July 5, 2011

Antik Yunanda Kadın Eşcinselliği



Kendi cinsine yönelme söz konusu olduğunda, tıpkı günümüzde de olduğu gibi, 2.500 yıl önce de akla hep erkeklerin birbirleriyle olan ilişkileri gelir. Günümüzde de kadın eşcinselliğinin görmezden gelindiğini ve yok sayıldığını düşünürsek, durumun o zamanlarda da çok farklı olmadığını görürüz. Çünkü, o dönemde de erkek egemen bir toplum söz konusuydu. Öyle ki, sadece yetişkin erkekler vatandaş statüsündeydi. Kadınların böyle bir hakkı yoktu. Bu da kadınları sosyal ve kamusal hayatın dışına itiyordu. Hal böyle olunca da kadınların cinselliği görülmüyordu. Zaten, Gezgin’in de belirttiği üzere, kadının kocasına kur yapması ya da onu baştan çıkarıp sevişmesi o kadının iffetsizliği anlamına geliyordu ve fahişe olarak kabul edilmesine neden oluyordu. Çünkü, sonuçta, kadın sadece çocuk vermesi için döllenen bir varlıktı ve haz alması iffetsizlikti.[i] 

July 3, 2011

Üçüncü Sınıf Kadın” okuyamayanlar için artık internette

Hatırlayacağınız üzere kardeşim Anıl Alacaoğlu’nun Üçüncü Sınıf Kadın isimli ilk romanı 2009 yılının Mayıs ayında Minima yayınevinden çıkmış, çok geçmeden 31 Temmuz 2009 tarihinde Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu tarafından “muzır” bulunarak, 1117 sayılı kanunun 4. maddesi hükmünde belirtilen sınırlamalara tabi olmasına karar verilmişti. Bu maddeye göre Üçüncü Sınıf Kadın sadece 18 yaş üstündeki okurlara satılabilecekti. Karar ile ayrıca teşhirinin ve satışının çok görünür yerlerde olmamasına özen gösterilmesi, dükkân vitrinlerinde bulundurulmaması ve herhangi bir halka açık mekânda satışının yapılmaması -ki bu kitabın fuarlara gitmesine de engel bir durum teşkil ediyor- ve hiç bir şekilde ne yazılı ne görsel olarak reklamının yapılmamasını şart koşuyordu.
Kurul bu kararı, “Eserde Türk toplumunun büyük bir bölümünün ahlaki olarak kabul etmediği eşcinsel ilişkilerin anlatıldığı, Türk örf ve adetlerine ve ahlaki değerlerine göre normal olmayan eşcinsel ilişkinin övüldüğü, bu durumun çocukların cinsel gelişimini bozacağı” şeklinde gerekçelendiriyordu. Yasağın hemen akabinde yapılan itirazda  Avukat Yasemin Öz Başbakanlık Çocukları Muzır Neşriyattan Koruma Kurulunun verdiği kararın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ifade özgürlüğüne ilişkin maddesi ile birlikte, ayrımcılık yasağını düzenleyen 14. maddesini de ihlal ettiğini belirterek Kurulun açıkça cinsel yönelim ayrımcılığı yaptığını, hukuka, anayasada teminat altına alınmış temel özgürlüklere ve uluslararası sözleşmelere aykırı, ayrımcılık ihtiva ettiğini belirterek itiraz dilekçesinde, kararın kaldırılmasını talep ediyordu.    
Üçüncü Sınıf Kadın’ın 2007 yılında başlayan öyküsü kısaca böyle. Kitabın yasaklanma sonrasını, bekleyiş dönemini ve nihayetinde kitabı internette yayınlamaya karar verme sürecini yazarın kendisinden dinleyelim.

Antik Dönemde Günümüz Tabiriyle “Eşcinsellik”

 Eşcinsellik sözcüğünün hayatımıza girmesinin üzerinden sadece 100 yıldan biraz daha fazla geçti. Tabi ki bu, eşcinsellik teriminin ortaya çıkmasının öncesinde eşcinselliğin olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece, erkek erkeğe ya da kadın kadına ilişki kategorilenmemişti yüz kırk yıl öncesine kadar. Elbette ki bu ilişkilerin kategorilenmemiş olması doğal karşılandığı ya da onaylandığı anlamına da gelmiyor. 1869 yılında Macar yazar, Karl Maria Kertbeny, tarafından Almanca olarak türetilen eşcinsellik kelimesi[i] 1892 yılında Charles Gilbert Chaddock tarafından İngilizceye sokulmuştur.[ii] Heteroseksüellik terimi de, doğan ihtiyaçtan, ötürü yaklaşık 8 yıl sonra dile girmiştir. Düşünülenin aksine önce eşcinsellik, daha sonra heteroseksüellik adlandırılmıştır. Yapılan araştırmalar 1950’lere kadar birçok insanın “eşcinsellik” kelimesini duymadığını göstermektedir. Oxford İngilizce Sözlük’te ise “eşcinsellik” kelimesi oldukça geç bir tarihte, ilk kez, 1976 yılında yer alıyor.[iii] 

