July 20, 2010

Bundan iyisi Şam'da kayısı


Nadir bizi yeni taksi şöförümüze teslim etti. Zaten Lazkiye’den bu yana yerine ulaştırılmaya çalışılan bir paket gibi el değiştirip duruyorduk. Herkes bizi birilerine teslim ediyordu biz de alık turistler gibi ağızlarına bakıyorduk adamların. Yine saat 5’te Beyrut’tan ayrılıp dağ yoluna tırmanmaya başladık. Tırmandıkça yeşillendi ortalık, mis gibi dağ havası... Önce villa tarzı evleri geçtik sonra küçük kasabalardan geçtik. Beyrut’tan uzaklaştıkça kasabaların, köylerin standardı düştü. Suriye sınırına yaklaştıkça Suriye’ye benzemeye başladı her şey. Bir süre sonra yeşil alanda bitti, sarı toprak, sarı tepeler, sarı binalalara dönüştü her şey. Her şey sarardıkça bizim yüzümüz gülüyordu. Görmek istediğimiz buydu. Oysa kendi ülkemizde de doğuya gitsek farkı yoktu Orta Doğu’dan ama ne de olsa Avrupa’lıydı Türkiye! o yüzden sayılmazdı ne kadar benzese de...


July 16, 2010

Neye niyet neye kısmet - Doğu’nun Paris’i Beyrut!

Gayet neşeli ve heyecanlı Beyrut yolculuğumuz Suriye - Lübnan sınır kapısına varınca can sıkıcı bir hale dönüştü. Çünkü inanılmaz bir araç ve insan kalabalığı hiç de düzenli olmayan bir şekilde tabiri caizse üst üste sınırı geçmeye çalışıyordu. Üstüne üstlük şöförümüzün sınırdaki Suriye polisiyle anlayamadığımız bir nedenden dolayı kavga etmesi işimizi yavaşlatmıştı. Güçlükle Suriye sınır kapısından çıkıp Lübnan’a giriş kapısına geldiğimizde durum daha da vahimleşti. Pasaport onaylatma sırası sıra değil bir et yığınıydı. O sıcakta, yapış yapış olmuş ve buram buram ter kokan insanların arasında beklemek zorundaydık ki şöförümüz Bilal yetişti imdadımıza ve pasaportlarımızı alıp ilgilenmeye başladı. Bize de deniz kıyısında olan bu sınır kapısında gün batımını fotoğraflamak kaldı. Bir de kara kara düşünüyorduk, giriş kapısı böyleyse bu ülkenin şehirleri nasıldır kim bilir diye. (Çok geçmeden yanıldığımızı anlayacaktık.) Böylece sınırda 3 saatten fazla kaybettik. Hava kararmaya başladığında ancak giriş yapabilmiştik Lübnan’a. Sınırı geçtikten birkaç kilometre ötede yine bir bakkalda durduk. Falafel ile karnımızı doyurduk ve bir karton sigara aldık Bahadır’a. Bir karton Winston’u 12 dolara… Orada bir kısım doları da Lübnan parasına çevirdik. Böylece cebimdeki dolar, Suri, ve TL’ye bir de Lübnan Lirası eklendi. Bu arada Lazkiye’de ortak bir kasa yapmaya ve her türlü kişisel olmayan harcamaları bu ortak kasadan yapmaya karar vermiştik.  O yüzden her türlü para birimi vardı cebimde harcanmak üzere bekleyen ve bir günde Beyrut’ta su gibi akmayı…

