July 11, 2013

Siz Dora'nın tırnagı olamazsınız!

"Travesti evinde ölü bulundu

Aydın'ın Kuşadası İlçesi'nde, Dora Özer takma isimli travesti 24 yaşındaki Hüseyin Uğur Özer, evinde bıçaklanarak öldürülmüş bulundu

Olay, bugün akşam saatlerinde, Hacıfeyzullah Mahallesi Altıngüvercin Sitesi 21 Bloğun ikinci katında meydana geldi. Hande takma isimli travesti telefonla aradığı birlikte yaşadığı arkadaşı Dora Özer takma isimli Hüseyin Uğur Özer’den haber alamayınca saat 18.00’de eve gitti. Kapıyı açtığında ev arkadaşı Özer’in cesediyle karşılaşan Hande takma adlı travesti polisi aradı. Bıçaklanarak öldürüldüğü belirlenen Hüseyin Uğur Özer’in cesedi evdeki inceleme sonrası otopsi için morga kaldırıldı.
Site sakinleri, blok çevresinde fuhuş ve hırsızlıkolaylarının artması üzerine iki kez genel kurulda merkezi güvenlik kamerası sistemi kurulmasını kararlaştırdıklarını, iki travestinin yaşadığı bu eve giren çıkan birçok kişinin olduğunu söyledi. Katilzanlısının kimliğinin belirlenmesi ve yakalanması için çalışma başlatıldı, güvenlik kamerası görüntülerinin incelemeye alındığı belirtildi. Olayla ilgili soruşturmanın sürdüğü bildirildi."

İşte Dora'nın ölüm haberini Posta gazetesi böyle verdi.

Altını çizmek isterim, Posta bu ülkenin en çok satan gazetesidir. Neden?


Çünkü bu sevgisiz toplumun kirli düşüncelerini olduğu gibi yansıtan, onların inançlarını, düşüncelerini ve önyargılarını pekiştiren haberler yapar. O yüzden çok satılır; çünkü insanlar kendi düşüncelerini gazetede okumaktan, haberlerde duymaktan hoşnut olur. Çünkü onaylanmaya ihtiyaçları vardır. Tıpkı bu haberde de olduğu gibi... 

Dora bıçaklanarak öldürülmüş, çünkü evine giren çıkan belli değilmiş. Çünkü evinin olduğu sitede fuhuş ve hırsızlık olayları yaşanıyormuş. Çünkü Dora erkek ismine ve erkek bedenine ihanet etmiş. Çünkü Dora takma isim kullanan bir travestiymiş.

Tabi ki insana yaşarken saygı göstermeyenlerin öldükten sonra saygı göstermesini beklemek naiflik olur ama tekrar söylemekten ve bu düşünce tarzını lanetlemekten kendimi geri alamayacağım. Onun ismi Dora'ydı, o ismi seçti, o isimle yaşadı ve o isimle sizin tarafınızdan öldürüldü. 

Sen onun nüfustaki ismini yazınca o kadın kimliğinden çıkıp erkek kimliğine bürünmüyor ama sen onun nüfustaki erkek ismini yazmakta ısrar ettikçe zaten bir türlü erişemediğin insanlıktan biraz daha uzaklaşıyorsun. 

Tekrar hatırlayalım, Posta denilen gazete müsvedesi bu ülkenin gerçekliğidir, bu ülkenin zihniyetinin ve tıynetinin bir suretidir. Bu yüzden Posta gazetesi ile birlikte transseksüellerin öldürülmelerini meşrulaştıran, ama ile başlayan cümleler kuran, içi nefret dolu herkesi lanetliyorum. Hepinizin ahlakı batsın! 

Siz Dora'nın tırnağı olamazsınız! 

July 7, 2013

Sığacık da tüketildi, sıradaki!


Dün, sanırım 4 yıl aradan sonra ilk kez Sığacık'a gittim. Dört yıl önceden aklımda, kendi halinde, "citta slow" sıfatını hak edecek sessizlikte, makul fiyatlı, küçük, sevimli bir balıkçı kasabası olarak güzel bir yer edinmişti Sığacık. Dört yıl aradan sonra gittiğimde çok şeyin değiştiğini gördüm. Büyük olasılıkla Belediye'nin başarı olarak adlandırdığı bu "gelişmeler", benim için Sığacık'ı gidilecek yerler listesinden çıkarma nedenim oldu. Buna neden olan izlenimlerimi paylaşmak isterim ki fikriniz olsun, gidip gitmeme kararını siz verin.

1. Bildiğiniz üzere dünyada bir trend var bir süredir; küçük, sakin ve sessiz kasabalar turizmden pay alabilmek için tam da bu küçüklük, sakinlik ve sessizlik konseptiyle "citta slow" kavramını yarattılar. Türkiye'de bir kaç tane "yavaş şehir" olduğunu iddia eden yer var. Bunlardan birisi de Sığacık. Dediğim gibi 4 yıl önce gittiğimde bu sıfatı hakediyordu, ancak artık değil. Normal şartlarda bu konseptte motorlu araçların şehir içine girmemesi gerekirken, Sığacık'ta araç park edilmemiş bir sokak yok. Tabi ki bu motorlu araç trafiğinin yarattığı gürültüyü söylememe bile gerek yok. Sığacık Belediyesi sessizliğini korumak için araçları şehrin içine sokmamayı seçmek yerine, o araçlardan alacağı park parasıyla elde edeceği gelire öncelik vermiş. 

