![]() |
| Judith Butler |
June 25, 2011
Pandora’nın kutusundan çıkan en büyük kötülük: Cinsiyet
December 19, 2010
Van
Van is a city settled down by the lakeside
...
göl kenarına kurulmuş bir şehir Van
a view towards Van from the Urartian castle
...
Urartu kalesinden Van'a bakış
the remains from old Van
...
Eski Van'dan kalıntılar
Van lake at sunset
...
günbatımında Van gölü
...
günbatımında Van gölü
November 20, 2010
Sarı Tebessüm
Neredeyse kaçıracaktım bu sonbaharı. Son anda kafama dank etti de kaldırıp bilgisayardan başımı attım kendimi dışarı. İyi ki de atmışım. Şunun şurasında evden en fazla bir bilemedin bir buçuk kilometre öteye gitmişimdir ama bırakın evi Ankara'dan çok uzakta hissettim kendimi. Ankara'nın göbeğindeki Seğmenler Parkı'na gittim oysa. Hemen yukarıdaki yoldan vızır vızır arabalar geçiyordu ama duymadım seslerini. Kimbilir belki o kadar ses yoktu ya da sonbaharın sessizliği örtmüştü onların sesini. Bayramdan olsa gerek kimseler de yoktu etrafta, elimde sevgili fotoğraf makinamla kaptırdık kendimizi renklerin güzelliğine. Şimdi uzun uzun o sarının kahverenginin binbir tonunu, o binbir tonun masalsı güzelliğini anlatmayacağım ama kendimizi kaptırmış vaziyette, güzel bir kadraj yakalamak uğruna yerlerdeki yaprakların üzerinde şekilden şekile girmek, uzanmak, oturmak inanılmaz keyif verdi bana. Babasıyla yakınımdan geçen küçük kızın meraklı bakışlarından ziyade babasının "ne yapıyor bu deli" diyen bakışları gülümsetti beni daha çok. Küçük kız bir an durup izlerken beni babası çekip uzaklaştırdı hemen kızını "deli"nin yanından. Herhalde bundan sonra o küçük kız için de yerde fotoğraf çekmeye çalışan sakallı bir adam yanından hızla uzaklaşılacaklar kategorisine girmiştir.
Neyse sonbahar'a dönelim biz. Sonbaharı çok severim ben. Güz de diyor bazıları ona ama ben çok hüzünlü bulduğum için o kelimeyi sonbahar demeyi tercih ediyorum -sanki sonbahar daha az hüzün içeriyormuş gibi- ve öyle sesleniyorum kendisine zaman zaman yazdığım yazılarda ve şiirlerde. Sonbahara dair hüzünsüz an(ı)larım da var benim, o yüzden hüzne hapsetmek hep hem ayıp olur kendisine hem de haksızlık.
Sonbahardı ben Ankara taşındığımda, tam 12 sene önceydi. Geldiğimde yeni yeni sararmaya başlamıştı yapraklar, henüz yerlerde değillerdi.Ben şehri tanırken yapraklar düşmeye başladı birer birer. Her girdiğim sokakta bir yaprak düştü önüme. Her bir sokak sonbaharın ayrı bir rengiyle sindi içime. Kimbilir belki Ankara'yı ben sonbaharla sevdim, sonbahar sayesinde deyim yerindeyse. Şimdi hatırlayamıyorum önceden de bu kadar sever miydim sonbaharı. Sevmezdim sanırım, daha doğrusu özel bir anlamı yoktu bu mevsimin çünkü bizim oralarda sonbahar olmazdı çok. Yazdan kışa geçilirdi, kış denirse adına. Bir de çam ve zeytin ağaçlarının yoğunluğundan olsa gerek, yeşil hiç bırakmazdı yerini sarıya. O yüzden benim sonbahar aşkım Ankara'da başladı.
O gün çocuklar gibi mutluydum sonbaharı fotoğraflarken. Ağaçların altında oturdum, yapraklara dokundum. Kahverengiyle sarının birbirine ne çok yakıştığını düşündüm. Ankara'dan uzaktaymışım gibi hissettiğim için Ankara'yı da düşündüm. Ankara'da sonbaharı düşündüm. Ankara'da sonbaharı özleyeceğimi düşündüm. Olsun dedim kendi kendime Ankara'ya gelmek için bir bahanem olur dedim, gülümsedim. Çünkü gideceğim şehirde sonbahar yok dediler. Ben de sonbahar aşkımı gidermek için Ankara'ya geleceğim ve sarı tonunda tebessüm edeceğim.
