Artı yaşamdan bir kaç arkadaş sen de trekking'e gel bizimle deyip duruyorlardı. Üç dört sefer soğuğu, kışı, yağmuru, çamuru bahane ederek atlattığım trekking pırıl pırıl bir mart sabahında birden aklıma düştü. Hemen Kemal'i aradım, bu sefer ben dedim hadi gidelim diye. Ne de olsa Bahar gelmiş Ankara'ya. Her ne kadar cumartesi günkü yoğun yağmur ertesi gün gidip gitmemeyi sorgulatsa da bana, bu kadar yaklaşmışken bunu yapmaya vazgeçmemeye karar verdim.
Neyse ki Pazar günü 07.15 de odanın penceresinden giren sabah güneşi içimi rahatlattı. Böylece trekking kıyafetlerini kuşanıp, sırt çantalarımızı aldığımızla kendimizi Kızılay'da bulmamız bir oldu. Yolda bir çorba molası verdikten kısa bir süre sonra yürüyüşümüzün başlangıç noktası olan Bardakçılar Köyü'ne vardık. Akşam üzeri 5 civarı varmayı hedeflediğimiz Yanık köyü'ne hiç varamayacağımız bilemeden yol koyulduk. Her şey çok güzel başladı. Ancak zaman ilerledikçe bana söylenilenin aksine parkur hiç de az eğimli olmadığı gösterdi kendini. Bir süre sonra da zaten doğa yürüyüşü dağcılığa dönüştü. Ben söylene söylene ilerlerken ilk ama son olmayan düşüşüm de gerçekleşti. Doğuştan düşme ve yaralanma kapasitesine sahip biri olarak artık o andan itibaren tek dileğim belimi sakatlamamaktı.
Geçmek zorunda olduğumuz derede biraz zaman kaybettikten sonra ve onca tırmanmanın ardından bizi karşılayan tel örgü yolumuzu değiştirmemize neden oldu ama tabi ki bu da ilk değiştireceğimiz yol değildi. Biraz daha tırmandıktan sonra güzel ve küçük bir şelale karşıladı bizi. Önceki grubun hızlı yürümesi ve benim daha yavaş yürümeye ilişkin önerim küçük çaplı bir atışmaya neden olsa da yemek molası bitiminde bir parça çikolata buzları eritti ama hızlı giden grubu durdurmaya yetti mi? hayır tabi ki. Gerçi iyi ki durmamışlar da bizimle aynı kaderi paylaşmamışlar.
Güzel bir manzara eşliğinde yanımızda getirdiklerimizi yemek üzere mis gibi dağ havasında, masmavi gökyüzünün altında mola verdik. Ankara'ya bu kadar yakın böylesine güzel bir doğa şaşırtmadı desem yalan olur beni. Yukarıdan akıp gelen suyun içilip içilmeyeceği üzerine yaptığımız yorumlardan sonra tekrar yola koyulduk. Buraya gelene kadar düşme ve kalkma esnasında tanıştığımız Çiğdem ve Emine de bizim gruba dahil oldu. Artık tepeye tırmandığımız için düşmeden ama arkadan arkadan yürüyorduk.