2. Belediye "halk plajı"nı da bir gelir kapısı olarak görmüş. Sığacık'ın küçük plajı Akkum'a giriş yolunu bir bariyerle kapatarak, oraya diktiği görevli aracılığı ile para topluyor, yani halk plajına giriş Sığacık'ta paralı. Ne kadar olduğunu bile sormadan uzaklaştık hemen oradan. Çünkü bana göre sahiller kamusal alandır ve herkesin kullanımına açıktır, dolayısıyla bir plaja girmek için birilerine ücret ödemek kabul edilemez bir şey. Misal, Yunanistan'da bu yasalarla korunur, kimse sahili parselleyip insanlara denize girmeleri için satamaz. Ama burası Türkiye, biz pek kamusal alan bilmeyiz, kamusal alanlar illa ki bir belediyenindir ve kullanımı onun tasarrufundadır. Bize de parasını verip faydalanmak düşer.

3. Madem halk plajına girmek için para ödemiyoruz, bari kayaların üzerine kurulmuş yapay bir yere, bir beach club'a gidelim dedik. Gördüğümüz ilk beach club'ın kapısında durduk. Sıradan, hiç bir özelliği olmayan bu beach club'a giriş 25 TL idi, ancak bunu vermeye gönüllü olmamıza rağmen yine de giremedik çünkü "damsız"dık ve öyle yerlere damsız girilmezdi! Küçük yerlerin, küçük beyinli insanları, herkesi kendileri gibi sandıkları ve Yalnızca bacak aralarındaki şeyle düşündükleri için ve de tabi ki içerideki kadınların namusu onlardan sorulduğundan böyle şeylere izin veremezler. Hem çok normal, niye kendi elleriyle rakiplerini arttırsınlar ki!

4. Bu arada gerek konaklama gerekse yeme içme maliyetleri konusunda da makullüğünü kaybetmiş Sığacık. Daha düne kadar turist çekebilmek için bin bir takla atan Sığacık Belediyesi belli ki kendini kaf dağında görmeye, bir marina yapıldı diye kendisini Bodrum'la bir tutmaya başlamış. Zaten bu, her koya bir yat limanı yapma durumu her mahalleye bir AVM inşa etmek isteyen zihniyetin bir ürünü. Zavallı ülkemin büyüme göstergeleri işte.

Uzun lafın kısası, bir daha gelmemek üzere Sığacık'tan yavaş yavaş ayrılırken (araç trafiği yüzünden elbette) limanın oralardan bir yerlerden müzik sesi yükseliyordu, çıkışta Sığacık'ın slow city olduğunu ilan eden devasa tabelalarla uğurlandık.