Eşcinsellik teriminin hayatımıza girişinin tarihine bakılınca, binlerce yıl önce Antik dönemde yaşamış insanların böyle bir tanımlamayı ya da kategorilendirmeyi bilmedikleri, dolayısıyla o dönemde tecrübe edilen şeyin adının eşcinsellik olmayacağı aşikardır. Ancak yine de, Gezgin’in de dediği gibi, eşcinsellik mevzu bahis olduğunda Antik Yunan’ı göz ardı etmek doğru değildir.[iv] Her ne kadar isimsiz de olsa, kültürde farklı bir yeri de olsa erkek ve kadın eşcinselliğine rastlıyoruz Antik Yunan’da. Tüm bu bilgilerin ışığında, eşcinselliğin 1869 öncesine ait bir tarihi olmadığı ancak adlandırılmamış da olsa farklı pratiklerle insan hayatında var olduğunu bilerek konuyu ele almak gerekir. Padgug da, “heteoseksüel” ve “homoseksüel” davranışın evrensel olabileceğini, ancak homoseksüel ve heteroseksüel kimliğin ve bilincin modern gerçeklikler olduğunu söylüyor.[v] Yani, eşcinsel eylemlerde bulunmak farklı, eşcinsel olmaksa farklı bir şeydir. Günümüzde eşcinsellik bir kimlik olarak adlandırılmaktadır. Ancak, günümüzde dahi, eşcinsel eylemlerde bulunmasına karşın kendisini eşcinsel olarak adlandırmayan insanların olduğunu bilmek gereklidir.

July 2, 2011

Toplumsal Cinsiyet, Heteroseksizm ve Eşcinsel Stereotipler

 Herkes genellemeler yapar, hatta çoğumuzun hayatı doğduğumuz günden bu yana öğrendiğimiz ve doğru addettiğimiz genellemelerle şekillenir: “Kadınlar iyi şoför değildir”, “Erkekler kadınlardan daha zekidir”, “Eşcinseller doyumsuzdur”, “Transeksüeller şiddet eğilimlidir”, “Aleviler yıkanmaz”, “Çingeneler hırsızdır” gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Beyaz-siyah, kadın-erkek, Türk-Kürt, Müslüman-Yahudi, Sünni-Alevi, zengin-fakir… Uzayıp giden bu ikiliklerin gölgesinde öteki olmayan var mıdır hayatında? Peki, nedir bu bir topluluğa ait insanları birmiş gibi görme halinin temelinde yatan neden? Çoğu insanın tartışılmaz ve su götürmez gerçekler olarak kabul ettiği bu inançlar kişinin karşılaştığı insanın bir özelliğine bakarak onu etiketlemesine neden olur. İşte bu etiketlemeler önyargılarımızın sonucudur. Önyargılar ortak bir niteliği bünyesinde barındıran bir insan topluluğu hakkındaki düşünce kalıplarımızdır. Bu önyargılar o topluluğa ait gerçek kabul ettiğimiz bazı kalıp yargıların gelişmesine neden olur ve o gruba ait olduğunu düşündüğümüz kişileri tanımlayabilmek için elimizdeki bu referansları kullanırız. Ancak elbette ki bu referanslar o gruba dahil olan kişinin özelliklerini temsil etmez.[1] Bu kalıp yargılar olumlu da olsa olumsuz da olsa önyargı beslediğimiz grubu homojen bir bütünmüş gibi algılamamıza, ayrı bireylerden oluştuğunu göz ardı etmemize ve farklılıklarını görmezden gelmemize neden olur. Bu önyargılar sadece dış grup tarafından değil o gruba ait bireyler de sahip olabilir ki bu eşcinsellik söz konusu olduğunda çok sık karşılaşılan bir durumdur. Bu da aslında önyargıların ne kadar içselleştirebileceğinin ve kendimizin de dahil olduğu grubu olumlu ya da olumsuz işaretlemek için nasıl kullanılabileceğinin bir göstergesi. 

