August 14, 2013

Baslangıç ve bitis noktamız: Kazablanka

Beş saat sürer dedikleri yol tam 7 saat sürdü. Essaouira'dan Kazablanka'ya giderken otobüs Safi ve El Jadida'dan geçiyor. Fas'ta gördüğümüz tüm şehirlerin otobüs terminalleri tek kelimeyle berbat.,tam bir keşmekeş. Girmesi bir dert, çıkması ayrı bir dert. Bu iki şehre giriş çıkışlarımızın uzun sürmesinden ötürü yol epey bir uzadı ve haliyle çok can sıkıcı oldu. Fas'ta şehirlerarası ulaşımda en çok otobüs kullanılıyor ve otobüslerin de çok konforlu olduğu söylenemez. Yanınızda yastık, küçük bir battaniye gibi bir kaç şey bulundurmak yolculuğu biraz daha konforlu hale getirebilir, aklınızda olsun.

Öğleden sonra 3 civarı Kazablanka'ya ulaştık. neyse ki CTM otobüs firmasının şehir merkezinde kendi terminali varmış da otobüs istasyonuna gitmek zorunda kalmadığımız gibi şehrin göbeğine kadar gelerek taksi parası vermekten kurtulduk. CTM otobüs garında bulduğumuz wifi ile bir gün önceden rezervasyon yaptırdığımız otel buraya biraz ters olduğu için rezervasyonu iptal edip, bir kaç yüz metre ötedeki bir otelde rezervasyonumuzu yaptırdık. Kazablanka'da oteller Fas'ın diğer yerlerine göre daha pahalı, hele bir de rezervasyonu geldiğimiz gün yapınca konaklamaya epey bir para ödemiş olduk. Ancak yine de Türkiye ile kıyaslandığında otel fiyatları oldukça ekonomik Fas'ta. 

Kedi cenneti güzel Essaouira

Seyahatin altıncı günü sabahı yine erkenden uyanıp Essaouira'ya gitmek üzere otobüse bindik. Agadir'i gördükten sonra tıpkı onun gibi okyanus kıyısında olan Essaouira'nın da benzer bir şehir olacağını düşünüyorduk ama tabi ki yanıldık. Essaouira daha eski bir şehir, medina kısmı da oldukça kaotik ve bir o kadar renkli. Essaouira çok farklı, tarifi zor ama benim için Fas'ın ziyaret ettiğim yerleri arasında 1 numarası.

Önemli bir bilgi: Fas'ta yolun ne kadar süreceğine dair verdikleri bilgiyi dikkate alarak plan yapmayın. Çünkü 3 saatlik yol 4, 5 saat dedikleri yok 7 saat sürüyor. Biz de Agadir'den Essaouira'ya neredeyse 4 saatte ulaştık. Eski Medina'da rezervasyon yaptırdığımız otele eşyalarımızı bırakıp hemen çıktık. Ertesi gün Kazablanka'ya geçeceğimiz için münkün olduğunca çok yer görme derdindeydik.

Essaouira -yerelde Suveyra olarak söyleniyor- küçük bir şehir, öyle ki, akşama doğru benzer yerlerden geçmeye başladığımızı fark ettik. Duvarlarla çevrili eski kentin dışındaki yeni kentte görülmeye değer hiçbir şey yok. O yüzden en güzeli surların içindeki çarşılarda dolaşmak, şehrin dar sokaklarında kaybolmak ve eski şehrin güneyine doğru okyanus kıyısındaki surları ve duvarları takip ederek limana ve balık pazarına ulaşmak. Balık pazarı tarafı oldukça hareketli ve kalabalık. Eğer kokudan rahatsız olmazsanız vakit geçirmesi de gayet keyifli. Güzel fotoğraflar yakalamak için de çok fazla malzeme var.

