February 13, 2013

Açılmak mı zor, açılmamak mı?


Geçtiğimiz aylarda yazdığım bir yazıda ailelerin neden çocuklarının eşcinsel olup olmadıklarını merak ettiklerini sormuştum. Bu yazıda da açılma açılmama durumuna eşcinseller tarafından bakalım istiyorum. Eşcinseller neden açılmak, yani cinsel yönelimlerini açıklamak isterler ya da neden bunu gizlenmeyi tercih ederler?
Öncelikle, bütün eşcinsellerin açılmak ya da açılmamak ikilemine düştüğünü söyleyemeyeceğimizin altını çizmekte fayda var. Zira bir çok eşcinsel kendi cinsel yönelimine heteroseksist düzenin içinden ve onun kavramlarını referans alarak baktığından ötürü bunu bir kimlik olarak görmeme eğilimindedir. Onlar için de, tıpkı heteroseksüellerin zihnindeki gibi bu, sadece cinsellikle ilgili bir şeydir ve cinsellik denilen şey de yatak odasında olur. Ötesi düz anlamıyla “ahlaksızlık”tır, kendini ifşa etmektir, kendini rezil etmektir. O yüzden, misal eşcinsel erkekler eşcinsel ilişkilerini bile “adam gibi” yaşamayı isterler, seviştikleri insanın da “adam gibi” olmasını beklerler. Ben (maalesef) eşcinsellerin büyük çoğunluğunun öyle ya da böyle bu kategoride yer aldıklarını düşünüyorum. Bu şekilde düşünenlerin de açılma kavramına çok sıcak bakmadıklarını biliyorum. Dolayısıyla cinsel yönelimine bu şekilde bakan insanlar için de eşcinsellikleri onbeş bilemediniz yirmi dakikada gizlice giderebilecekleri bir ihtiyaçtan ibarettir.
Bu insanları bir kenara bırakırsak elimizde cinsel yöneliminin sadece yatak odasından ibaret olmadığını, kendisini bir özne yapan özelliklerden birisi olduğunu bilen, bunun yansımalarının hayatın her alanına temas ettiğinin farkında olan, dahası cinsel yönelimin içinde bulunduğumuz şartlarda politik bir kimlik olduğunun ayırdında olan eşcinseller kalır. İşte bu eşcinseller hayatlarının bir noktasında açılmak ya da açılmamak arasında kalırlar. Buna karar verebilmek için birden çok faktörü göz önünde bulundurmak,uzun uzun olası sonuçlarını düşünmek, ölçmek, biçmek, iç hesaplaşmasını yapmak ve tüm bunların sonunda açılma kararı alınırsa onu uygulamaya koyması gerekir, ki o anda en kararlı olanının bile boğazına düğümleniverir sözcükler. Aynanın önünde ne kadar prova alınırsa alınsın, otobüste, işyerinde ya da yolda yürürken kaç kez senaryo kafada canlandırılırsa canlandırılsın o an gelince öylece kalıverir insan.
Bu kadar zordur açılmak. Önce ailesini düşünür insan. Ailesinin kültürel yapısını, sahip olduğu değerleri, inançlarını, eşcinselliğe bakış açısını. Sonra akrabalarını düşünür, konu komşuyu, içinde yaşadığı çevreyi, sadece selam verip geçtiği mahallenin esnafını bile düşünür. Herkesin ne tepki vereceğini tek tek ölçer. Çoğunu bilir aslında ama içinde bir “acaba”lık umut vardır yine de. Çünkü ne olursa olsun insan sevilmeye devam etmek ister, dışlanmamak ister, söylemeden önce onların gözünde neydiyse halen o kişi olduğunun bilinmesini ister.
Bu kadar zorken açılmak ve alacağı tepki aşağı yukarı belliyken insan halen neden açılmak ister? Belki kendine olan saygısından, belki yalan söylemekten bıktığından ya da iki farklı hayatı oynamaktan yorulduğundan, belki ailesinin ve toplumun kendisinden beklentilerini yerine getirmek istemediğinden belki de sadece ve sadece paylaşmak istediğinden. Çünkü aşık olduğunu paylaşamamak, belli edememek ne kötüdür. Diyelim belli ettin, daha da kötüsü ondan bahsederken karşı cinsten birisiymiş gibi bahsetmektir. İsmini soran olduğunda baş harfinden uygun bir isim türetirsin. Ayrılırsın, kimselere söyleyemezsiniz. Oysa mutluluk paylaşarak artmaz mı ya da üzüntü azalmaz mı paylaşarak? Kimsenin kendisine bunu yapmaya hakkı yoktur, kimsenin de birisine bunu yapmaya hakkı yoktur. İşte belki sadece buna isyan edersin ya da hepsine birden.
Tüm bu derinlemesine düşünme, ölçme-biçme işleminden sonra açılmaya karar verirseniz, zor bir yola girersiniz, orası kesin. Çünkü kendinizi anlatmak, kabul görmek zaman alacaktır. Zaman zaman pişman bile olabilirsiniz ama bu sizsiniz ve açılmak kimliğinize ve varoluşunuza sahip çıkmak demektir. En sevdiklerinizden bir şeyleri gizliyor olmak, türlü numaralar çevirmek için zaman harcamak herşeyin ötesinde odukça yorucudur. O yüzden açılınca üzerinizden bir yük kalkar. Üstelik sadece kendi üzerinizdeki yükü değil, açılamayan diğer bütün eşcinsellerin yükünü de biraz hafifletmiş olursunuz.
Tüm bu ölçüp biçme sonunda açılmama kararı alanların da haklı gerekçeleri vardır elbet. Yaşadığı ortam, ailesinin değerleri gibi az önce saydığım bir çok şey açılmaya uygun değildir. Zaten herkes de açılmak zorunda değildir. Sevdiğiniz bir insanın hastalanmasına sebep olacağınızı düşünüyorsanız ya da kendinize bir zarar verilebileceğini düşünüyorsanız açılmazsınız. Yine üzülürsünüz, yine yorulursunuz ama bu sizin kendinize saygınız olmadığını göstermez. Şartlar elvermez işte bazen. Çünkü karşı geldiğiniz bir anne baba ya da küçük çevreniz değil, koca bir kültürdür.
Evet, açılmak zordur. Yaşamayan bilemez, anlayamaz. Eşcinselseniz ve bunu sadece cinsellik olarak görmüyorsanız, bu ikilemi anlarsınız. Eşcinsel değilseniz, bilin ki yakınlarınızda bir yerlerde bu ikilemi yaşayan sevdikleriniz var ve siz düşüncelerinizi, eşcinselliğe bakış açınızı değiştirmediğiniz ve önyargılarınızı kırmadığınız sürece onlar bu ikilemin içinde kıvranarak ömürlerini tamamlayacaklar.
 Hiç kimsenin başka bir kimsenin varoluşuna müdahale etme ve onu bastırma yoluyla ona işkence etmeye hakkı yoktur, değil mi?   