November 1, 2010
Oğluş İzmir'e taşındı!
Uçağa da bindi benim oğluşum bu arada, bilet bile kestiler ona :) Sonunda sağ salim Bahadır'ın eve geldik. Yani oğluş benden önce İzmir'e taşınmış oldu.
Şimdi evde bir sürü hemcinsiyle karşılaşmanın vermiş olduğu travmayı yaşıyor. Oldukça stresli. Daha önce hiç böyle görmemiştim, bu kadar asabi, bu kadar gergin. Bana bile tıslıyor! Sakinleştirmek için başını okşayayım dedim beni de pençeledi! meğer kavga etmeyi de bilirmiş Oğluş...
Şimdi o İzmir'li, darısı pek yakında benim başıma :)
October 10, 2010
A night in Chicago
a very cold night in Chicago
my hands are freezing
but it's not possible not to stop to take a photo
...
Chicago'da çok soğuk bir gece
ellerim donuyor
ama bir fotoğraf çekmek için durmamak imkansız
the building on the left is the first skyscraper of Chicago
built in 1921
...
Soldaki bina Chicago'nun ilk gökdeleni
1921 yılında inşa edilmiş
magnificent, isn't it?
...
muhteşem değil mi?
August 31, 2010
Beypazarı ve Eğriova Yaylası'nın taşlı yolları
Hafta sonu Ankara'dasınız, canınız sıkıldı ve yapacak bir şeyler arıyorsunuz. Bir anda aklınıza çok zamandır duyduğunuz ve herkesin akın akın gittiği Beypazarı geldi. Oldukça güzel bir fikir!
Beypazarı, Ankara'ya 100 km uzaklıktaki şirin bir ilçe. Beypazarı taa Hititler zamanından beri bir yerleşim yeri olmuş, ipek yolu üzerinde bulunduğu için de İpek Yolu'nun yoğun olduğu zamanlarda bir ticaret merkezi olmuş. Ancak onu bugün popüler yapan ne eski bir yerleşim yeri olması ne de eski bir ticaret merkezi olması. Bugün insanlar Osmanlı dönemi'nde yapılan o birbirinden güzel evleri, konakları ve sokakları görmek için gidiyor. Beypazarı'ının ara sokaklarında kendinizi bir anda o dönemde buluveriyorsunuz. Arnavut kaldırımlı dar sokakların her iki yanında sıralanmış evlerin, konakların arasından geçerken elinizden makinenizi bir an bile bırakmanızın imkanı yok. Bugüne kadar 500 dolayında bina restore edilmiş, buna rağmen halen restore edilmeyi bekleyen neredeyse yıkılmak üzere olan evler var. Keşke Ayvalık'ta da böyle bir teşvik başlasa da o güzelim Rum evleri birer birer yıkılmadan, yakılmadan, eski güzel günlerine kavuşsalar diye geçiriyorum içimden. Neyse konumuz Beypazarı, geri dönelim. Beypazarı sokaklarında gezerken her köşe başında tarhanadan erişteye, kurutulmuş domatesten havuç suyuna kadar çeşitli ev yapımı yiyecekler ve topladıkları bin bir çeşit otlar satan tezgahlarla karşılaşacaksınız. Bunların bir çoğunda kadınlar satış yapıyor. Biz de yerel ekonomiye katkı olsun diye alıyoruz bir kaç şey o güler yüzlü kadınlardan.