Zorunlu istikamet Agadir

Agadir'e iner inmez bir otel bulmamız gerekiyordu. Bunun için otobüste turist görünümlü kişileri kesmeye başladık. en azından nerede kaldıklarını sorup fiyatlar konusunda bilgi sahibi olalım istedik. Ön koltuğumuzda oturan çiftin turist olup olamadığına bir türlü karar veremedik. Kadın çantasından haşlanmış yumurta çıkarıp yemeğe başlayınca olmadıklarına kanaat getirdik. Ancak indiğimizde ellerinde sırt çantalarını ve hasır şapkalarını görünce, tama turist bunlar, deyip kalacakları oteli sormak üzere yanlarına gittik. Evet kalacakları bir otel varmış, hem de kendi otelleri! Sörf okulları ve otelleri varmış, fiyatta anlaştık ve onların otelinde kalmak üzere yola koyulduk. Şehrin 15 km kadar uzağında Tamraght isimli köydeki otellerine gittik. Köy dediğime bakmayın siz, okyanus manzaralı bir yerleşim yeri burası. Okyanusu gören terastaki yan yana dizilmiş, küçük ama şirin odalardan birinde kaldık.

Sabah uyanıp kahvaltımızı yapar yapmaz otelden ayrıldık. Otelin sahibi çift bize Taghazoot isimli bir balıkçı köyünü ziyaret etmemizi önerdi. Biz de oraya gitmek üzere denize paralel uzanan yola çıktık. 5 km kadar uzaklıktaki köye otostop yaparak ulaştık. Küçük ama turistik bir balıkçı Taghazoot. Sahil boyunca sıralanmış Fas'a özgü balıkçı tekneleri, küçük kafeleri ve tabi adım başı sörf okulu ve sörf malzemesi satan dükkanlarla oldukça renkli ve şirin bir köy. Güzel bir plajı da var ve biz gittiğimizde öğlen olmasına rağmen oldukça kalabalıktı. Buralar Fas'ın sörf cenneti, zaten o kadar dalgalı okyanusta bundan daha güzel ne yapılır ki. Burada balık yememiz de önerildi ama henüz aç olmadığımız için herhangi bir restorana girmedik. Şöyle bir göz attığımız menülerden gördüğümüz üzere balık fiyatları 70 ila 120 dh arasında değişiyor. 

Atlas daglarını astık geldik cöllere



Fas'taki üçüncü günümüzün sabahında Marakeş'in kaosunu arkamızda bırakıp Atlas dağlarına tırmanmaya başladık. Önümüzde Zagora'ya kadar 360 kilometrelik bir yol uzanıyor. Eğer benim gibi çok virajlı yollarda midesi bulanan birisiyseniz işiniz zor. Zira yolun özellikle Ourzazate'ye kadar olan kısmı oldukça virajlı. Neyse ki manzara izlemek ve fotoğraf çekmek için sık sık durduk da ben tamamen kötüleşmeden temiz hava almış oldum. Eğer siz de benim gibi yüksekliği seven biriyseniz Atlas dağlarının size sunduğu manzaradan oldukça hoşnut kalacaksınız. Atlas dağının en yüksek noktasında durup ayaklarımızın altında az önce kıvrıla kıvrıla çıktığımız yolu, dağlarda sıralanmış berberi köylerini izlemek oldukça keyifli.


Yolda durduğumuz ve bir saat kadar dolaştığımız en eski berberi köylerinden birisi olan Ait bin haddou ise kesinlikle görülmeye değer bir yer. 1960'daki depremle hasar görmüş, bir çok insan başka şehirlere taşınmış. Şimdi Unesco'nun dünya mirası listesindeki bu köyde on hane yaşıyormuş. Gladyatör, Arabistanlı Lawrence gibi bir çok filme evsahipliği yapmış, hatta Game of Thrones'un 2012 yılındaki bölümlerinden bazıları da burada çekilmiş. Bu köyde zsman yüzlerce yıl öncesinde durmuş gibiydi, ta ki bir kaç çatıdaki güneş enerjisi panellerini görene kadar.

Marekeş dediğin bir büyük çarşı



Marakeş sabahına erkenden uyanıp vurduk kendimizi yollara. Bugün öğrendiğimiz ve pek şaşırdığımız bir bilgiyi paylaşmak isterim öncelikle. Bizim için ramazanın son günü olan bugünün Fas'lılar için de son gün olup olmadığı henüz belli değilmiş. Çünkü Ay'ın durumuna göre 29 gün ya da 30 gün olabiliyormuş ramazan ve bugünün son gün olup olmadığı da bugün Ay'ın tam olarak anlayamadığımız bir şekilde görünüp görünmemesine bağlıymış. Garip ama gerçek.