Uzun bir yürüyüşün ardından rehberimiz yanlış geldiğimiz ve geri döneceğimizi söyledi Ayak bileklerimizi acıtan o yengeç gibi yan yan yürümek zorunda kaldığımız süre içinde bizim grupta kaybolduk esprileri başlamıştı bile. bir şeyi kırk kere söylersen olurmuş zaten... O yanlış girdiğimiz yol ve onun geri dönüşü bize epey vakit kaybettirdi. Nihayet bir göle vardık ve sanırım çoğumuz yolun sonuna geldiğimizi sandık ve oh çektik. Gölü geçer geçmez girdiğimiz yolda köylülerin yolun bozuk olduğunu söylemesi üzerine rehberimiz bizi kestirme yola gireceğimizi söyledi ama orada uzakta görünen köyün bizim varacağımız köy olduğunu söylemedi. Söylese belki o dik yamaçtan inmeyi reddederdik. Kimbilir belki de etmezdik. Biz o dik yamaçtan inmeye başladığımızda düşme rekorları kıran grubumuz arkada kaldı. Yaklaşık 45 dakikanın sonunda önceki grubun alıp başını gittiğini üstelik rehberin de o grupta olduğunu farkettik. Neyse ki diğer rehberimiz Can bizim yanımızdaydı ve telsizle haberleşebiliyorlardı. 20 dakika sonra rehberimize, ondan 10 dakika kadar sonra da onunla birlikte olan diğer insanlara ulaştık. Ama onlara ulaştığımızda artık hava kararmak üzereydi ve bol gülmeli, bol düşmeli inişimiz yerini yavaş yavaş karamsarlığa bırakıyordu ki o sırada rehberimiz İlker bize varacağımız köyü gösterdi. O an anladık ki biz o köye hiç varamayacaktık. Çiğdem'i oturduğu taşın üzerinde ben yürümüyorum artık, helikopter gelip alsın bizi isteğinden vaz geçirdikten sonra vadiye doğru inmeye başladık ama vadideki dere yatağına inemeden gece çöktü.
O an itibari ile biz kaybolmuş durumdaydık. Karanlıkta sadece iki fener ve bir cep telefonu ışığı ile 15 kişi düşe düşe, kaya kaya indik dere kenarına. artık herkes yorulmuştu ama gece de ilerliyordu, kısa süreli dinlenmelerle bir an önce yola devam edip yolu bulmayı umuyorduk GPS'in gösterdiği. Hem karanlık, hem arazinin engebeli oluşu hem de bir gün önceki yağmurun ıslattığı toprak bir hayli zorladı bizi. Saat 20.00 civarı bizi almaya gelen aracın kornasını duyduk, bu ses yorgunluktan iyice yavaşlamış grubu kendine getirdi. Ondan yarım saat sonra da Ankara'dan bizi aramaya/almaya gelenlerin ışıklarını gördük. Pek bir mutluyduk kurtulduğumuz için. Minibüse gidip nihayet oturabilmek ve rahatlamak için son bir zorlu engel kalmıştı. çamur deryası bir yol... Normal şartlarda 5 civarı bitmesi gereken yürüyüş yaklaşık 10 saatlik bir yürüyüşün ardından 21.30 civarı bitti. Yürüyüşle birlikte biz de bittik tabi.
Bu kayboluşun getirileri de olmadı değil tabi; o zorlu yürüyüş boyunca özellikle de kaybolduktan sonraki kısımda grup elemanlarının dayanışması çok güzeldi ve tabi güzel arkadaşlıkları da beraberinde getirdi bu kaybolma. biz bunun adına trekking kardeşliği diyoruz ve bir ara tekrar kaybolmayı düşünüyoruz:) tabi bunu düşünebilmemiz için üzerinden bir kaç gün geçmesi gerekti.