July 14, 2010

Antakya’dan çıktık yola Lazkiye’de verdik mola

Ne zamandır aklımdaydı Suriye’yi ve Lübnan’ı görmek ama Avrupa sevdasından bir türlü fırsat gelmemişti oralara gitmeye. Yine bir Avrupa ülkesi olan Hırvatistan’a gitmek üzere yaptığımız plan, turun iptal olması ile suya düştü ve biz de başladık düşünmeye başka nerelere gidebiliriz vize derdine düşmeden diye. Birkaç ay önce bize vize uygulamasını kaldıran Suriye ve Lübnan geldi aklımıza. Tarihi belirsiz bir gezi böylece gitmemize neredeyse bir hafta kala net bir tarihe kavuşmuş oldu. Serap ile yaptığımız uzun telefon konuşmaları ve internet araştırmaları sonucu güzergah belirledik kendimize ama yola çıkmaya iki gün kala bir de alternatif güzergah belirledik. Ya Cilvegözü sınır kapısından girecektik Suriye’ye ve gezimiz Halep’de başlayacaktı ya da Yayladağ sınır kapısından girip Lazkiye’den. Bunun kararını da Antakya’da buluşacağımız güne bıraktık. Bir de halen kendi arabamızla mı yoksa toplu taşıma aracıyla gideceğimize de karar vermemiştik. Yaptığımız araştırma araçla geçebilmek için triptik denilen bir belge ve uluslar arası sürücü belgesi yerine geçen bir belge almak zorunda olduğumuzdu ve bunun da maliyetli olacağını gösteriyordu.

2 Temmuz Cuma akşamı Adana’ya doğru yola çıktım. Saat 3 civarı mola verdiğimde Bahadır Adana’ya uçmak üzere havaalanına gitmek üzere evden çıkmış, Serap da yaklaşık 7 saat sürecek yolculuğuna başlamıştı Tokat’tan. Hepimiz gecenin üçünde farklı yollardan hedefe doğru ilerleyen kırmızı noktalar gibiydik harita üzerinde. Cumartesi günü saat 2 civarı Hatay’daydık 4 kişi. Yolda arabayla gitmemeye karar vermiştik. O yüzden Hatay’da arabayı kapalı bir otoparka bırakıp, çantalarımızı sırtlandık ve yaklaşık 300 metre kadar ilerde olan garaja doğru yürümeye başladık. Amacımız bir taksi bulup sormaktı bizi kaça götüreceğini makul bir rakamsa taksiye binilecek, değilse otobüs bakılacaktı. Bu arada Suriye’ye girişimizi de Yayladağ kapısından yapmaya karar vermiştik. Hemen yolumuzun üzerindeki döviz bürosundan da suri aldık yanımızda bulunsun diye. (33 TL ile 1.000 suri alınıyor) Otogara geldiğimizde beyaz taksiler Lazkiye Halep diye seslenerek bizi çağırmaya başladılar. Bir taksinin yanından adının Ahmed olduğunu öğreneceğimiz ve Türkçe bilen bir Suriyeli yanımıza geldi ve Lazkiye’ye bizi 2.500 Suri’ye (82,50 TL) götürebileceğini söyledi. Biz de bir an önce yola çıkmak istediğimiz için hiç pazarlığa girişmeden kabul ettik. Kişi başı 20 TL’ye bir ülkeden başka bir ülkeye geçecektik daha ne kadar ucuz olabilirdi ki…

June 20, 2010

Sizi gidi dejenereler sizi

"Herkes dejenere olmuş! Herkesin tek derdi seks yapabileceği birini bulmak... Doğru düzgün insan kalmamış bu alemde!"
Dedi telefondaki arkadaşım…

Sağda solda defalarca duyduğumuz bir serzeniş aslında bu. Kime karşı? Neden? Doğru düzgün insan ne demek? Seks aramanın nesi kötü? Chat odalarında ilişki aranır mı? Çok arayan mı bulur çok bekleyen mi?  Vesaire vesaire… Cevabı olmayan sorular ya da cevaplarını bildiğini sanan insanlar… İkisi de gereksiz!