July 2, 2013

Direnisin LGBT Hali

28 Mayıs’ta duvarının iş makinaları tarafından yıkılmasını takiben bir grup insanın Gezi Parkı için başlattığı barışçıl eylem herkesin bildiği gibi 31 Mayıs sabaha karşı polisin baskınıyla bir direnişe dönüştü. İki güne yakın süren direnişin ardından da Gezi Parkı yeniden halkın eline geçti. Dört gündür hiç bir güvenlik gücünün olmadığı Taksim ve Gezi Parkı artık çok daha güvenli. Birbirinden farklı düşüncelere, ideolojilere, dünya görüşlerine sahip binlerce insan bir arada, yan yana eğleniyor, halaylar çekiyor, dayanışıyor, paylaşıyor.
Peki, LGBT’ler bu direnişin neresinde? Lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel bireyler bu direnişin barışçıl bir eylem olarak başladığı andan, polisin saldırısı sonucu direnişe dönüşüp parkın yeniden kazanıldığı ana kadar her yerdeler. Çünkü bazılarının üç beş ağaç yüzünden dediği bu direniş, bu isyan, aslında yalnızca  ağaçların katledilmesine karşı değil, zorbalığa, faşizme, iktidarın haddini bilmezliğine, ardı arkası kesilmeyen sözlü ve fiziki  devlet şiddetine karşı, insanların özgürlük için verdikleri bir mücadele. İşte bu noktada LGBT’ler tam da olmaları gereken yerde, direnişin orta yerindeler. Çünkü LGBT bireyler, şu günlerde tüm toplumun bir şekilde nasiplendiği polis ve devlet şiddetine zaten gündelik hayatlarında da maruz kalıyorlar. Ayrımcılığa uğrayan LGBT’lere sessiz kalan, onları korumayan devlet, Avcılar’da barınma hakları ellerinden alınmak istenen transseksüellerin yaşadığı şiddeti görmezden geliyor, eşcinsellerin gittikleri sinema salonlarına baskınlar yaparak mekanlarını ellerinden alıyor. Bir yandan heteroseksist sistemin ötekileştirdiği LGBT’ler toplumun geneli tarafından dışlanırken, her türlü şiddetin ve ne yazık ki cinayetin mağduru olmaya devam ediyorlar. AKP ve Başbakan bir yandan herkesin partisi ve Başbakan’ı olduğunu, her türlü ayrımcılığa karşı olduklarını ve öteki olmanın ne demek olduğunu bildiklerini söylerken bir yandan da konu LGBT haklarına geldiğinde her türlü homofobilerini ve transfobilerini kusuyor, bunun bir “bozulma”, bir “hastalık” olduğunu söylemekten geri kalmıyor.
Bakın, Gezi Parkı’nda barışcıl bir direnişin sergilendiği, polis şiddetinin kendini göstermesinin iki gün öncesinde, 29 Mayıs’ta 59 CHP’li milletvekilinin imzasıyla, LGBT’lere yönelik ayrımcılığın incelenmesine yönelik komisyon kurulması önerisi meclis gündemindeydi. Elbette bu komisyon kurulma talebi oy çokluğuyla reddedildi. Binnaz Toprak, Ertuğrul Kürkçü, Aykan Erdemir’in meclis kürsüsünde yaptıkları konuşmalar AKP’li ve büyük ihtimal MHP’li milletvekillerinin homurdanmalarıyla zaman zaman kesildi. Üstelik, kendisinin bir tıp doktoru olduğunu söyleyen AKP’li bir milletvekili Türkan Dağoğlu, önerinin aleyhine konuşarak, 1970’li yıllarda eşcinselliğe yönelik ABD’deki düşünce ve tutumlardan yola çıkarak eşcinselliğin normal bir davranış olmadığını, bir bozulma olduğunu, eşcinsel evliliklerin bir hak olmadığını dile getirdi. Onun öncesinde de AKP vekillerinden defalarca aynı ifadeleri duyduk. Elbette sürpriz değildi, ne bu aleyhte konuşma ne de önerinin reddedilmesi. Çünkü zaten biliyoruz ki AKP’nin özgürlük ve demokrasi anlayışı kendileri gibi düşünen, kendileri gibi yaşayan ve kendileri gibi sevişen insanlarla sınırlı.
Bu yüzden varoluşumuzu yok sayan, bizi tedavi edilmesi gereken birer hasta olarak gören, şiddete uğramamıza ve öldürülmemize göz yuman cinsiyetçi, homofobik ve transfobik bir devlete karşı yıllardır sürdürdüğümüz mücadelemize, şimdi Gezi Parkı’nda, Ankara’da, İzmir’de ve ülkenin diğer bütün direnen şehirlerinde devam ediyor. LGBT bireyler dün olduğu gibi bu direnişte de sisteme karşı, her türlü muktedire ve neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyen egemen söyleme karşı alanladalar. Üstelik, şimdi yanlarında daha önce alana çıkmamış, görünür olamamış LGBT bireyler de var. Yalnızca LGBT bireyler değil elbet, bu direniş sırasında ötekileştirilmenin, yok sayılmanın, aşağılanmanın ne demek olduğunu anlayan, dayanışmanın ne olduğunu gören, farklılıklarla yan yana olabileceğini, temas etmenin korkulacak bir şey olmadığını öğrenen binlerce insan da bizimle yan yana. İşte bu yüzden her gün Gezi Parkı’nda küçük yürüyüşler düzenleyen LGBT bireyler ayakta alkışlanıyor, “Hepimiz ibneyiz”, “Hepimiz transseksüeliz” sloganlarına eşlik ediyorlar. Hepimiz normalleşiyoruz, farklılıklar silikleşiyor ve gittikçe güçleniyoruz.
Bu direniş üç beş ağaç ve küçücük bir yeşil alan için başlamış olabilir ancak özünde her gün çocuk gibi azarlanan, yaşam alanı daraltılan, yaşam tarzlarına müdahale edilen insanların özgürlüklerini geri kazanma direnişi. Özgürlüğünü arayan, eşitlik arayan herkes gibi, biz de sizden biriyiz. Gezi Parkı’na geldiğinizde, parkın orta yerinde gökkuşağı bayraklarını göreceksiniz. O bayraklara doğru yürüyün, LGBT Blok standında bir şeyler atıştırırken sohbet edin, temas edin. Korkmayın, kendinizi daha iyi hissedeceksiniz. Çünkü birlikte özgürleşmek güzeldir. 

5 Haziran 2013 tarihinde radikal blog'daki sayfamda yayınlanmıştır. 

July 1, 2013

İstiklal Caddesi'nden özgürlük geçti

Bugün güzel bir gün, dünün sarhoşluğu halen üzerimde, o muhteşem günden kalan gülümseme halen yüzümde. Çünkü dün İstiklal Caddesi’ni bir kez daha gökkuşağına boyadık, bu sefer geçen yıldan çok daha fazla kişinin katılımıyla 11. Onur yürüyüşünü gerçekleştirdik. İlki 2003 yılında bir avuç insanla gerçekleşen, 2006 yılında ilk kez katıldığımda yine yüzlerle ifade edilen katılımın ardından, 2007 yılında “nerdeyse binlerce kişi yürüdük” diye mutlu olmuştuk. Geçen yıl kimine göre 15 bin, kimine göre 20 bin kişi yürüdük. Bu yıl Gezi direnişinin de kattığı ivmeyle çok çok daha fazla olacağımızı biliyordum İstiklal Caddesi’nde, nitekim oldu. Öyle güzel, öyle coşkulu, öyle onurlu bir kalabalıktı ki insan nasıl mutlu olmasın.