Sabah Jemaal-fna meydanındaki cafelerden birisinde kahvaltımızı yaptıktan sonra, benim için omlet, çay ve portakal suyu, Elçin için de kruvasan ve kahve şeklinde, Marakeş'in sokaklarına daldık. İlk hedefimiz olan Bahia sarayına doğru yöneldik. Telefondaki harita kusursuz olarak çalışmadığı için gördüğümüz bir haritanın önünde durup nerede olduğumuzu anlamaya çalışırken yanımıza gençten birisi yaklaştı. Biz dünden ağzımız yandığı için yardımını geri çevirdik ama rehber olmadığını para istemeyeceğini, üniversite öğrencisi olduğu için ingilizce pratik yapmak istediğini söyleyince yardımını kabul ettik. Bizi Bahia sarayına yakın bir çarşıya götürdü, yahudilerin alışveriş ettiği çarşıymış. Orada biraz oyalandıktan sonra rehberimize veda edip saraya gittik. Giriş için kişi başı 10 dh ödeyerek girdik. Uzun ve yeşil bir bahçenin içinden geçilerek girilen küçük çaplı saray duvarlarındaki çinileriyle görmeye değer. Bahia, parlaklık anlamına geliyormuş. Işığı güzeldi, belki de ondan bu ismi almıştır.

August 7, 2013

Uzun bir yolculukla İstanbul'dan Marakes'e


Sabah 09:50 uçağına binmek üzere Atatürk havalimanına vardım. Sabah olmasından mıdır nedir alışkın olmadığım bir şekilde hızlıca geçtim güvenlikten, çantamı bagaja verip Elçin'i beklemeye başladım. Gelir gelmez de pasaport kontrolünden geçip girdik içeri. Daha gireli bir kaç dakika olmuştu ki İzmir'de airbnb'den misafir ettiğimiz Tim'i gördüm. Oysa kendisi iki gündür İstanbul'daydı ama bir türlü denk getirip görüşememiştik. Dünya ne küçük! Onunla biiraz oturup sohbet ettikten sonra uçağımıza binmek üzere kapıya geçtik ve uçağın son binen yolcuları olarak koltuklarımıza kurulduk. 

July 25, 2013

Hakkını ararken tükenen tüketici

Bir ürün aldınız ve daha üzerinden bir ay bile geçmeden deforme oldu. Ne yaparsınız? Tabi ki 4077 sayılı Tüketici Haklarının Korunması Hakkındaki Kanun'a dayanarak hemen ürünü satın aldığınız mağazaya gider, değişim ya da iade için başvurursunuz. Peki oradan red yanıtı aldınız ancak hala ürünün kusurlu olduğunu ve haklı olduğunuzu düşünüyorsunuz. O zaman ne yaparsınız? Tüketici Hakları Hakem Heyeti'ne başvurursunuz. İşte tükenmeye başladığınız an!

Zaten sevdiğiniz/beğendiğiniz için aldığınız giysinizin tadını bile çıkaramadan incelenmesi için mağazaya geri götürdüğünüzde neredeyse bir ay yanıt için bekliyorsunuz. Ben de ayakkabının incelenmesinin sonucunu ancak 25 gün sonra alabildim. Reebok, ürünün bir üretim hatasından kaynaklı deforme olmadığına dair bir yazı tutuşturdu elime. Ben de tüketici hakları hakem heyeti'ne başvurmaya karar verdim. 

01.08.2003 tarihinde 25186 no'lu Resmi Gazete'de yayınlanan Tüketici Sorunları Hakem Heyetleri Yönetmeliği'nde de açıkça yazdığı gibi tüketicilere başvuru yapabilecekleri yer konusunda iki seçenek verilmiştir; tüketicinin mal veya hizmeti satın aldığı ya da tüketicinin ikametgahının bulunduğu yerdeki hakem heyeti. Ben de buna istinaden ürünü aldığım mağazanın bulunduğu yerdeki tüketici heyetine gittim. Öncesinde telefonla aradığım tüketici hakları derneği de (www.tukoder.org.tr) bana ürünü aldığım yerdeki heyete gidebileceğimi söylemişti. Ancak tabi ki burası Türkiye, hangi mevzuat uygulanıyor ki bu uygulansın, değil mi? Bana ikametgahımın bulunduğu yerdeki heyete gitmemi söylediler. Ben de kanun, mevzuat falan filan deyince başvurumu işleme aldılar ancak yine de şahsen gitmesem de posta yoluyla ikametgahımın bulunduğu yerdeki heyete göndermem gerektiğini söylediler. 