Dejenere ne ola ki? Genel ahlak kadar muğlak… Kime göre dejenere neye göre dejenere diyesi geliyor insanın. (biliyorum çok klişe ama diyene değil dedirtene bakmak lazım)
Şimdi efendim öncelikle öyle gey camia diye bir şey yok! Heteroseksüellerin düştüğü handikapa düşüp de tüm geylere fabrikadan çıkmış muamelesi yapmayalım. Malumunuz her eşcinsel farklı birer insan olduğu gibi öyle geylere özgü karakteristik özellikler de yok. - çok şeker şey ve eğlenceli olma da dahil-

“Ay ben geyleri çok severim çok eğlenceli insanlar onlaaaar…”

Hadi oradan sen de! Git kendine bir tane dans eden maymun oyuncağı al onu sev sen şeker şey insanı!

Neyse konumuza geri dönelim. Ne diyordum. Hah öyle geylere özgü karakteristik özellikler yok o yüzden geyler şöyle geyler böyle diye atıp tutmanın alemi de yok. Dolayısıyla bozulmuş bir gey camia da yok. Bunlar heteroseksüellerin eşcinselliği yermek/bayağılaştırmak için kullandıkları ağızlar. Tamam hayatımızın çoğunda heteroseksüel rolü yapmak zorundayız ama role de kendimizi fazla kaptırmayalım değil mi ama… Sonuçta her ne kadar farklı olsak da birbirimizden aynı familyadanız. Gey geyin kolisine muhtaçtır ve muhtaç olduğumuz kudret fantezilerimizde mevcuttur dememiş mi atalarımız?

Gelelim dejenere mevzuuna… Dejenere olmak sözlük tanımı itibari ile soysuzlaşmak, yozlaşmak, soyunun özelliklerini kaybetmek. Konumuz geylerin dejenere olması olduğu için burada sözü edilen soyunun özelliklerini kaybetme ne ola ki diye düşünenler olabilir. Ben de düşünüyorum zaman zaman. Sanırım eşcinselliğinin aslında yatak odasını ilgilendirmeyen ve dört duvar arasına sıkışmayacak kadar geniş bir kavram olduğunu düşünenlerin bunu düşünmeyenlere göre düştüğü durum olsa gerek. Bu kavramın içine kendiyle barışmadan tutun da açılmaya kadar ve açıldıktan sonra saçılmaya kadar yayılan geniş bir zaman dilimi girer. İşte olanlar ve olmayanları ayıran incecik çizgi bu. Geyler de ikiye ayrılıyor bu durumda dejenere olan ve olmayanlar olmak üzere.

Peki dejenere olmamış bir geyi nasıl tanırız?

June 10, 2010

Bülent Özveren'in "kayısı çekirdeği" alerjisi


Bilirsiniz Bülent Özveren her sene bir şeyler yumurtlar Örovizyon şarkı yarışmasında. Ülkeler hakkında atar tutar, şarkıcıların giyimlerine, hareketlerine laf söyler, komşuların neden birbirine oy verdiklerinden yakınır, komşuların bize oy vermemesine anlam veremez ve de özellikle Ermenistan, Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail üzerine aklı sıra iğneleyici yorumlar yapar bilirkişi edasıyla. Bu sene de ilk eleme gecesinde yine o özgün(!) yorumlarını yapmaya başladı. O sırada telefonla konuştuğum sevgilime “biri bir grup kursa facebook’ta şu adam örovizyon sunmasın diye” dedim ve gülüştük. Telefonu kapatınca da kalkıp “Bülent Özveren Eurovision sunmayı bıraksın” grubunu açtım.İkinci eleme gecesi Ermenistan'ın “kayısı çekirdeği” adlı şarkısının ardından "Ermenistan şarkısında ana vatanına duyduğu özlemi anlatıyor, hangi ana vatansa artık..." yorumunu yapınca o grubu açmakta ne kadar isabetli bir karar verdiğimi anladım.