July 1, 2011

Eşcinsel Stereotipler ve Medyadaki Tezahürleri


     Medya toplumsal cinsiyet rollerine dair kadınların ve erkeklerin birbirlerinden farkını bazen fark ettirmeden bazen açık açık bizlere enjekte ederken ideal erkekliğe dair tüm stereotipleri de besler ve büyütür. Tüm bunları yaparken elbette heteroseksüel olmayan “anormal” kişiler de nasibini alır bu tektipleştirmeden. Eşcinsel erkekler kadın gibi resmedilirken medyada eşcinsel kadınlar da erkeksilikleriyle ön plana çıkarılır. Ancak lezbiyenlikle ilgili haberlerde ilginç bir durum vardır. Habere konu olan kişinin haberde nasıl fail olduğuna bağlı olarak bu resmediliş farklıdır. Günlük, sıradan hayatların, üçüncü sayfa haberlerine konu olan durumlarda lezbiyenler erkek gibi olmalarına vurgu yapılırken, magazinsel haberlerde lezbiyenler ilgili haberlerin görsellerinde özellikle çekici, seksi kadın fotoğrafları kullanılarak erkeklere görsel malzeme olurlar. Eşcinsellikle ilgili haberler genelde magazinselleştirilir ve polemik konusu olarak ortaya atılır.
            Bir diğer yandan haber, unsuru kişilerin cinsel eğilimlerinin farklı olması üzerine kurulur ve başlarına gelen herşey alttan alta rasyonalize etmeye çalışılır. Özellikle eşcinsel erkeklere yönelik cinayetlerde, eşcinsellerin hızlı eş değiştirmeleri ve bu eşleri çeşitli kulüplerde aramaları sonucunda başlarına gelen saldırı ve cinayetler rasyonalize edilmektedir. Bir tür ‘bunları hak etmektedirler’ yaklaşımı ve ideolojisi yapılmaktadır. [1]  
            Medyadan derlediğim bazı haberler üzerinden giderek anlatmaya çalıştığım şeyleri daha somut hale getirebileceğimi düşünüyorum. O yüzden eşcinsel stereotipleri besleyen haberlere bir göz atarak eşcinsel stereotiplerin medya tarafından nasıl yeniden üretildiğini ortaya koymaya çalışacağım.

June 25, 2011

Pandora’nın kutusundan çıkan en büyük kötülük: Cinsiyet


Judith Butler
Butler, cinsiyetin de tıpkı toplumsal cinsiyet gibi inşa edildiğini, dolayısıyla inşadan önce cinsiyet kategorilerinin olmadığı söylüyor. Gerçekten de böyle midir? Çoğu insan için bu sorunun cevabı elbette ki hayır olacaktır. Çünkü biyolojik olarak kadın ve erkeğin bariz farklılıkları vardır birçoğu için: Bu biyolojik farklılık türün bir kısmına doğurganlık özelliği verirken diğerinde bu özellik görülmemektedir. Peki, bu aynı türün iki farklı fonksiyonuna sahip bireyi için doğurganlıktan başka bir fark var mıdır gerçekten? Ya da bu fark şimdi “kadın” ve “erkek” dediğimiz iki farklı kategorinin varoluşlarında böylesine büyük bir farklılık yaratacak kadar büyük müdür? Aslında bunu tartışmak, hele de cinsiyet ve toplumsal cinsiyet üzerine inşa edilmiş bir varoluşun, bir kültürün içerisinden tartışmak oldukça zor. Çünkü kurulabilecek bütün cümlelere ve sorulabilecek bütün sorulara kültürün ve söylemin hazır bir cevabı var. Üstelik bu hazır cevaplar zihnimize öyle bir işlenmiş ki kolay kolay kimseye aksini söyletebilmek mümkün değil.

December 19, 2010

Van


Van is a city settled down by the lakeside
...
göl kenarına kurulmuş bir şehir Van

a view towards Van from the Urartian castle
... 
Urartu kalesinden Van'a  bakış 

the remains from old Van
...
Eski Van'dan kalıntılar

Van lake at sunset
...
günbatımında Van gölü

November 20, 2010

Sarı Tebessüm

Neredeyse kaçıracaktım bu sonbaharı. Son anda kafama dank etti de kaldırıp bilgisayardan başımı attım kendimi dışarı. İyi ki de atmışım. Şunun şurasında evden en fazla bir bilemedin bir buçuk kilometre öteye gitmişimdir ama bırakın evi Ankara'dan çok uzakta hissettim kendimi. Ankara'nın göbeğindeki Seğmenler Parkı'na gittim oysa. Hemen yukarıdaki yoldan vızır vızır arabalar geçiyordu ama duymadım seslerini. Kimbilir belki o kadar ses yoktu ya da sonbaharın sessizliği örtmüştü onların sesini. Bayramdan olsa gerek kimseler de yoktu etrafta, elimde sevgili fotoğraf makinamla kaptırdık kendimizi renklerin güzelliğine. Şimdi uzun uzun o sarının kahverenginin binbir tonunu, o binbir tonun masalsı güzelliğini anlatmayacağım ama kendimizi kaptırmış vaziyette, güzel bir kadraj yakalamak uğruna yerlerdeki yaprakların üzerinde şekilden şekile girmek, uzanmak, oturmak inanılmaz keyif verdi bana. Babasıyla yakınımdan geçen küçük kızın meraklı bakışlarından ziyade babasının "ne yapıyor bu deli" diyen bakışları gülümsetti beni daha çok. Küçük kız bir an durup izlerken beni babası çekip uzaklaştırdı hemen kızını "deli"nin yanından. Herhalde bundan sonra o küçük kız için de yerde fotoğraf çekmeye çalışan sakallı bir adam yanından hızla uzaklaşılacaklar kategorisine girmiştir.