Bu sabah da Üsküdar Kaymakamlığı'nın içindeki Tüketici Hakları Hakem Heyeti'ne dilekçemi bizzat vermek üzere gittim. Benden evrakların fotokopisini çektirmemi istediler. Ayrıca kimlik fotokopisi de istediler. Yıl olmuş 2013, e-devlet diye hava atıyor devlet ama hala ota boka kimlik fotokopisi istemekten vazgeçmiyorlar. İstedikleri fotokopileri teslim edip başvurumu yaptım, 3 ay içinde belli olacakmış akibeti. 

Uzun lafın kısası tüketici olarak hakkını aramak insanı ömrünü tüketiyor. bürokrosi, kağıt işleri, oradan oraya paslamalar çok can sıkıcı. Zaten bir sürü para ödeyip aldığın üründen dolayı mağdur olman, firmanın ürünün değişimini/iadesini kabul etmemiş olması yetmiyor gibi, üstüne üstlük tüketicinin hakkını korumak için oluşturulmuş tüketici heyeti de seni kağıt bürokrasiyle yoruyor. Sen mevzuatı okuyup ona göre hareket ediyorsun ama mevzuat pratikte uygulanmıyor. 

Bu başvuru sürecini kısaca özetlemek gerekirse:

1. Öncelikle hakkını aramak için vaktin ve enerjin var mı, ona karar ver. Varsa,
2.İkametgahınızın bulunduğu Kaymakamlık binasının içerisindeki Tüketici Hakları Hakem Heyeti'ne başvurmanız gerekiyor.
3. Onlar sizi öylesine dinleyip şikayet formunu doldurdukları için formun şikayet kısmını bir okuyun, söylediğiniz önemli bir şeyi yazmamış olabilirler.
4. Başvuru yaparken faturanızı, firmanın size red yanıtını verdiği mektubu sunmanız gerekiyor.
5. Evrakların bir nüshasının fotokopilerini almayı unutmayın. Bu uygulamanın da her kaymakamlıkta farklı olabileceğini de aklın bir köşesinde tutmakta fayda var.
6. Her ihtimale karşı kimlik fotokopinizi yanınızda bulundurun. Devletimiz kağıdı sever!
7. Üç ay gibi uzun bir süre heyetten cevap gelmesini bekleyecek kadar sabırlı olun.  



July 21, 2013

Pazar günü Adalar'a kaç(ama)mak

İstanbul'da bir süre daha yaşadıktan sonra "Pazar günü İstanbul'da ne yapılmaz" başlıklı bir yazı kaleme alacağım muhakkak ve sanırım listenin bir numarasında da bu olacak: Pazar günü bir adaya gitmek, daha doğrusu gitmemek. 

Vapura binmeyi bekleyen Kınalıada tatilcileri
Geçen hafta pazar günü Burgazada'ya gitmeye karar verdik. Aslına bakacak olursanız, diğer adaları görünce yine de isabetli bir karar verdiğimizi düşünüyorum hala. Sabah 10:30 civarı Kabataş'taki adalar iskelesine gittiğimizde yollara kadar taşmış insan kalabalığını görünce biraz tırsmadım değil hani ama yine de şehir hatları vapuru yerine deniz otobüsünü kullanarak gitmeye karar verdik. Şehir hatları vapuruna göre daha insani bir kalabalıkla birlikte yola çıktık, şükür ki yolcuların çoğu Kınalıada'da indi. Sabahın o saatinde Kınalıada'nın sahili neredeyse doluydu. 