Her yıl biraz daha büyüyoruz, her yıl biraz daha kalabalıklaşıyoruz, her yıl sesimiz biraz daha fazla gür ve ısrarlı çıkıyor. Ancak bu yılı böylesine coşkulu kılan elbette ki Gezi süreci. Daha Gezi’de ilk ağaçlar söküldüğünde koşanlardan biriydik, polise kitap okuyan bizdik, direniş başladığında en önlerde yer alan, barikatların üzerinde gökkuşağı bayrağını dalgalandıran bizdik. LGBT'ler en başından beri Gezi'deydi ve direnişinin en önemli bileşeni haline geldi. Dolayısıyla herkes gibi LGBT’leri de güçlendirdi Gezi Parkı, herkes gibi bizim de özgüvenimizi tekrar yerine getirdi, cesaretimizi arttırdı.  Biz Gezi’yle birlikte bir arada durmanın ne kadar önemli olduğunu anladık, Gezi’yle birlikte daha çok insana dokunduk. Evet, bu direnişte hep öndeydik çünkü Gezi bizimdi, bizim elimizden alınmak istenen varolma alanlarımızdan biriydi. 1996 yılında Habitat Kongresi öncesinde şehrin merkezinin “temizlenmesi” sırasında uzaklaştırılan; Eryaman’da, Avcılar’da barınma hakları ellerinden alınmak istenen, bu yüzden saldırılara maruz kalan da bizlerdik. Tarlabaşı’ndaki kentel dönüşüm adı altında yapılan “temizlik” kampanyasında da yaşam alanlarından biri ellerinden alınan da bizdik. Çünkü biz modernleşme ve kentleşme adı altında şehrin merkezlerinden kovulan ötekilerden biriyiz. Dolayısıyla mekansal alanı sürekli daralan ve durmadan itilen bir grup LGBT’ler. İşte bu yüzden de Gezi’deydik, kamusal alanların paydaşlarından biri olduğumuz için, barınma hakkımız durmadan ihlal edildiği için.

Bizi Gezi direnişinin en ön saflarında olmaya iten elbette daha başka nedenler de var. Saymakla bitmez. Kısaca en temelde yaşam hakkımız, düz anlamıyla yaşam hakkı, yaşamak, öldürülmemek; insanca ve onurlu bir şekilde, herkes gibi, bir yaşam sürebilmek diyelim. Sesimizi duymak istemeyen ve ayrımcılığa uğramamamız için yasal korumaya ilişkin bir düzenleme yapmadığı gibi homofobik ve transfobik söylemleriyle hayatımızı daha da zorlaştıran devlete karşı, katillerimize ceza indirimi verene adaletsiz yargıya karşı, heteroseksüel olmayan herkesi “sapkın” gören heteroseksist sisteme karşı, tecavüzcüleri serbest bırakan erkek zihniyetli hukuka karşı, her an her yerde sözlü ya da fiziksel şiddete uğramamızı maalesef olanaklı kılan homofobik, transfobik, bifobik zihniyete karşı Gezi’deydik. Bu süreçte görünürlüğümüz arttı, derdimizi barışın, duyarlılığın, hakkaniyetin olduğu bir ortamda anlatma imkanı bulduk. Gezi’den sonra mahallelerdeki parklara kadar ulaştık, işte bu yüzden biraz daha güçlendik. Hem LGBT’lerin hem de LGBT olmayan bireylerin desteğiyle dün öylesine kocaman bir yürüyüş gerçekleştirdik. 
Evet, rengarenk bir yürüyüştü, binlerce gökkuşağı bayrağı dalgalandı İstiklal’de, birbirinden muzip, birbirinden eğlenceli pankartlar açıldı, istediğimiz gibi giyindik, görünmek istediğimiz gibi yürüdük, özgürce,  İstiklal’i baştan sona el ele, omuz omuza geçtik. Rengarenk bir yürüştü, “biz varız, buradayız ve gitmiyoruz”u gösterdik herkese. Çok çok binlerce insandık; eşitlik için yürüdük, adalet için yürüdük, onurlu ve insanca bir yaşam için yürüdük, barış için yürüdük, biz aslında kendimiz kadar herkes için yürüdük. Biz yaşamları ellerinden alınan Ahmet Yıldız için, İrem için, Baki Koşar için, Melek için, Serap için, Roşin için ve bu ülkede sırf eşcinsel ya da transseksüel olduğundan ötürü öldürülen, sayısını bile bilmediğimiz arkadaşlarımız için yürüdük. Daha çok ölmeyelim, daha çok darp edilmeyelim, daha çok aşağılanmayalım diye, özgürce yaşayacağımız, şiddetsiz ve herkesin olmak isteği gibi olabildiği bir dünya için yürüdük ve yürümeye devam edeceğiz.

April 16, 2013

Bütün çocuklar gökkusagının pesinden kosar


      Küçük bir kız çocuğuydu Aysun.  İçinde
 kendi  dilinde şarkıların olduğ kasetleri vardı.
Gizli gizli dinlemediğzamanlarda, 
kasetlerini küçük sandığına koyar, 
toprağa gömer, saklardı.

1980'lerin sonu, Anadolu'nun doğusunda bilmediğimiz uzak bir köyün, bilmediğimiz çocukları onlar. Ben de çocuğum 80’lerin sonunda. Dünyanın hepimiz için çok büyük olduğu zamanlar. Sınıfın arka duvarında asılı duran kocaman Türkiye haritasında komşu iller bile dünyanın bir ucunda gibi görünürken, haritanın en sağ alt köşesinde, yani olabildiğine uzak bir yerde ama “gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüz” diyerek sahiplendiğimiz köylerin birinde yaşayan çocuklar. Aysun, Azad, İrfan, Rojhat, Alaattin, Kenan. Onlar da bizim gibi mutlu, ne de olsa hepimiz “Türk’üz” ve de “doğruyuz” ve dünyanın kendilerine bayram armağan edilmiş yegane çocukları olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin şanslı çocuklarıyız.     