February 12, 2013

Bir heteroseksüel olmak için ne kadar özenmek gerekir?


Geçen gün otobüste bir anne ve babanın 7-8 yaşlarındaki oğulları ile yaptıkları sohbet beni 30 yıl öncesine götürdü. Çünkü ben de 7-8 yaşlarımdayken annemin, babamın, komşu amcaların ya da teyzelerin beni aynı sohbetin içerisine çektiklerini hatırlıyorum.
Babası oğluna sınıfta hoşlandığı kız var mı diye sordu. Çocuk da, biraz da utanarak, omuzlarını silkti. Baba, “Hadi ama, erkek adamsın, vardır illa ki birisi”, dedi. 
Çocuk, “söylemem”, dedi.
O sırada anne girdi devreye, “Oğlum hadi söylesene babaya, hani geçen gün diyordun ya bir kız var ben ondan hoşlanıyorum, o da benden hoşlanıyor diye. Neydi adı bakim?”
Çocuk, “Ama biz onunla ayrıldık!”
Anne, “A-aa ne oldu ki? Hani ne güzel anlaşıyordunuz.”
Çocuk, “Çünkü o Kağan’la oynuyor artık hep”
Baba, “Aman boşver oğlum, kadın milleti böyle, ne istediklerini bilmezler. Benim aslan oğluma kız mı yok. Başkasını bulursun”
Anne, “Tabi canım, ne canlar yakacak benim yakışıklı oğlum”
İşte bu sohbet böyle sürüp giderken, ben yaklaşık 30 yıl öncesinde başlayan ve uzun bir süre devam eden benzer sohbetleri, daha doğrusu maruz bırakıldığım sohbetleri hatırladım. Utana sıkıla, anneme, babama, komşu amcaya, teyzeye, arkadaşlıktan öte başka bir his beslemediğim bir kaç ilkokul ya da ortaokul arkadaşımın ismini verdim hep. Çünkü kural böyleydi, sınıfta hoşlandığın bir kız olmalıydı illa ki. Düzen böyleydi, erkek çocuklar kız çocuklarından hoşlanırlardı. Daha 3-4 yaşından beri bunu böyle öğrendik, böyle bildik. Erkek çocuklar ve kız çocuklar birbirlerine aşık olurlardı, büyüyünce de evlenip anne baba olurlardı.
Bu ilişki biçiminin isminin heteroseksüel ilişki olduğunu da çok sonraları öğrendik. Zaten ortada başka bir “ilişki” olduğu varsayılmadığından kimse bu ilişkinin başına “heteroseksüel” sıfatı koymuyordu haliyle. Velhasıl, bana başka bir gönül ilişkisi türü olduğundan kimse söz etmedi, kimse bana “sınıfta hoşlandığın bir çocuk var mı?” diye sormadı. Ben de tıpkı diğer bütün erkek çocukları gibi yalnızca kızlara ilgi duymaya, kızlardan hoşlanmaya, kızlara aşık olmaya teşvik edildim ve fazlasıyla özendirildim.
Şimdi birilerinin eşcinsellik karşısında ürettikleri en büyük argüman, eşcinselliğin görünürlüğünün çocukların “özenerek eşcinsel” olabileceklerine dair iddia. Bu bir iddia ama aslı olmayan bir iddia. Öyle ya, eğer cinsel yönelim özenilerek kazanılıyor olsaydı, bunca teşvik ve özendirmeyle benim eşcinsel değil, heteroseksüel bir erkek olmam gerekirdi, hem de şu çok canlar yakan cinsten... Ama öyle olmadı, etrafımda kendime “rol model” olarak alabileceğim bir tane bile eşcinsel yokken, etrafım “hoşlandığın kız var mı?” diye sorarak beni hedefe şartlandıran insanlarla doluyken, üstelik heteroseksüel ilişkiden başka ilişki ihtimalleri olduğunu bile bilmezken içimde hep bu his vardı. Her zaman kendi cinsime ilgi duydum, kendi cinsimden hoşlandım. Bunun kabul edilebilir olmadığını bile bile, bunun yanlış olduğunu düşüne düşüne. Tıpkı diğer bütün eşcinsel erkeklerin ve eşcinsel kadınların düşündüğü gibi.
Bu yüzden siz ne yaparsanız yapın, ne kadar teşvik ederseniz edin, ne kadar özendirirseniz özendirin eğer oğlunuz/kızınız içinde sizin ihtimal vermediğiniz duygular taşıyorsa bunu değiştiremezseniz, onları heteroseksüel yapamazsınız. Tıpkı içinde heteroseksüel yönelimler olan birisini eşcinselliğe teşvik edemeyeceğiniz, özendiremeyeceğiniz gibi. Çünkü cinsel yönelim bu şekilde kazanılmıyor. Uykularınızın kaçmasına gerek yok, ne eşcinselliğin görünürlüğünün artması, ne LGBT derneklerinin kurulması, ne de bu köşede yazdıklarım sizin oğlunuzu ya da kızınızı özendiremez, olsa olsa kendileri gibi olmanın ayıp olmadığını, yanlış olmadığını ve de yalnız olmadıklarını fark ettirir ki bu da iyi bir şeydir. Özgüveni eksik bir çocuğunuz olsun istemezsiniz, değil mi?
Uzun lafın kısası sevgili anne-babalar, kabullenmesi zor biliyorum ama çocuğunuzun eşcinsel olma ihtimali var. Size duymayı istediğiniz cinsiyete ait isimler söylese bile. Bunu değiştirmek için de yapabileceğiniz bir şey yok. Zira bu sizin öğretebileceğiniz, dönüştürebileceğiniz bir durum ya da tedavi edilecek bir hastalık değil. Bu sizin çocuğunuzu yetiştirme tarzınızla, onunla konuşma biçiminizle ya da onu yetiştirirken yaptığınız herhangi bir şeyle ilgili değil. Aslında bunun uzaktan yakından sizinle ilgili yok, çocuğunuz kendisi bir birey ve içindeki hisler de onun hisleri. Zamanı geldiğinde de o hisleriyle kendisi yüzleşecektir, benim gibi, birçok arkadaşım gibi, diğer bütün eşcinseller gibi.
Fotoğraf http://birthwithoutfearblog.com sitesinden alınmıştır.