Neyse sonbahar'a dönelim biz. Sonbaharı çok severim ben. Güz de diyor bazıları ona ama ben çok hüzünlü bulduğum için o kelimeyi sonbahar demeyi tercih ediyorum -sanki sonbahar daha az hüzün içeriyormuş gibi- ve öyle sesleniyorum kendisine zaman zaman yazdığım yazılarda ve şiirlerde. Sonbahara dair hüzünsüz an(ı)larım da var benim, o yüzden hüzne hapsetmek hep hem ayıp olur kendisine hem de haksızlık.

Sonbahardı ben Ankara taşındığımda, tam 12 sene önceydi. Geldiğimde yeni yeni sararmaya başlamıştı yapraklar, henüz yerlerde değillerdi.Ben şehri tanırken yapraklar düşmeye başladı birer birer. Her girdiğim sokakta bir yaprak düştü önüme. Her bir sokak sonbaharın ayrı bir rengiyle sindi içime. Kimbilir belki Ankara'yı ben sonbaharla sevdim, sonbahar sayesinde deyim yerindeyse. Şimdi hatırlayamıyorum önceden de bu kadar sever miydim sonbaharı. Sevmezdim sanırım, daha doğrusu özel bir anlamı yoktu bu mevsimin çünkü bizim oralarda sonbahar olmazdı çok. Yazdan kışa geçilirdi, kış denirse adına. Bir de çam ve zeytin ağaçlarının yoğunluğundan olsa gerek, yeşil hiç bırakmazdı yerini sarıya. O yüzden benim sonbahar aşkım Ankara'da başladı.

O gün çocuklar gibi mutluydum sonbaharı fotoğraflarken. Ağaçların altında oturdum, yapraklara dokundum. Kahverengiyle sarının birbirine ne çok yakıştığını düşündüm. Ankara'dan uzaktaymışım gibi hissettiğim için Ankara'yı da düşündüm. Ankara'da sonbaharı düşündüm. Ankara'da sonbaharı özleyeceğimi düşündüm. Olsun dedim kendi kendime Ankara'ya gelmek için bir bahanem olur dedim, gülümsedim. Çünkü gideceğim şehirde sonbahar yok dediler. Ben de sonbahar aşkımı gidermek için Ankara'ya geleceğim ve sarı tonunda tebessüm edeceğim.


November 1, 2010

Oğluş İzmir'e taşındı!

Bugün zahmetli ve yorucu bir yolculuktan sonra İzmir'e vardık Oğluşla. Yolculuk boyunca ikimizde rahat etsin diye evden çıkmadan önce ilaç verdim ama dozu kaçırmaktan korktuğum için gereğinden az verdim sanırım ki cin gibiydi yol boyunca. Yine de sağolsun oldukça sessizdi kafesinde kaldığı yaklaşık 4 saat boyunca.

Uçağa da bindi benim oğluşum bu arada, bilet bile kestiler ona :)  Sonunda sağ salim Bahadır'ın eve geldik. Yani oğluş benden önce İzmir'e taşınmış oldu.
Şimdi evde bir sürü hemcinsiyle karşılaşmanın vermiş olduğu travmayı yaşıyor. Oldukça stresli. Daha önce hiç böyle görmemiştim, bu kadar asabi, bu kadar gergin. Bana bile tıslıyor! Sakinleştirmek için başını okşayayım dedim beni de pençeledi! meğer kavga etmeyi de bilirmiş Oğluş...

Şimdi o İzmir'li, darısı pek yakında benim başıma :)

October 10, 2010

A night in Chicago










a very cold night in Chicago
 my hands are freezing
but it's not possible not to stop to take a photo
...
Chicago'da çok soğuk bir gece
ellerim donuyor
ama bir fotoğraf çekmek için durmamak imkansız













the building on the left is the first skyscraper of Chicago
built in 1921 
... 
Soldaki bina Chicago'nun ilk gökdeleni
1921 yılında inşa edilmiş  



  magnificent, isn't it?
...
muhteşem değil mi?




LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Paylaş