May 23, 2010

Hoşgeldin Oğluş

bugün Oğluş'umla geçirdiğimiz ilk gündü. dün akşam geldi yeni evine. henüz 55 günlük. Doğum tarihi 28 Mart. Dün oldukça sakin görünüyordu onu aldığım pet shop'ta diğer arkadaşlarıyla beraberken. veterinere gitmek üzere kutusuna koyduğumda ağlamaya başladı, eve gelene kadar sürdü bu. eve gelip de kutusundan çıkarınca hemen koşup ilk bulduğu yere saklandı. biraz ürkek benim oğluş'um, sese karşı çok hassas. Benden de kaçıyor zaman zaman. bügün evin farklı bölümlerine de gitmeye başladı, evi tanımaya çalışıyor. küçük odayı ona verdim, yatağı da yemeği, suyu da orada. tuvaletini de nereye yapması gerektiğini öğrendi şimdiden. zeki benim oğluş'um. Oğluş'um diyorum ona bir isim bulana kadar ama bir yandan da Oğluş'um demek hoşuma gidiyor, büyük ihtimal adı bu olacak.
Şimdiden belli oldu ortadan kaybolduğunda nereye bakacağım. ya koltuğun altında ya da arkasındadır ya da kitaplığın arkasında.  bugün uzun uzun oyun oynadık birlikte. kendi kendine de oynadı bir süre ama sonra koltuğun arkasına gidip bekliyor ben koltuğa gelene kadar. bir nevi ilgi istediğini anlatıyor gibi geldi bana koltuğun arkasına kaçıp orada bekleyerek.çünkü ben koltuğun üzerine gelince hemen o da çıkıyor koltuğun altından ve yanıma geliyor. benim kolumun ya da göğsümün üzerinde uyumaya bayılıyor. bugün iki kez beraber uyuduk zaten. Dün gece oldukça sessizdi, sabah beni görünce miyavlaaya başladı. dün geceye nazaran daha az miyavladı bugün. sanırım eve alışmaya başlıyor bir de bana.
şu anda kolumun üzerine kafasını koymuş, vücudunun yarısı koltuğun üzerinde, kolunun biri de göğsüme uzanmış şekilde uyuyor. ben de bu yazıyı yazıyorum onu uyandırmamaya çalışarak :)
İyi ki geldin be Oğluş'um... :)

May 9, 2010

Just few Blocks Away - Amerika Günlüğü II

Daha duyduğumuz ilk anda bir çoğumuz çok da sıcak bakmadık aile yanında kalma durumuna açıkçası. Ne gerek var ki diye düşündüm ben de. Ama evinde kalacağım kişileri önceden tanımış olsaydım böyle bir düşünceye kapılmazdım. Anaokulu çıkışı ailelerinin kendilerini almaya gelmesini bekleyen çocuklar gibi valizlerimizle beklemeye başladık. İlk gelen benim ailem oldu. Otelden eve kadar geçen 15 dakikalık sürede kaygımın yersiz olacağını ve güzel bir 12 gün geçireceğimi anladım onlarla. Nitekim öyle de oldu. O 12 günün sonunda Chicago’dan ayrılırken güzel iki de arkadaş bıraktım ardımda.
Benim görmeyi çok istediğim ülkelerden biriydi Amerika. Böyle bir vesile ile üç hafta gibi uzun bir süre kalmak üzere gideceğim aklıma gelmezdi. Tuhaf bir şekilde hiç yabancılık çekmedim. Hollywood filmleri ve Cnbc-e dizileri sağ olsun çok tanıdık geldi her yer! Hatırı sayılır sayıda şehir gördüm, ülke gördüm Avrupa’da. O yüzden bir karşılaştırma yapmakta haddi mi aştığımı düşünmüyorum. 