Burgazada nispeten daha az kalabalıktı. Vapurdan iner inmez vurduk kendimizi yollara, zaten bir avuç olan adayı şöylece bir dolaştık Özlem'le. Daha sonra yolda gördüğümüz ilk kişiye hangi plaja gidelim diye sorduk, o da bize Kalpazankaya plajını önerdi. Biraz dinlenmek ve bir çay içmek üzere oturduğumuz Cennet Bahçesi isimli cafedeki çocuk "orası çok uzak" dedi, ne kadar uzak olduğunu sorunca, 20 dakika kadar, dedi. Yok dedik, bize vız gelir o uzaklık. Gerçekten de hepi topu 1,5 km kadar yürüdükten sonra plaja vardık. Ancak plaja inen patikayı kapatmışlar ve zorunlu inişi Kalpazankaya restoranın içinden vermişler, ve tabi ki sürpriz değil, plaja giriş için bilet kesiyorlar, 5 TL istiyorlar. Pazar günümüz zehir olmasın diye tantanasını yapmayıp verdik, geçtik. Daha sonra öğrendik ki kimi vermiş kimi vermemiş, artık kimi tutturdularsa. 

Küçük ve taşlık bir plajı var Kalpazankaya'nın ama kenardaki ağaçların altında azıcık da olsa gölgede oturma ihtimali var. Biz şanslıydık, küçük bir gölgenin altına yerleşiverdik. Biraz kalabalık sayılır ama yine de denizi güzeldi şimdi hakkını yemeyeyim ama plajının taşlık olmasından ötürü bir türlü uzanamadım. Oysa ki en sevdiğim şeydir plajda uzanmak. Yine de güzel bir vakit geçirdik orada. Karnımız acıkınca yukarıdaki restorana çıktık ancak ilgisizliklerinden ve saatler sonrasına rezervasyonu yapılmış masalara bizi oturtmamalarından ötürü orada yemek yememeye karar verdik. Sabah çay içtiğimiz Cennet Bahçesi'ne gittik ve diğer restorana göre daha makul fiyatlarla karnımızı doyurduk, biramızı içtik. 

Yine küçük bir ada turu, biraz poğaca, biraz kek, bir kaç bardak çayla keyifli bir şekilde tamamladık gezmemizi.  adanın ne kadar kalabalık olduğunu dönüş yoluna geçince anladık. Daha havadar olması için şehir hatları vapuruyla gitmeye karar vermiştik, inanılmaz bir kalabalığın içinde "ay şurdaki gölgeye gidelim" diye diye ortalara kadar ilerledik de vapurda oturabilecek yer bulduk kendimize. 

Vapur, Kınalıada'ya yaklaştığında olayın vehametini kavradık. Kınalıada iskelesi bir toplama kampı görünümündeydi, İnsanlar sıkış tepiş zaten dolu olan vapurumuza binmeye çalıştılar. Nitekim hepsi bindi ve vapur bir mülteci teknesi görünümüne büründü, her katta insanlar yerlerde oturuyordu. Ancak bizim için asıl eziyet, bizim oturduğumuz tarafa gelen onlarca Arap turistin "ya lelli ya lelli" türküleri ve onların sesini bastırıp para kazanmaya çalışan vapur çalgıcıların kapışmasıyla oldu. Öyle bir gürültü vardı ki tarifi imkansız. Göbek atanlar, ayrı tellerden çalanlar, darbuka çalmayı bilemeyen darbukacının çıkardığı gürültü, günün bütün dinlenmişliğini üzerimizden alıp gitti. Özlem'i Kabataş'a gitmek üzere onlarla bırakıp kendimi Kadıköy'de vapurdan attım. 

Sonra düşününce Ada sakinleri için üzüldüm, kafalarını dinleyebilecekleri bir gün olan pazar günlerini nasıl mahvettiğimizi fark ettim ve bir daha hafta sonunda adalara gitmemeye karar verdim. Adaya gelen insanlar o kadar özensiz, o kadar dağınıklar ki büyük ihtimal Ada belediyesi sonraki iki gün adayı temizlemekle uğraşıyordır, ta ki bir sonraki istilaya kadar.