Ama herkes bizim kadar şanslı değil. 80’lerin sonunda TRT’de başlayan bir diziyle öğreniyoruz bunu. Bu diziyle Aysel giriyor hayatımıza. TRT'de yayınlanan Yeniden Doğmak dizisinin küçük kızı Aysel az ağlatmıyor bizi. Hemen hemen o yıllarda Belene diye başka bir dizi daha oynuyor. Bulgaristan'da yaşayan Türklere yapılan zulümleri anlatıyor bu diziler, türkçe konuşmaları, geleneklerini sürdürmeleri yasaklanan, asimile edilmeye çalışılan Türklerin çektikleri zulme ve acıya ağlıyoruz hep birlikte, bütün Türkiye. Hem Belene'ye hem de Aysel'e.   

Çocuğuz, ama yine de anlıyoruz insanın kendi dilinde konuşamamasının, oyun oynamamasının ne kadar kötü bir şey olduğunu. Düşünsenize, size ait olan bir dilde konuşmayacaksınız diyor Bulgarlar! Ama o zaman nasıl bağrış çağrış oynardık okulun bahçesinde? Öylece susar, birbirimize bakardık sadece.

Bilmiyorduk tabi. Aysun’un ve arkadaşlarının da okulun bahçesinde sadece sustuklarını çok sonraları öğrendik.      

Bilseydik Aysun'a da ağlardık. Aysel'e üzüldüğümüz gibi, Alaattin'e de, Rojhat'a da üzülürdük. Çocuktuk, henüz kimlik bilmiyorduk ama insanın zulüm görmesinin ne fena bir şey olduğunu anlıyorduk, anlıyorduk ki Belene dizisiyle hep ağlıyorduk

Öğretmenlerimiz bize Doğu Anadolu'nun yüksek dağlarla çevrili olduğundan öte başka şeyler de deseydi, bu zulüm belki çok daha önce biterdi. Çünkü biz, çocuklar, üzülürdük. Çocuklarına kıyamayan bir toplum olarak da büyüklerimiz sırf çocuklar üzülmesin diye bu zulme son verirdi. Verirdi, değil mi? Ne de olsa zulüm hangi toprakta olursa olsun, kim tarafından yapılırsa yapılsın zulümdü.  

Bunlardan neden mi bahsediyorum. Çünkü bir belgesel önereceğim size. Bûka Baranê, Hafıza Merkezi’nin yapımcılığını, Dilek Gökçin’in yönetmenliğini yaptığı içten, sade, derdini başarıyla anlatan bir belgesel. Gökkuşağının peşinde koşarken kendilerini adı konulmamış bir savaşın ortasında bulan çocuklardan bir kaç tanesinin tanıklıklarıyla o günlere ışık tutuyor.  

Aysun’un ve arkadaşlarının hikayesi Bûka Baranê'nin, gökkuşağının peşindeki çocuklarının çocukluk hikayelerinden biri. Elbette otuz yılın acısını, haksızlığını, zulmünü bir saate sığdırıp anlatmak zor. Bûka Baranê de bir ilkokul fotoğrafından yola çıkarak anlatıyor o büyük hikayenin küçük bir parçasını, büyük devletimizin bize demediklerini ve hala inkar ettiklerini. 

İzlenmesi gereken ama ne yazık ki yönetmeni Dilek Gökçin’in de dediği gibi çok da talep edilmeyecek bir belgesel. Oysa Türkiye’nin Bûka Baranê’ye ve Bûka Baranê gibi belgesellere çok ihtiyacı var. Bu yüzden izlenmeli Bûka Baranê, yıllardır yaşatılan bu zulüm bitsin diye, çocuklar gökkuşağının peşinde özgürce koşsun diye, Aysun’lar kasetlerini toprağın altından çıkarıp, şarkılarına eşlik edebilsin diye. Ne de olsa bu ülke, çocuklarına hiç kıyamayan bir ülke! 


April 10, 2013

Escinselligin Bilimsel Açıklaması


1869 yılında kavramsallaştırıldıktan kısa bir süre sonra eşcinsellik, ruhsal bir hastalık olarak görülmeye ve 20. yüzyıl başlarından itibaren de zorla tedavi edilmeye başlandı. O günden bu yana, neredeyse 150 yıldır, bilim insanları, psikiyatrlar, psikologlar eşcinselliğin nedenlerini bulmaya, eşcinselliği tanımlamaya ve bilimsel bir açıklama getirmeye uğraşıyorlar. Ancak bu uğraşın altında yatan asıl nedenin çok da masum olmadığını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Çünkü bir şeyin nedenini bulmaya çalışmanın özünde o şeyin ortaya çıkmasına müdahale edebilecek yöntemlerin de bulunması yatıyor. Nitekim çeşitli zamanlarda eşcinselliğin nedenlerini bulduğunu iddia eden bilim insanlarının, özellikle ellili yıllarla yetmişli yıllar arasında, eşcinselleri psikiyatri hastanelerine kapatarak psikanaliz, elektrokonvulzif tedavi (EKT), elektrik şokuyla kaçınma tedavisi, apomorfinle kusturma ve bilişsel, davranışçı terapi gibi yöntemlerle tedavi etmeye çalıştıklarını biliyoruz.

March 7, 2013

Homesick oldum ben!


İzmir'de iki yıl süren istirahat döneminin ardından gözümü kapatıp İstanbul ellerinde iş aramaya başladım ve şanslıyım ki kısa sayılabilecek bir sürede buldum. Bu yüzden aldım çantamı, kaktım, geldim İstanbul'un kalabalığının arasına. Benimkisi zorunlu göç. O yüzden güle oynaya gelmedim İstanbul'a, trafikte kalma endişesi bir yanda, ev bulma derdi ve geçinme derdi diğer yanda. Taşı toprağı altınlık hali de kalmamış zaten İstanbul'un, her yer kazılmış, her yer toprak, her yer çamur.