Çıkardığım dersler: sırt çantasında bir adet de fener olacak! ve ekstradan yiyecek!
Baton gece yürüyüşü içi iyi değil!(dereye düşmeye sebep olabiliyor)
Arazi az eğimli diyen arkadaşlarına inanma!
Kaybolunca helikopter gelmiyor! (Amerika mı burası:P)
Öndeki grupta olmaya çalış!
Sabah yola çıkarken herkese gülümse ki ihtiyacın olabilir onlara ilerleyen saatlerde:)))

December 18, 2009

Yazmayı unutmak...

Unuttuğum bir şeyi daha fark ettim, yazı yazmak... Yok, mecaz falan değil kelime oyunu hiç değil, dümdüz anlamıyla yazmak... Hani kalemi kağıdın üzerinde belirli şekillerde gezdirmek suretiyle gerçekleştirdiğimiz eylem. Nereden çıktı bu demeyin şimdi. Malum bir yılı daha deviriyoruz, böyle devirirken yılları devirdiğimizi başka şeyleri hatırlarız ya genelde ben de yazmayalı ne kadar çok zaman olduğunu hatırladım ve oturup uzun zamandır form doldurmak ve çok kısa notlar almak dışında kullanmadığım ve günden güne çirkinleştiğini fark ettiğim el yazımla bir şeyler yazmak istedim. Eskisi gibi akıp gitmediğini görüyorum artık kalemin kağıdın üzerinde seri biçimde, harflerin nasıl birleştirildiklerini bile unutmuşum nerdeyse. Oysa eskiden sık sık kalem alırdım elime. Bol bol mektup yazardık birbirimize, bayramda seyranda, güzel günde, kötü günde, özlediğimizde, düşündüğümüzde mektup yazardık birbirimize, yeni yıllarda kartların arkasına el yazımızla özene bezene iyi dileklerimizi yazar gönderirdik sevdiklerimize. Şimdi bırakın kart göndermeyi kaç kişi iyi dilekler için kendi kelimelerini kuruyor merak ediyorum. Hazır katlar var şimdi internette ve tek yapmamız gereken göndereceğimiz kişinin e-mail adresini yazıp basmak tamam tuşuna, hepsi bu. Hatırlanan hatırlandığı için mutlu hatırlayanın da hatırladığı için vicdanı rahat. Bu kadar basit artık iyi dilek göndermek birilerine. Oturduğumuz yerden kalkmadan, doğru düzgün yazma gayreti içinde olmadan, özenmeden, çok da emek sarf etmeden. Zaten hiç kimsenin vakti de yok ne oturup postacı yolu gözlemeye ne de yazdıklarının cevabını beklemeye. O yüzden kimse iyi dileklerini, özlemlerini, aşklarını, umutlarını, selamlarını ve saygılarını koymuyor artık zarfın içine, kimse küçüklerin gözlerinden büyüklerin ellerinden öpmüyor hasretle... Postacılar artık sadece kredi kartı ekstrelerini ve faturaları taşıyor çantalarında, öyle olunca da kimse gözlemiyor postacının yolunu. Artık ne selam veren postacılar var ne de onlara merakla bakan ve çok sevinçli haberler getirdiği için teşekkür eden birileri. O da bir çok şey gibi çocuk şarkılarında kaldı.

Aslında o kadar büyük bir hızla ilerliyor ki zaman, o hızda değişmediğini, aynı kaldığını sanıyoruz bazı şeyleri ve sonra dönüp bir bakıyoruz ki bir zamanların rutini şimdi nostalji olmuş. Oysa nice aşklar kilometreler kat etti karşılığını bulmak için, nice söylenemeyen sözler cümle oldu beyaz kağıdın üzerinde, nice kucak dolusu sevgiler gönderildi, nice ayrılık acısı döküldü satırlara, kimi zaman göz yaşı taşıdı o zarflar içinde, kimi zaman hüzün, kimi zaman umut ve sevinç doldu taştı zarfın rengine. kimilerinin ucu bile yakıldı hasretle ve nice şiirler yazıldı dize dize... O mektupların hepsi özeldi, arial ya da times new roman değildi, on bilemedin on bir punto ile yazılan… Her bir harfin kıvrımı sahibine özeldi.

Bir oturup düşünün şimdi kaçınız en yakın arkadaşının el yazısını gördü? Ya da kaçınız sevgilisinin el yazısını tanıyabilir?

Güzel olmaz mıydı sevgilinizden ya da arkadaşınızdan gelen bir kart bulmak posta kutusunda? Mutlu olmaz mıydınız sahibinin dokunduğu bir kağıttan sadece ona özel bir karakterle yazılmış kelimeleri okumaktan? Şu an tam sırası işte. 2009'u devirmeye günler kaldı. 2009 devirmeden sizi uzun zamandır ve belki de hiç yapmadığınız bir şey yapın, el yazınızla özel bir hediye verin sevdiklerinize, bir kaç satır da olsa. Siz de mutlu olun, onu aldığında sevdikleriniz de.

Şimdiden mutlu yıllar herkese...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Paylaş