January 15, 2013

Eşcinsel olma potansiyelimi dürtmeyiniz lütfen ama!

Tutamadım kendimi, Ali Rıza Demircan'ın dediklerine dair bir kaç şey yazmaya karar verdim. Bilenler biliyor, bilmeyenler için de işte Demircan'ın ağzından çıkan yeni baklalar: 

"Eşcinseller demokratik, laik toplumun problemidir. Eğer İslam toplumu olsaydı o zaman gerekli bilgilendirmeler yapılırdı. Onlar doğuştan diyorlar, ama yanlışları var. Bilimadamı kisvesi altında konuşanlar konuları çarpıtıyorlar. Yüce Allah bizi kulluk denemesine tabi tuttuğu için güzellikler kodladığı gibi kötülükler de kodlamışlar. Her adamın cinayet işleme potansiyeli olduğu gibi eşcinsel olma potansiyeli de vardır."

Ali Rıza Demircan bundan 3 yıl önce de Pelin Batu ve Nagehan Alçı'nın sunduğu "Sınırsız" isimli programda eşcinsellikle ilgili epey bir döktürmüştü. O yazıyı okumak için burayı tıklayabilirsiniz. O zaman da eşcinselliğin ne kadar günah, psikolog ve psikiyatrların dediklerinin ne kadar temelsiz ve bilimsel geçerlilikten yoksun olduğunu söylemişti. O programda bir eşcinselin müslüman olamayacağını da söylemişti Demircan. Bu sefer, Allah'ın bizi denemek için güzellikler kadar kötülüklerde kodladığını söylüyor. Yani bir eşcinsel de pekala müslüman olabilir ama sınavda olduğumuz için bunu fiiliyata dökmemesi gerekir ki cennetin kapıları kendisine açılsın. 

Eşcinsellik demokratik toplumların ve laik toplumların mı sorunudur? Nereden baktığımıza ve sorunu ne olarak tanımladığımıza bağlı aslında bu. İslam ülkelerinde ve şeriatın hüküm sürdüğü ülkelerde bir insanın çıkıp ben eşcinselim demesi, kendi ölüm fermanını imzalaması gibi bir şey. Bu yüzden eşcinseller seslerini elbette dini referansların temel alınmadığı, dini hukuk kurallarının işlemediği laik ve demokratik toplumlarda çıkarabiliyorlar. Dolayısıyla demokratik ve laik toplumlarda eşcinsellik de tartışma konusu olup, gündeme gelebiliyor. eşcinselliğin çıkış kaynağını toplumun demokratik ve laik olmasına bağlamak gülünç duruma düşmekten başka bir şey değil.  Biliminsanı kisvesi altında konuşanlar kim bilmiyorum ama belki de psikolog ve psikiyatrlardır. Ne de olsa Demircan onların söylediklerini bilimsel bulmuyor. Oysa kendisi ne kadar somut şeyleri referans alarak konuşuyor!

Demircan'ın bu zırvalamasında beni en çok gülümseten "her adamın eşcinsel olma potansiyeli vardır" kısmı. Çünkü hemen bir cümle öncesinde söylediği, eşcinselliğin doğuştan olmadığı tezine aykırı bir şey bu söylediği. Nihayetinde Demircan'a göre bunu hepimizin içine Allah koyuyor. Ayrıca bu cümle, onun eşcinselliği bir eğilim olarak gördüğünü de gösteriyor, ancak fiiliyata dökülmemesi gereken bir eğilim. Demek kendisinin de gözü arada erkeklere kayıyor ki, böylesine bir savda bulunabiliyor. Hani derler ya "yoldan çıkarılmayacak heteroseksüel erkek yoktur" diye, demek ki doğruymuş. 