Henüz burada bir düzen kuramadığım ve evim diyeceğim bir yer olmadığı için halen İzmir'deki evimi özlüyorum, yatağımı özlüyorum, balkonumu özlüyorum.Burada bir ev kurabildiğimde oradaki ev Anıl'ın evi olacak ve İzmir'deki evi özleme sendromum da sona erecek. Tabi evden başka özlediğim şeyler de var; Oğluş'umu özlüyorum, onunla birlikte uyumayı özlüyorum, Bahadır'ın çıkıp gelmesini özlüyorum, Anıl'la gülmelerimizi özlüyorum. Velhasıl şu sıralar özlüyorum da özlüyorum.

Ankara'yı bu kadar özlememiştim, zira tüm bağımı kopararak gelmiştim İzmir'e. Şimdi ise dolabımda hala giysilerim, masamda bilgisayarım, kitaplığımda kitaplarım dururken haliyle benim de bir yanım halen İzmir'de. Sezen'in "Kalbim Ege'de kaldı" şarkısı tam benlik anlayacağınız bu günlerde. Hoş, burada bir ev tutup yerleşik hayata geçsem bile kalbim yine de Ege'de olacak ya, o da ayrı bir mevzu. Uzaktaki sevgili döngüsünü İzmir'e taşınarak kırmıştım ama döngüye soktuğum çomak kırıldı, yine yollar girdi araya. Hayat böyle işte, yapacak bir şey yok. Bir kez daha yaşayamam dediğim bir şehirdeyim (ilki Ankara'ydı) ve  artık biliyorum ki her şekilde yaşıyor insan. Ve biliyorum ki her şey aynı anda olamıyor, hep bir şeyler eksik kalıyor...




March 1, 2013

Benim Çocugum Belgeseli üzerine


Benim Çocuğum belgeselini neredeyse duymayan kalmamıştır. Daha gösterime bile girmeden, üzerine çok yazıldı, çok konuşuldu. Yine de bilmeyenler/duymayanlar için bu belgeselin ne anlattığını, nereden ortaya çıktığını kısaca özetleyeyim. 2008 yılının başlarında eşcinsel, transseksüel çocuklara sahip bir grup anne babanın bir araya gelmesiyle LİSTAG (Lambda İstanbul Aile Grubu) kuruldu. O günden bu yana grup büyüdü, çeşitli illerde toplantılar gerçekleştirdi, basın açıklamaları yaptı, yürüyüşlere katıldı, meclise gitti. Amaç, ayrımcılığa uğrayan, eşit haklara sahip olmayan çocuklarına destek olmak, onların hakları için mücadele etmek ve dahası diğer ailelere, eşcinsel ya da transseksüel çocuk sahibi olmanın dünyanın sonu olmadığını anlatmaktı ve halen anlatmaya, yeni ailelerin katılımıyla büyümeye devam ediyor LGBT Aile Grubu. Bu belgeselde de aileler, çocuklarının cinsel kimliklerini ya da cinsel yönelimlerini öğrendikleri anda neler hissettiklerini, neler düşündüklerini, içinden geçtikleri bu süreçte neler yaşadıklarını samimiyetle paylaşıyorlar. Kısacası bu belgesel, açılma eyleminin diğer tarafını  anlatıyor.

February 13, 2013

Açılmak mı zor, açılmamak mı?