Beypazarı, Ankara'ya 100 km uzaklıktaki şirin bir ilçe. Beypazarı taa Hititler zamanından beri bir yerleşim yeri olmuş, ipek yolu üzerinde bulunduğu için de İpek Yolu'nun yoğun olduğu zamanlarda bir ticaret merkezi olmuş. Ancak onu bugün popüler yapan ne eski bir yerleşim yeri olması ne de eski bir ticaret merkezi olması. Bugün insanlar Osmanlı dönemi'nde yapılan o birbirinden güzel evleri, konakları ve sokakları görmek için gidiyor. Beypazarı'ının ara sokaklarında kendinizi bir anda o dönemde buluveriyorsunuz. Arnavut kaldırımlı dar sokakların her iki yanında sıralanmış evlerin, konakların arasından geçerken elinizden makinenizi bir an bile bırakmanızın imkanı yok. Bugüne kadar 500 dolayında bina restore edilmiş, buna rağmen halen restore edilmeyi bekleyen neredeyse yıkılmak üzere olan evler var. Keşke Ayvalık'ta da böyle bir teşvik başlasa da o güzelim Rum evleri birer birer yıkılmadan, yakılmadan, eski güzel günlerine kavuşsalar diye geçiriyorum içimden. Neyse konumuz Beypazarı, geri dönelim. Beypazarı sokaklarında gezerken her köşe başında tarhanadan erişteye, kurutulmuş domatesten havuç suyuna kadar çeşitli ev yapımı yiyecekler ve topladıkları bin bir çeşit otlar satan tezgahlarla karşılaşacaksınız. Bunların bir çoğunda kadınlar satış yapıyor. Biz de yerel ekonomiye katkı olsun diye alıyoruz bir kaç şey o güler yüzlü kadınlardan.
August 20, 2010
Çıkıştan önceki son durak - Halep
10-15 dakikalık bir yolculuktan sonra otelin önüne vardık. Burada da trafik çok kalabalıktı. Şu ana kadar gördüğümüz diğer Suriye şehirleri gibi trafik lambası görmek çölde su bulmak gibi bir şeydi burada da. Eski bir oteldi burası (Kasr Alandaloss) ve dışarıdan hiç bir şeye benzemiyordu. Burada kalmayız diye girdik içeri ama merdivenlerden çıkıp resepsiyona ulaşınca gayet renkli ve şirin bir mekan karşıladı bizi. Otelin resepsiyonisti Türkçe konuşmaya başladı çat pat. O sırada otelin sahibi olan altmışlı yaşlarında birisi geldi ve gayet düzgün bir Türkçeyle konuşmaya başladı. İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu bir elektrik mühendisiymiş, şimdi ise emekli. Oldukça sıcak ve samimîydiler, bize odaları gösterdiler. Çok küçük ama şirindi odalar ve gecelik kişi başı 500 Suri idi. (16,5 TL) Buraya gelene kadar yediğimiz kazıklardan sonra sanki bize para vermeden kalın denmiş gibi geldi ve hem zaman kaybetmemek hem de yorulmamak için tuttuk odaları. Resepsiyonun bulunduğu katta ortada oturma yerleri ve kenarlarda odalar vardı. İkinci kat ise balkon şeklindeydi, odaların kapısından bakınca ağır ağır dönen pervanelerin serinletmeye çalıştığı alt kat görünüyordu.
July 22, 2010
Şam’dan Halep’e yolculuk - Hama’ya selam
Sabah yine erken sayılabilecek saatte uyandık. Bugün Hama’ya doğru yola çıkacaktık oradan da Halep’e. Hem taksi değildi bu sefer yolculuk yapacağımız araç. Otobüse binecektik ve bunun için otogara gitmemiz gerekiyordu. Bir gün önce otogara gitmek için taksi şöförüne ne diyeceğimizi de öğrenmiştik. Harasta! evin anahtarını televizyonun yanına bıraktıktan sonra çıktık ve taksiye binmek üzere köşeye yürüdük. Sırtımızda çantalarla beklemeye başladık taksi amabütün taksiler dolu geliyordu. biraz sonra önümüzde duran boş ama çok küçük taksiye binip binmemekte kararsız kaldık ama başka da çaremiz yoktu. Komik bir şekilde yerleştik taksiye ve Harasta dedik. Temam dedi taksici ve 15 dakika sonra bizi sanayi sitesine getirdi! Bildiğiniz