Ne dersiniz, Demircan üç yılda müslüman eşcinsel olamaz tezinden, herkesin içinde eşcinsel olma potansiyeli vardır tezine geldiğine göre, bir üç yıl sonra coming out mu yapacak?  

January 14, 2013

Nedir bu medyanın dilinden çektiğimiz?

Beğensek de beğenmesek de medya, ekonomik alandan toplumsal ve kültürel alana kadar toplumsal yaşamda her türlü konuya bir aktör olarak doğrudan katılan önemli bir güç, dolayısıyla toplumları etkileme, yönlendirme ve manipüle etme potansiyeli oldukça yüksek bir araçtır. Bu yüzden herhangi bir konu hakkında medyanın kullandığı dilin, toplumun düşünme biçimini, durumlar/olaylar/gruplar/kişiler hakkındaki tutumlarını ve yargılarını oluşturmada ya da pekiştirmede çok önemli bir araç olduğu artık herkesin hemfikir olduğu bir gerçeklik. Bunun en güzel örneği de aynı haberin farklı medya kuruluşları tarafından, sahip oldukları değerler ve inanışlar doğrultusunda çok farklı şekilde haberleştiriliyor olması. Beni bu yazıyı yazmaya iten de Radikal’in internet sayfasında 12 Ocak tarihinde yayınladığı bir habere attığı başlık
.
Yazının başlığı şöyle: İtalya’yı karıştıran karar: Müslüman babaya “Hayır”, lezbiyen çifte “Evet”

Başlığı gördüğünüzde, eğer çok farklı bir düşünme biçiminiz yoksa, aklınıza ilk gelen bir kişinin babalık hakkının sırf “müslüman” olduğu için elinden alındığı, öte yandan lezbiyen bir çifte annelik hakkının verildiğidir.
Hayır, tam olarak öyle değil. Durum özetle şu: Bir adam karısına çocuğunun gözleri önünde şiddet uyguluyor. Kadın boşanma davası açıyor. Mahkeme çocuğun velayetini annesine veriyor. Bu arada kadın tedavi gördüğü bir merkezdeki eğitmen bir kadınla ilişki kuruyor ve çocuğunu da alıp sevgilisiyle yaşamaya başlıyor. Adam da “gelişiminin homoseksüel ilişkinin yaşandığı bir ortamda olumsuz etkileneceği”gerekçesiyle oğlunun velayetini almak için dava açıyor ancak yargıtay bunun bilimsel bir temele dayanmadığını ve önyargıdan ibaret olduğunu savunarak davayı reddediyor.

Siz bu kararda babanın dini inancını görebildiniz mi? Ben göremedim. Eşcinsellerin çocuk sahibi olmalarının önünün açıldığına dair bir ipucu görebildiniz mi? Ben göremedim. Göremeyiz, çünkü ikisi de yok.

Ne var? Kocası tarafından şiddete uğramış bir kadın, bir lezbiyen ilişki, zaten bu ilişkiyi yaşayan kadınlardan birisine ait bir çocuk, bir itiraz ve itiraza verilen gayet güzel bir cevap. Bu koca herhangi bir dinden olabilir ve hatta inançsız da olabilir ki zaten davanın içeriğinde bu geçmiyor bile. Eşcinsel çiftlerin çocuk sahibi olabilmesi başka bir şeydir, bir annenin çocuğunu velayetini alması başka bir şeydir.

Bu haberin dili sorunludur, sorunlu olmasının ötesinde önyargıları beslemektedir. Öncelikle “Müslüman” kelimesinin altı çizilerek bir Avrupa ülkesinde yaşayan müslümanların sırf müslüman oldukları için haklarını elde edemedikleri, aynı zamanda şiddet uygulayanın müslüman olduğunun altının çizilmesi de müslüman erkeklerin şiddet uygulamaya daha eğilimli oldukları inancını pekiştirmektedir.

Lezbiyen ilişki yaşayan annenin “eski bir uyuşturucu bağımlısı” olduğunun altı çizilerek de eşcinsellerin yaşamlarının marjinal olduğu inancı pekiştirilmektedir.

Müslüman babaya “hayır”, lezbiyen çifte “evet” başlığıyla birbirinden alakasız iki şey kıyaslanarak, din ve eşcinsellik arasındaki ihtilaftan yararlanılmaya ve okuyanda şöyle bir “cık cık cık” çekme dürtüsü uyandırılmaya çalışıldığı da bariz bir şekilde ortada.

Peki neden? Çünkü karısına, çocuğunun gözü önünde şiddet uygulamış bir erkek, sırf “müslüman” olduğu için lezbiyen ilişki yaşayan kadından daha iyidir! Neden? Çünkü eşcinsellik ahlaksızlıktır. Neden? Çünkü eşcinsel ilişki yaşanan bir evde çocuğun gelişimi olumsuz etkilenir ama şiddete meyilli bir babanın evinde çocuğunun gelişimi olumsuz etkilenmez. Bunlar bu başlıktan bir çırpıda çıkarılabikecek sonuçlar. Daha detaylı bir analiz yapılsa daha neler çıkar kimbilir.

Evet, medya kuruluşları ya da medya çalışanları kendi inançları, kendi değerleri, kendi ahlakları doğrultusunda haber yaparlar. Haberin dilini olumlu kullanıp kullanmamak tamamen medya kuruluşlarının inisiyatifindedir.
Evet, bu haber doğrudan Radikal muhabirleri tarafından yapılmamıştır, doğrudan Radikal’in haberi de değildir ancak bu haberi olduğu gibi, bu önyargılı ve ürkütücü diliyle alarak Radikal de bu dili sahiplenmiştir. Dolayısıyla kullandığı bu dilden de sorumludur.