Geçtiğimiz aylarda yazdığım bir yazıda ailelerin neden çocuklarının eşcinsel olup olmadıklarını merak ettiklerini sormuştum. Bu yazıda da açılma açılmama durumuna eşcinseller tarafından bakalım istiyorum. Eşcinseller neden açılmak, yani cinsel yönelimlerini açıklamak isterler ya da neden bunu gizlenmeyi tercih ederler?
Öncelikle, bütün eşcinsellerin açılmak ya da açılmamak ikilemine düştüğünü söyleyemeyeceğimizin altını çizmekte fayda var. Zira bir çok eşcinsel kendi cinsel yönelimine heteroseksist düzenin içinden ve onun kavramlarını referans alarak baktığından ötürü bunu bir kimlik olarak görmeme eğilimindedir. Onlar için de, tıpkı heteroseksüellerin zihnindeki gibi bu, sadece cinsellikle ilgili bir şeydir ve cinsellik denilen şey de yatak odasında olur. Ötesi düz anlamıyla “ahlaksızlık”tır, kendini ifşa etmektir, kendini rezil etmektir. O yüzden, misal eşcinsel erkekler eşcinsel ilişkilerini bile “adam gibi” yaşamayı isterler, seviştikleri insanın da “adam gibi” olmasını beklerler. Ben (maalesef) eşcinsellerin büyük çoğunluğunun öyle ya da böyle bu kategoride yer aldıklarını düşünüyorum. Bu şekilde düşünenlerin de açılma kavramına çok sıcak bakmadıklarını biliyorum. Dolayısıyla cinsel yönelimine bu şekilde bakan insanlar için de eşcinsellikleri onbeş bilemediniz yirmi dakikada gizlice giderebilecekleri bir ihtiyaçtan ibarettir.
Bu insanları bir kenara bırakırsak elimizde cinsel yöneliminin sadece yatak odasından ibaret olmadığını, kendisini bir özne yapan özelliklerden birisi olduğunu bilen, bunun yansımalarının hayatın her alanına temas ettiğinin farkında olan, dahası cinsel yönelimin içinde bulunduğumuz şartlarda politik bir kimlik olduğunun ayırdında olan eşcinseller kalır. İşte bu eşcinseller hayatlarının bir noktasında açılmak ya da açılmamak arasında kalırlar. Buna karar verebilmek için birden çok faktörü göz önünde bulundurmak,uzun uzun olası sonuçlarını düşünmek, ölçmek, biçmek, iç hesaplaşmasını yapmak ve tüm bunların sonunda açılma kararı alınırsa onu uygulamaya koyması gerekir, ki o anda en kararlı olanının bile boğazına düğümleniverir sözcükler. Aynanın önünde ne kadar prova alınırsa alınsın, otobüste, işyerinde ya da yolda yürürken kaç kez senaryo kafada canlandırılırsa canlandırılsın o an gelince öylece kalıverir insan.
Bu kadar zordur açılmak. Önce ailesini düşünür insan. Ailesinin kültürel yapısını, sahip olduğu değerleri, inançlarını, eşcinselliğe bakış açısını. Sonra akrabalarını düşünür, konu komşuyu, içinde yaşadığı çevreyi, sadece selam verip geçtiği mahallenin esnafını bile düşünür. Herkesin ne tepki vereceğini tek tek ölçer. Çoğunu bilir aslında ama içinde bir “acaba”lık umut vardır yine de. Çünkü ne olursa olsun insan sevilmeye devam etmek ister, dışlanmamak ister, söylemeden önce onların gözünde neydiyse halen o kişi olduğunun bilinmesini ister.
Bu kadar zorken açılmak ve alacağı tepki aşağı yukarı belliyken insan halen neden açılmak ister? Belki kendine olan saygısından, belki yalan söylemekten bıktığından ya da iki farklı hayatı oynamaktan yorulduğundan, belki ailesinin ve toplumun kendisinden beklentilerini yerine getirmek istemediğinden belki de sadece ve sadece paylaşmak istediğinden. Çünkü aşık olduğunu paylaşamamak, belli edememek ne kötüdür. Diyelim belli ettin, daha da kötüsü ondan bahsederken karşı cinsten birisiymiş gibi bahsetmektir. İsmini soran olduğunda baş harfinden uygun bir isim türetirsin. Ayrılırsın, kimselere söyleyemezsiniz. Oysa mutluluk paylaşarak artmaz mı ya da üzüntü azalmaz mı paylaşarak? Kimsenin kendisine bunu yapmaya hakkı yoktur, kimsenin de birisine bunu yapmaya hakkı yoktur. İşte belki sadece buna isyan edersin ya da hepsine birden.
Tüm bu derinlemesine düşünme, ölçme-biçme işleminden sonra açılmaya karar verirseniz, zor bir yola girersiniz, orası kesin. Çünkü kendinizi anlatmak, kabul görmek zaman alacaktır. Zaman zaman pişman bile olabilirsiniz ama bu sizsiniz ve açılmak kimliğinize ve varoluşunuza sahip çıkmak demektir. En sevdiklerinizden bir şeyleri gizliyor olmak, türlü numaralar çevirmek için zaman harcamak herşeyin ötesinde odukça yorucudur. O yüzden açılınca üzerinizden bir yük kalkar. Üstelik sadece kendi üzerinizdeki yükü değil, açılamayan diğer bütün eşcinsellerin yükünü de biraz hafifletmiş olursunuz.
Tüm bu ölçüp biçme sonunda açılmama kararı alanların da haklı gerekçeleri vardır elbet. Yaşadığı ortam, ailesinin değerleri gibi az önce saydığım bir çok şey açılmaya uygun değildir. Zaten herkes de açılmak zorunda değildir. Sevdiğiniz bir insanın hastalanmasına sebep olacağınızı düşünüyorsanız ya da kendinize bir zarar verilebileceğini düşünüyorsanız açılmazsınız. Yine üzülürsünüz, yine yorulursunuz ama bu sizin kendinize saygınız olmadığını göstermez. Şartlar elvermez işte bazen. Çünkü karşı geldiğiniz bir anne baba ya da küçük çevreniz değil, koca bir kültürdür.
Evet, açılmak zordur. Yaşamayan bilemez, anlayamaz. Eşcinselseniz ve bunu sadece cinsellik olarak görmüyorsanız, bu ikilemi anlarsınız. Eşcinsel değilseniz, bilin ki yakınlarınızda bir yerlerde bu ikilemi yaşayan sevdikleriniz var ve siz düşüncelerinizi, eşcinselliğe bakış açınızı değiştirmediğiniz ve önyargılarınızı kırmadığınız sürece onlar bu ikilemin içinde kıvranarak ömürlerini tamamlayacaklar.
 Hiç kimsenin başka bir kimsenin varoluşuna müdahale etme ve onu bastırma yoluyla ona işkence etmeye hakkı yoktur, değil mi?   

February 12, 2013

Bir heteroseksüel olmak için ne kadar özenmek gerekir?