Velhasıl, Pazar günü, "hadi adaya kaçalım" derse bir arkadaşınız, kısaca "hadi ordan!" deyin ve kale almayın. Hadi bir eşeklik yapıp adalara gitmek üzere vapura binerseniz sakın ama sakın Kınalıada'da inmeyin. Bugün adada yaşayan bir arkadaşım, kalabalık yüzünden son vapura da binemeyip adada kalanlar olduğunu söyledi.

Çıkardığımız dersler:

Pazar günü herhangi bir adaya gitme.
Hadi gittiniz, dönüşte şehir hatları vapurunu kullanma.
Kalpazankaya restoranına oturma.
Yani kalpazankaya plajına gitmesen de bir şey kaybetmezsin.
Ada halkının "uzak" kavramına güvenme :)
Arap turistler fazla neşeli!



July 20, 2013

Sezen'im gökkusagı açtı

Bunca yıl bir türlü fırsatını bulup Sezen Aksu konserine gidemeyişimin bir sebebi varmış. Meğerse benim gitmem gereken konser tam da dün akşamki konsermiş.

Malum Sezen Aksu şarkılarıyla büyüdük bir çoğumuz, özellikle benim kuşağım. Taa çocukluğumdan bu yana her türlü duyguma bir karşılık bulmuşumdur Sezen'in şarkılarında. Hatırladığım, dilime dolana ilk şarkısı, henüz ilkokul sıralarındayım o zaman, "Sen Ağlama" şarkısıydı. Herkesin dilindeydi o sıralar. Ama Sezen Aksu'nun bendeki başlangıcı "Git" albümüdür. İlkokul son sınıftayken, sınıftaki kız arkadaşlarla ders çalışalım diye evde toplanır, Sezen Aksu'nun bu albümünü dinlerdik. Sonra kasetlerini almaya başladım zaten. Lise 2. sınıftayken çıkardığı "Gülümse" albümü ise CD olarak aldığım ilk albümü oldu ve haliyle yaşın da getirmiş olduğu bir enerjiyle "Hadi Bakalım" dolandı dilimize. Uzun lafın kısası 29 yıldır bilfiil Sezen Aksu dinleyicisi ve hayranıyım. Gelgelim, o kadar çok istememe rağmen bir türlü denk getiremiştim bir konserine gitmeyi. Düın akşam yılların arzusunu gerçekleştirdim ama beni kat be kat mutlu eden ise Sezen'in yaptığı sürprizler oldu. 

July 18, 2013

Portekiz'de ilk durak: Porto

Her zaman Portekiz'e gitmeyi hayal etmişimdir. Avrupa'nın güney batısının son noktası, okyanusa açılan kapısı. Hayalimi Haziran ayının 16'sında gerçekleştirebildim. Kopenhag'tan Lisbon'a yaklaşık 4 saatlik süren bir uçak yolculuğu sonrası. Hayal ettiğim gibi miydi? Hep birlikte görelim.

Lisbon'da 3 günlük bir konferansa katılacağım için, öncesindeki bir kaç günü değerlendirmek için iner inmez Porto'ya gitmeye karar verdim. Lisbon havaalanındaki metroya binip Oriente istasyonunda indim. Oriente aynı zamanda Lisbon'dan başka şehirlere ve İspanya'ya gidebileceğiniz büyük tren istasyonu. Metro istasyonu alt katında, oradan iki kat yukarıya çıkmak gerekiyor bilet gişelerine ulaşabilmek için. Bir üst katında da peronlar var. Lisbon'dan Porto'ya gidiş dönüş bilet için 42 € ödedim. Gidş dönüş olunca % 10 gibi bir indirim söz konusu. Ancak Lisbon -Porto hattında birden fazla tren şirketi çalıştığı için fiyatları birbirinden farklı. Ayrıca gideceğiniz tarih ve saati önceden kestirebiliyorsanız gitmeden önce internetten alabilir, daha ucuza yolculuk yapabilirsiniz. Ben havaalanından Oriente'ye gitmemin ne kadar süreceğini bilemediğimden alamadım. Dediğim gibi metroyla 3-4 durak, hemen orada oluyorsunuz. Tabi yine de uçağın rötar yapması gibi elde olmayan durumları da göz önünde bulundurmak gerekir.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Paylaş