May 8, 2010

Welcome to America - Amerika Günlüğü I

Uzuuuun bir yolculukla başladı her şey… Ankara’dan İstanbul’a, oradan Frankfurt’a, oradan da Chicago’ya uzanan yol aktarmalar arası uzun bekleyişlerden dolayı 26 saat sürdü. Ankara’da heyecanla başlayan yolculuk İstanbul’da sohbetlerle devam etti ancak Frankfurt havaalanında yorgunluktan bitap düşmüş bir şekilde bulduğumuz yere kıvrılıp bir an önce geçmesini beklediğimiz ama geçmek bilmeyen saatlere bıraktı yerini.Kendimizi United Airlines’ın geniş koltuklarını attığımızda biraz olsun dinlenebildik ama Chicago’ya 45 dakika boyunca inememek ve Michigan gölünün üzerinde daireler çizerek dolaşmak biraz daha yordu bizi. Ve indiğimizde 26 saatlik yolculuğun son bölümü bekliyordu bizi. Havaalanından kalacağımız otele giden 30 dakikalık yol. Kop koyu bir hava ve yağan yağmur eşliğinde ilk 3 günümüzü geçireceğimiz Comfort Suite’e geldik. Çantalarımızı odalara bırakır bırakmaz da ayağımızın tozuyla ilk toplantımıza indik, lokasyonla ilgili küçük bilgiler, ilk yedi gün için geçerli ulaşım kartlarımız , dosyalar, 18 günlük programımız, tanışmalar, merhabalaşmalar, hoşgeldinler ve yorgun yüzümüzden yaydığımız gülümsemelerle geçti toplantı. Öğlen yola çıkmıştık Frankfurt’tan ve Chicago’ya vardığımızda akşamüzeriydi sadece. Toplantı sonrası odaya çıktım eşyaları valizden çıkarmak ve yemekten önce kısa bir süre dinlenmek üzere. Oda dediğime bakmayın küçük bir apartman dairesi. İçinde Mutfağın da  olduğu geniş bir salon, bir yatak odası ve muhteşem bir Chicago manzarası… Binanın 15. Katındaki odamın iki geniş penceresinin birinden Nehir, Köprü, Michigan Avenue ve gökdelenlerden oluşan akşamları daha bir güzel olan şehir manzarası. Sonraki günlerde de oldukça popüler olacak şarap eşliğinde makarna ve pizza partilerine ev sahipliği yapacak ve gayet keyifli bir üç gün geçireceğim bu odayı çok sevdim.

March 23, 2010

Nil ile 312 Arena’da bir gece


Eski Ankapol sineması yeni 312 Arena olmuş, güzel de olmuş olmasına ama bir zamanlar vizyon filmlerini son dönemlerinde de festival filmlerini keyifle izlediğim bir sinemanın daha mazinin sayfalarında yerini almış olması biraz hüzünlendirdi beni. Eskiden Ankapol sinemasının tam karşısındaki küçük tekel bayii benimdi. Hevesle devir aldığım ama daha yılını bile tamamlayamadan deli gibi sıkıldığım o küçücük dükkandan birkaç saatliğine de olsa kaçış noktamdı benim Ankapol sineması. O dönemlerdeki tek sosyal etkinliğimdi zira dükkandan uzun süreli uzaklaşamıyordum.

March 18, 2010

Alice Tim Burton’ın Harikalar Diyarında


























Tim Burton gibi hayal gücü herhangi bir kelime ile ifade edilemeyecek kadar geniş bir yönetmen ile yine alabildiğine fantastik ve hayal gücü sınırlarını zorlayan bir hikaye olan Alice Harikalar Diyarında kitabı bir araya geldiğinde ortaya çıkan bir filmin nasıl olacağını merak etmeyeniniz yoktur herhalde. Ben de uzun zamandır vizyona girmesini bekliyordum bu filmin. Vizyona girdiğinin ikinci haftasında da gidip izleme şansı buldum. Tabi ki bu kadar görsel şölen vaadinde bulunan – bulunmasa bile bu yönde beklenti yaratan- bir film son dönemlerde oldukça popüler olan 3D avantajını kullanmaktan geri kalır mı? Tim Burton da kalmamış ama öyle çok da ahım şahım bir üç boyut olmamış açıkçası. Olmasa da olurmuş, hem burnum sızlamadan izlerken belki daha da fazla keyif alırdım.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Paylaş