araba tamircilerinin olduğu bir sanayi sitesiydi burası. Güler misin ağlar mısın? sırtlarında çanta olan ve turist oldukları her hallerinden belli bu dört kişinin sanayi sitesinde ne yapacaktı ki? başladık debelenmeye nereye gideceğimizi anlatmak için, bus, büs, otobüs, bus station, terminal, Halep gibi kelimeler sıralarken bir yandan da ellerimiz ve kollarımızla yaptığımız hareketlerle anlatmaya çalışıyorduk çantalarımızı da göstererek. O sırada o kelimelerin arasında bir de Serap “garaj” ekledi ve taksi şöförü “garaaaaj” diyerek yanıt verdi, anlamıştı bizi nihayet. bir 5 dakika sonra garaja varmıştık. bu arada garaj yerine pulman dediğinizde de sizi otogara götürürler. Bunu geç öğrendik biraz. Şam’ın garajı Türkiye’de ki ilçe garajlarına benziyor. (hadi hakkını yemeyeyim ilçe garajlarının, onlardan daha kötü)
July 20, 2010
Bundan iyisi Şam'da kayısı
Nadir bizi yeni taksi şöförümüze teslim etti. Zaten Lazkiye’den bu yana yerine ulaştırılmaya çalışılan bir paket gibi el değiştirip duruyorduk. Herkes bizi birilerine teslim ediyordu biz de alık turistler gibi ağızlarına bakıyorduk adamların. Yine saat 5’te Beyrut’tan ayrılıp dağ yoluna tırmanmaya başladık. Tırmandıkça yeşillendi ortalık, mis gibi dağ havası... Önce villa tarzı evleri geçtik sonra küçük kasabalardan geçtik. Beyrut’tan uzaklaştıkça kasabaların, köylerin standardı düştü. Suriye sınırına yaklaştıkça Suriye’ye benzemeye başladı her şey. Bir süre sonra yeşil alanda bitti, sarı toprak, sarı tepeler, sarı binalalara dönüştü her şey. Her şey sarardıkça bizim yüzümüz gülüyordu. Görmek istediğimiz buydu. Oysa kendi ülkemizde de doğuya gitsek farkı yoktu Orta Doğu’dan ama ne de olsa Avrupa’lıydı Türkiye! o yüzden sayılmazdı ne kadar benzese de...
July 16, 2010
Neye niyet neye kısmet - Doğu’nun Paris’i Beyrut!
Gayet neşeli ve heyecanlı Beyrut yolculuğumuz Suriye - Lübnan sınır kapısına varınca can sıkıcı bir hale dönüştü. Çünkü inanılmaz bir araç ve insan kalabalığı hiç de düzenli olmayan bir şekilde tabiri caizse üst üste sınırı geçmeye çalışıyordu. Üstüne üstlük şöförümüzün sınırdaki Suriye polisiyle anlayamadığımız bir nedenden dolayı kavga etmesi işimizi yavaşlatmıştı. Güçlükle Suriye sınır kapısından çıkıp Lübnan’a giriş kapısına geldiğimizde durum daha da vahimleşti. Pasaport onaylatma sırası sıra değil bir et yığınıydı. O sıcakta, yapış yapış olmuş ve buram buram ter kokan insanların arasında beklemek zorundaydık ki şöförümüz Bilal yetişti imdadımıza ve pasaportlarımızı alıp ilgilenmeye başladı. Bize de deniz kıyısında olan bu sınır kapısında gün batımını fotoğraflamak kaldı. Bir de kara kara düşünüyorduk, giriş kapısı böyleyse bu ülkenin şehirleri nasıldır kim bilir diye. (Çok geçmeden yanıldığımızı anlayacaktık.) Böylece sınırda 3 saatten fazla kaybettik. Hava kararmaya başladığında ancak giriş yapabilmiştik Lübnan’a. Sınırı geçtikten birkaç kilometre ötede yine bir bakkalda durduk. Falafel ile karnımızı doyurduk ve bir karton sigara aldık Bahadır’a. Bir karton Winston’u 12 dolara… Orada bir kısım doları da Lübnan parasına çevirdik. Böylece cebimdeki dolar, Suri, ve TL’ye bir de Lübnan Lirası eklendi. Bu arada Lazkiye’de ortak bir kasa yapmaya ve her türlü kişisel olmayan harcamaları bu ortak kasadan yapmaya karar vermiştik. O yüzden her türlü para birimi vardı cebimde harcanmak üzere bekleyen ve bir günde Beyrut’ta su gibi akmayı…
Subscribe to:
Posts (Atom)