Geçen gün otobüste bir anne ve babanın 7-8 yaşlarındaki oğulları ile yaptıkları sohbet beni 30 yıl öncesine götürdü. Çünkü ben de 7-8 yaşlarımdayken annemin, babamın, komşu amcaların ya da teyzelerin beni aynı sohbetin içerisine çektiklerini hatırlıyorum.
Babası oğluna sınıfta hoşlandığı kız var mı diye sordu. Çocuk da, biraz da utanarak, omuzlarını silkti. Baba, “Hadi ama, erkek adamsın, vardır illa ki birisi”, dedi. 
Çocuk, “söylemem”, dedi.
O sırada anne girdi devreye, “Oğlum hadi söylesene babaya, hani geçen gün diyordun ya bir kız var ben ondan hoşlanıyorum, o da benden hoşlanıyor diye. Neydi adı bakim?”
Çocuk, “Ama biz onunla ayrıldık!”
Anne, “A-aa ne oldu ki? Hani ne güzel anlaşıyordunuz.”
Çocuk, “Çünkü o Kağan’la oynuyor artık hep”
Baba, “Aman boşver oğlum, kadın milleti böyle, ne istediklerini bilmezler. Benim aslan oğluma kız mı yok. Başkasını bulursun”
Anne, “Tabi canım, ne canlar yakacak benim yakışıklı oğlum”
İşte bu sohbet böyle sürüp giderken, ben yaklaşık 30 yıl öncesinde başlayan ve uzun bir süre devam eden benzer sohbetleri, daha doğrusu maruz bırakıldığım sohbetleri hatırladım. Utana sıkıla, anneme, babama, komşu amcaya, teyzeye, arkadaşlıktan öte başka bir his beslemediğim bir kaç ilkokul ya da ortaokul arkadaşımın ismini verdim hep. Çünkü kural böyleydi, sınıfta hoşlandığın bir kız olmalıydı illa ki. Düzen böyleydi, erkek çocuklar kız çocuklarından hoşlanırlardı. Daha 3-4 yaşından beri bunu böyle öğrendik, böyle bildik. Erkek çocuklar ve kız çocuklar birbirlerine aşık olurlardı, büyüyünce de evlenip anne baba olurlardı.
Bu ilişki biçiminin isminin heteroseksüel ilişki olduğunu da çok sonraları öğrendik. Zaten ortada başka bir “ilişki” olduğu varsayılmadığından kimse bu ilişkinin başına “heteroseksüel” sıfatı koymuyordu haliyle. Velhasıl, bana başka bir gönül ilişkisi türü olduğundan kimse söz etmedi, kimse bana “sınıfta hoşlandığın bir çocuk var mı?” diye sormadı. Ben de tıpkı diğer bütün erkek çocukları gibi yalnızca kızlara ilgi duymaya, kızlardan hoşlanmaya, kızlara aşık olmaya teşvik edildim ve fazlasıyla özendirildim.
Şimdi birilerinin eşcinsellik karşısında ürettikleri en büyük argüman, eşcinselliğin görünürlüğünün çocukların “özenerek eşcinsel” olabileceklerine dair iddia. Bu bir iddia ama aslı olmayan bir iddia. Öyle ya, eğer cinsel yönelim özenilerek kazanılıyor olsaydı, bunca teşvik ve özendirmeyle benim eşcinsel değil, heteroseksüel bir erkek olmam gerekirdi, hem de şu çok canlar yakan cinsten... Ama öyle olmadı, etrafımda kendime “rol model” olarak alabileceğim bir tane bile eşcinsel yokken, etrafım “hoşlandığın kız var mı?” diye sorarak beni hedefe şartlandıran insanlarla doluyken, üstelik heteroseksüel ilişkiden başka ilişki ihtimalleri olduğunu bile bilmezken içimde hep bu his vardı. Her zaman kendi cinsime ilgi duydum, kendi cinsimden hoşlandım. Bunun kabul edilebilir olmadığını bile bile, bunun yanlış olduğunu düşüne düşüne. Tıpkı diğer bütün eşcinsel erkeklerin ve eşcinsel kadınların düşündüğü gibi.
Bu yüzden siz ne yaparsanız yapın, ne kadar teşvik ederseniz edin, ne kadar özendirirseniz özendirin eğer oğlunuz/kızınız içinde sizin ihtimal vermediğiniz duygular taşıyorsa bunu değiştiremezseniz, onları heteroseksüel yapamazsınız. Tıpkı içinde heteroseksüel yönelimler olan birisini eşcinselliğe teşvik edemeyeceğiniz, özendiremeyeceğiniz gibi. Çünkü cinsel yönelim bu şekilde kazanılmıyor. Uykularınızın kaçmasına gerek yok, ne eşcinselliğin görünürlüğünün artması, ne LGBT derneklerinin kurulması, ne de bu köşede yazdıklarım sizin oğlunuzu ya da kızınızı özendiremez, olsa olsa kendileri gibi olmanın ayıp olmadığını, yanlış olmadığını ve de yalnız olmadıklarını fark ettirir ki bu da iyi bir şeydir. Özgüveni eksik bir çocuğunuz olsun istemezsiniz, değil mi?
Uzun lafın kısası sevgili anne-babalar, kabullenmesi zor biliyorum ama çocuğunuzun eşcinsel olma ihtimali var. Size duymayı istediğiniz cinsiyete ait isimler söylese bile. Bunu değiştirmek için de yapabileceğiniz bir şey yok. Zira bu sizin öğretebileceğiniz, dönüştürebileceğiniz bir durum ya da tedavi edilecek bir hastalık değil. Bu sizin çocuğunuzu yetiştirme tarzınızla, onunla konuşma biçiminizle ya da onu yetiştirirken yaptığınız herhangi bir şeyle ilgili değil. Aslında bunun uzaktan yakından sizinle ilgili yok, çocuğunuz kendisi bir birey ve içindeki hisler de onun hisleri. Zamanı geldiğinde de o hisleriyle kendisi yüzleşecektir, benim gibi, birçok arkadaşım gibi, diğer bütün eşcinseller gibi.
Fotoğraf http://birthwithoutfearblog.com sitesinden alınmıştır.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Paylaş