Radikal’in kısa bir süre önce“Barışın Dili” sloganıyla başlattığı girişim, bence Radikal’in medyanın dilinin ne kadar önemli olduğunu bildiğinin bir göstergesi. O halde “Barış” için gösterdiği bu özeni “ayrımcılık karşıtlığı” için de göstermesini beklemek çok mu olur?

Ben bir Radikal Blog yazarıyım, elimden geldiğince ve dilişmin döndüğünce Radikal Blog okurlarının eşcinsellik ve transseksüellik konularına başka bir açıdan bakmalarını, LGBT haklarını başka bir açıdan düşünmelerini amaçlayan yazılar yazmaya böylece homofobik ve transfobik tutumlarını sorgulatmaya çalışıyorum. Çünkü ben biliyorum ki LGBT’lere karşı önyargıların, olumsuz düşüncelerin, korkuların ve hatta nefretin arkasında eşcinselliğin ve transseksüelliğin ne olduğunun tam olarak bilinmemesi yatıyor.

Öte yandan yine biliyorum ki önyargılarından, homofobisinden, transfobisinden kurtulması, kullandığı dilin evrilmesi gereken yalnızca bir grup Radikal okuru değil. Farkında olarak ya da olmayarak, zaman zaman önyargıları besleyen, bir grup hakkındaki olumsuz düşünceleri pekiştiren bir haber dili kullanan ya da o şekilde kullanılmış bir dili olduğu gibi almakta sakınca görmeyen, sırf daha çok okunsun ve daha sansasyonel olsun diye içerikle alakasız başlıklar atan Radikal’in kendisi de bu dönüşümün hedef kitlesi içinde.

Radikal’i zaman zaman kullandığı bu dilden ve özensizliğinden dolayı eleştirmeme rağmen Radikal Blog’da yazmaya da devam ediyorum. Umuyorum ki benim ve diğer bir kaç arkadaşımın yazdıklarını Radikal muhabirleri de okusun. Okusunlar ki gelecekte böyle başlıklara sahip, önyargılarla doldurulmuş haberleri Radikal sayfalarında görmeyelim. Okusunlar ki çalıştıkları medya kuruluşu “ayrımcılık karşıtı dilin” de öncüsü olsun. Okusunlar ki bizler, eşcinseller ve transseksüeller, artık onların kullandığı bu dilin kurbanları olmayalım.

Merak edenler için bahsi geçen haberin linki:
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1116524&CategoryID=81

January 11, 2013

Eşcinsellik Batı'dan mı geldi?


Eşcinselliğin Batı icadı olduğu, bize de Batı’dan geldiğine dair ciddi inanışlar vardır. Eşcinsellik deyince ilk akla gelenin Antik Yunan olmasının etkisinin haricinde, bu inanma isteğinin temelinde elbette ki ataerkil düzenin gerektirdiği eil söylemin ve onun değerlerin payı büyüktür. Erkekliğin bu kadar yüceltildiği bizimki gibi toplumlarda eşcinselliğin var olageldiğinin kabul edilmesi bir nevi erkekliğe leke sürmek olacağı için “bizden değildir” diyerek reddetme yolu tercih edilir. Bu yüzden Türk toplumunda eşcinselliğin olmadığı, bunun Batı’dan gelmiş bir illet olduğu düşünülür ve söylenir. Böyle midir gerçekten? Elbette ki hayır, Türkiye’nin Doğu’suna şöyle göz ucuyla bile baktığımızda böyle olmadığını kolaylıkla görebiliriz. İşte size Doğu’dan bir kaç örnek.
 
 
Douglas Sanders, Kanada’da British Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden emekli bir profesör ve son on yıldır Asya’da eşcinsel birliktelikler üzerine araştırmalar yapıyor ve Tayland’da bir üniversitede misafir öğretim görevlisi olarak ders veriyor. ILGA Dünya Konferansı sırasında Sanders’in yaptığı bir sunuma katılma şansı buldum. Sanders, Asya’da hem cins birlikteliklerin varlığının antik ve orta çağ Hindistan’ından eski Çin’e ve Japonya’ya kadar uzandığını ve bunun çeşitli metinlerde kendisine yer bulduğunu belirtiyordu sunumunda. Çin’de erkekler ve kadınlar arası ilişkilerin edebi metinlerde yer alması M.Ö. 600 yılına kadar uzanmaktadır. M.Ö 2. Yüzyıl boyunca hüküm sürmüş Han Hanedanlığı dönemi erkek eşcinselliğinin yüceltildiği bir çok edebi metine imkan tanıyan bir yüz yıl olarak bilinmektedir. Ayrıca 15. Yüzyılda bir grup antolojistin erkek eşcinselliğinin yer aldığı metinleri bir araya getirdikleri Records of the Cut Sleeve isimli antoloji Çin’in iki bin yıllık kültürel tarihindeki eşcinsel ilişkilere ışık tutmaktadır.

Japonya’da da hemcins ilişkinin yazılı tarihi bin yıldan daha geriye kadar uzanmaktadır. Çin’in erkekler arası ilişkilerini konu alan edebi metinlerinden esinlenerek yazılan Japon hikayeleri ve şiirlerinde, shudo ya da nanshoku olarak tabir edilen erkekler arası aşk ve cinsellik konu edilmiştir. Samuray geleneğinde de erkekler arası ilişkiler kendisini göstermektedir.

Douglas, eski Hint geleneğinde de hemcins ilişkinin meşru bir ilişki olduğunu, Kama Sutra’nın Auparisthaka bölümünün de çoğunlukla eşcinsel ilişkilere ayrıldığını söylüyor. Bunun yanında Kanarak ve Khajuraho gibi Ortaçağ Hint döneminde inşa edilen tapınaklarda da lezbiyen ve gey homoerotik sahnelerinin yer aldığı oymalar ziyaretçilerini selamlıyor. Zaten Hinduizm, cinsel çeşitliliğe önem veren ve hemcins arzusunu da doğal bir arzu olarak gören bir felsefeye sahip. Bu yüzden Eski Hint döneminde gerek oymalarda ve heykellerde gerekse metinlerde hemcins arzusu ve ilişkisi “doğal” bir şekilde sunulduğu görülüyor.

Asya’nın geçmişine ışık tutan bu Hint, Çin ve Japon metinleri hemcinsler arası ilişkilerin binlerce yıldır Doğu’da var olduğunu gösteriyor. Daha yakına geldiğimizde ise İran’ın ve Arap dünyasının geleneklerinde hemcins ilişkinin var olduğunu, toplum tarafından hoş karşılandığını ve hamamlar, bazı eğlence yerleri gibi alanlarda rahatlıkla yaşandığını biliyoruz. Öyle ki Safevi Handedanlığı döneminde “Amrad Khane” denilen erkeklerin erkeklere hizmet etmek üzere çalıştıkları genelevler yasal olarak tanınmış ve hatta vergiye bağlanmış.

Çok kısaca sözünü ettiğim örnekler de gösteriyor ki eşcinselliğin Batı’dan geldiği falan yoktur. Aslında eşcinsellik herhangi bir yerden de gelmemiştir. Eşcinsellik zaten insanın yaşadığı her yerdedir. Bunun için herhangi bir milletten ya da kültürden olmak gerekmez.Doğu’sundan Batı’sına, Kuzey’inden Güney’ine dünyanın her yerinde binlerce yıldır var olagelmiştir.

Ancak gerçekten eşcinsellikle ilgili Batı’dan gelen bir şey vardır. Homofobi ve eşcinselliğin yasaklanması Batı’dan gelmiştir. Bakın, şu anda Asya’da ya da Afrika’da eşcinselliğin yasak olduğu, eşcinsellerin hapis ya da ölüm cezasına çarptırıldığı ülkelerin büyük çoğunluğu bir zamanlar Batı’nın, çoğunlukla da İngilizlerin sömürgesi olmuş topraklardır. Binlerce yıl cinsel çeşitliliği destekleyen, hemcinsler arası illişkileri de insana özgü arzulardan birisi olan gören Asya felsefesi, Asya ülkelerinin bir bir İngilizlerin himayesi altına girmeleriyle kültürel bozulmaya uğramışlardır. İslam dünyasında olduğu gibi Ortaçağ Avrupası’nda da 1533 yılına kadar dini referanslarla günah sayılan ve ayıplanan eşcinsellik, ilk kez 1533 yılında dini referansların dışında, bir kanunla suç olarak ilan edilmiştir. İngiltere Kralı VIII. Henry tarafından! Böylece eşcinsel edimler kanunen suş sayılmaya ve edimleri gerçekleştirenler de ölüm de dahil olmak üzere ağır cezalara çarptırılmaya başlanmıştır. Kısa bir sürede de bütün Avrupa’yı bu yasaklar kuşatmıştır. Geçtiğimiz yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa bu ayıbını düzeltmek üzere adımlar atmaya başlamıştır. İngiltere eşcinselliği ancak 1967 yılında suç olmaktan çıkarırken, eski sömürgelerinde yaşayan eşcinsel ve transseksüeller o dönemden kalma kanunların hala yürürlükte olmasından ötürü günümüzde dahi çeşitli şekillerde cezalandırılmaya devam edilmektedir.

Eşcinsellik sanıldığı gibi bir yerden gelmemiştir, bir topluma, bir kültüre, bir yaşayış biçimine ait bir olgu değildir. Murat Bardakçı, Osmanlı’da Seks isimli kitabında bu toprakların “eşcinsellik batıdan gelmiştir” türküsünün gerçeği yansıtmadığını söylerken, eşcinselliğin batıdan gelen bir kavram ya da alışkanlık değil aksine Batılılaşmayla birlikte “utanılan” ve “saklanan” bir eğilim haline dönüşen bir gerçeklik olduğunu belirtmektedir. Evet, bu topraklarda da tıpkı Doğu’da olduğu gibi, tıpkı Batı’da olduğu gibi, tıpkı dünyanın insanların yaşadığı her bölgesinde olduğu gibi eşcinsellik hep vardı ve var olmaya da devam ediyor. Bunun için coğrafi bir kaynak aramaya da gerek yok, bu eğilim bizim kendi içimizde ve biz her neredeysek eşcinsellik de o coğrafyada.

Yararlanılan Kaynaklar:
Gregory Woods, A History of Gay Literature,Yale University Press: 1999
Byrne Fone, Homophobia, Picador:2000
Douglas Sanders, Same-Sex Marriage in Asia, Konferans sunumu, 15 Aralık 2012,
Murat Bardakçı, Osmanlı’da Seks, İnkilap:2005

January 10, 2013

Sokak hayvanlarının çilesi bitmiyor


Sokakta yaşayan hayvanlar bir çok tehditle karşı karşıyalar. En önemli sorunları da açlık ve susuzluk. Ancak sokak hayvanları için belki de en büyük tehdit insanlar. Sokakta yaşayan hayvanlar sıklıkla insanların şiddetine maruz kalıyorlar, sakat bırakılıyorlar, öldürülüyorlar, tecavüze uğruyorlar. Onları koruyan ve sahip çıkan insan sayısı ise Türkiye’nin nüfusuyla kıyaslandığında yok denecek kadar az. Oysa ki onların yaşam alanlarını muhteşem şehirleşmelerimizle birlikte bizler daralttık, onların yemek bulamamalarının, su kaynaklarına ulaşamamalarının sebebi bizleriz. Doğrudan olmasa da dolaylı yoldan ölümlerine sebep olanlar da bizleriz. Nasıl mı? Örneğin çöpe attığımız kırılmış bardak ve tabaklarımız çöp bidonlarında yemek arayan kedi ve köpeklerin yaralanmalarına ve bazen de ölmelerine sebep oluyor. Arabalarıyla, kazada olsa, çarpıp kaçan ve çarptığı hayvanı ölümle başbaşa bırakan da yine insanlar. Dolayısıyla sokak hayvanları aslında ne çekiyorlarsa insandan ve insanların yaptıklarından çekiyorlar.

December 31, 2012

Wish List 2013


2012 yılını hayatımın en kötü yıllarından birisi olarak ilan etmemde hiç bir sakınca yok sanırım. Çünkü terslik üstüne tersilk geldi. Hemen hemen hiçbir şey istediğim gibi gitmedi. 2012 yılına girerken dilediğim 13 şeyin de ancak 5 tanesi gerçekleşti ki onlardan ikisi doğrudan kendi hayatımla ilgili değil. Uğursuz sayıda bir liste yaptığım içindir belki. Bakın, neler dilemişim 2012 yılından, neler olmamış:

-Tezi bitirmek (Yıl içinde teze başladım, bitmedi ama bitmek üzere)
- Kazancımın daha iyi olacağı bir işe sahip olmak (olmadığı gibi işsiz kaldım)
+ Daha önce gitmediğim bir ülkeye seyahat etmek (Makedonya’ya gittik Bahadır’la birlikte)
- Bir Yunan adasında 3-4 günlük kısa bir tatil yapmak (nerdeee!)
- Hasta olmamak (hayatımın ilk ve korkunç böbrek taşı ağrısını yaşadım bu yıl)
- Mutlu olmak ve de bol bol gülmek (hayatta da hep gülünüp mutlu olunmuyor ki)
- Göbeğimin bir iki kilosundan kurtulmak (aynen duruyor)
+ Alışveriş yapmak (fena değildi bak bu)
+ Ipad almak (Ipad olmasa da bir tablet bilgisayar aldım)
+ Anıl'ın işe devam etmesi ve de üniversiteyi kazanması (%100 gerçekleşti)
+ Bahadır'ın okula ilgisinin sönmemesi (şaşırtıcı ama halen devam ediyorJ)
- Tokat'a gidip Serapları görmek (onlar buraya gelmesini 2020 wish listine ekleyeceğim)
- Ezgi ve Elçin!in İzmir'e bizi ziyarete gelmesi (Ezgi geldi ama Elçin gelmedi)

2012 yılına daha iyi gelire sahip olduğum bir iş umuduyla girmiştim ama yılın büyük bölümünü kıt kanaat geçirmek zorunda kaldım. Yılın ilk 3 ayı kabus gibiydi çünkü çalıştığı iş yerinde ciddi sorunlar yaşandı, aslında mobbing’e uğradım ama kendimi anlatamadım bir türlü. Sonunda proje bitti de hayatımın en kabus iş yerinden kurtuldum. Yaz ayı fena geçmiyordu ki doğum günümün iki gün sonrasında bir barın bodyguardlarının saldırısına uğradım. Hayatımda ilk kez başıma böyle absürd bir şey geldi, haliyle hem fiziken hem de ruhen canım yandı. Bu da tam yılın ortasında en tavan mutsuzluğum oldu. Tam iyileştim derken ikinci darbe geldi. Bir hafta süren bir böbrek ağrısı hayatımı zindan etti. Velhasıl Ağustos ayı kabus gibi bir aydı. Sonrasında da “evimden çık, oğlum evlenecek” krizine giren evsahibimle tatsız şeyler yaşadık, neticede bir de taşınma yaşandı bu parasızlığın ortasında. Ondan sonra yine olağan çizgisine geldi hayatım ama yıl sonu itibariyle halen tam zamanlı bir işim olmadığı için teorik olarak işsiz sayıyorum kendimi. 2012’nin bu son günleri aynı zamanda İzmir’deki son günlerim de. Çünkü İstanbul’a taşınıyorum. İki yıl şans verdim İzmir’e ama o bana vermedi. Anlayacağınız büyük bir değişiklikle girmeye hazırlanıyorum yeni yıla. Umarım 2013 yılı bu yıldan daha iyi, saha sağlıklı, daha umutlu, daha varlıklı, daha neşeli, daha çok gezmeli, daha çko eğlenmeli bir yıl olacak.

İyi şeyler de oldu tabi ki 2012 yılında. Misal bir insan hakları araştırma bursu kazandım. Hayatımın ilk alan araştırmasını yaptım, sonuçlarını analiz ettim ve bitirip teslim ettim. Onun dışında hiç beklemediğim bir şekilde bir yurtdışı seyahati gerçekleştirdim yılın son ayında. Daha önce katıldığım bir eğitimin değerlendirme toplantısı için İsveç’e davet edildim. Ayrıca ILGA Dünya Konferansı’na da katıldım. Hayatın rutininden sekiz günlüğüne uzaklaşma şansı buldum böylece. Bu blog haricinde bir de Radikal Blog’a yazmaya başladım. Oradaki bir yazımdan dolayı İMC TV’de yayınlanan Mor Bülten’den davet alıp “açılmak” üzerine kısa bir söyleşi yaptım. Tabi ki yılın Bahadır’la gerçekleştirdiğimiz tek seyahati olan Makedonya tatili de yılın güzel şeyleri arasındaki yerini aldı. Anıl’ın iniversiteyi kazanması da çok istediğim ve gerçekleştiğine oldukça mutlu olduğum bir olaydı.

Gelelim 2013 yılından beklentilerime. Geçen yılki listenin gerçekleşme oranının % 38’de kaldığını düşünürsek çok da yüksek tutmamam lazım beklentileri ama sonuçta bunun adı wish list. İnsanın her istediğin olmadığını öğrendim nihayetinde. O yüzden yine umudumu yüksek tutarak barışın geldiği, kimselerin toprak, bayrak, milliyet uğruna ölmediği, kimsenin nefret cinayetine kurban gitmediği gibi ütopik dilerlerimle birlikte, sıhhat, mutluluk, refah, heyecan gibi şeylerin eksik olmamasını diliyorum önümüzdeki yıl. Bir de şöyle daha özel dileklerim var ki gerçekleşirlerse pek bir mutlu olacağım:

-Tezi teslim etmek ve mezun olmak (kesin olacak. Evet, evet)
- Sosyoloji bölümünü bitirmek ve diplomamı almak (N’apıcaksam)
- İstanbul’da ikinci bir iş bulmak ve böylece hayatımı stabil duruma getirmek
- Bu yıldan daha iyi, beni İstanbul’da yaşatacak kadar gelir sahibi olmak
- Araştırma sonuçlarını bir makale olarak akademik bir dergide yayınlatmak
- Fas’a gitmek (Birikmiş millerimle Ağustos ayını biletimi aldım bile)
- Arjantin’e gitmek (neden olmasın?)
- Merkezi sistem ısıtması olan bir evde yaşamak
- Bahadır’ın başvuru süresini kaçırmayıp Polonya’ya Erasmus’a gitmesi
- Yeniden böbrek ağrısı çekmemek
- Bana saldıran kişiye açtığım davanın sonuçlanması ve hak ettiği cezayı çekmesi
- Iphone almak
- Yeni bir fotoğraf makinesi ve lens almak
- Yeni bir bisiklet almak

Herkese dileklerinin ve beklentilerinin gereçkleşeceği güzel bir yıl diliyorum.   

December 28, 2012

Enkazdan müzeye: Vasa

Stockholm'de en beğendiğim müzelerden birisi Vasa Müzesi. Müze ismini içindeki devasa savaş gemisinden alıyor. Bu savaş gemisi Baltık Denizi'nin kontrolünü Polonya'dan almak isteyen İsveç Kralı Gustavus Adolphus'un isteğiyle 1626 yılında inşa edilmeye başlanmış. İsveç'in sahip olduğu en büyük savaş gemisi olması planlanan bu geminin yapımı Hollandalı gemi inşa mühendisinin yönetiminde gerçekleşmiş ve Adolphus'un da acele ettirmesiyle 2 yılda tamamlanmış.

Gemi büyük bir törenle 10 Ağustos 1628 yılında sulara bırakılmış ancak geminin su üzerinde ancak 20 dakika kalabilmiş. Kıyıdan 120 metre açıkta insanların şaşkın bakışları arasında 32 metre derinliğe gömülmüş. Büyük umutlarla inşa edilen geminin bu kadar çabuk sürede batmasına bir suçlu aramaya girişilmiş. Yapılan araştırmalar sonucunda da geminin batmasına neden olan şeyin geminin üst güvertesine yakın koyulan ağır toplar olduğu ortaya çıkmış. Geminin alt kısmının hafifliğine karşın geminin üst kısmının her iki yanına yerleştirilmiş 48 topun ağırlığı geminin yan yatıp batmasına neden olmuş. Küçük bir mühendislik hatası devasa gemiyi sulara gömmüş. 

Gemi tam 333 yıl Stockholm açıklarında denizin dibinde yatmış. 1959 yılında başlayan çalışmalar sonucunda da 1961 yılında geminin enkazı su yüzüne çıkarılmış. Onarılmış ve şu andaki müze inşa edilene kadar da 1988 yılına kadar geçici bir yerde tutulmuş. 1988 yılında da şimdiki yerine taşınmış. Müzeye girdiğiniz anda bütün heybetiyle sizi karşılayan geminin haricinde, gemiden kurtarılan malzemeler, insan iskeletleri de müze içerisinde sergileniyor. Ben ilk kez 2007 yılında gezmiş ve hayran kalmıştım. Bu seferki gidişimde ise asla unutmayacağım bir tecrübe yaşadım. ILGA Konferansı'nın bir akşam yemeği Vasa Müzesi'ndeydi. Vasa Müzesi bizim için kapatılmıştı ve geminin ön tarafının etrafına kurulmuş masalarda şarap ve güzel yemekler eşliğinde unutulmayacak bir gece geçirdik. Eğer yolunuz Stockholm'e düşerse Vasa'yı ziyaret etmeden dönmeyin.  

December 24, 2012

Orada bir basbakan var uzakta


Orada bir başbakan var uzakta ve o başbakanın ismi Fredrik Reinfeldt. 2003 yılından beri Ilımlı Muhafazakar Parti’nin başkanı ve 2006 yılından bu yana da İsveç Başbakanı olarak görev yapıyor. Nedir benim Fredrik Reinfeldt’ten bahsetmemin nedeni? Anlatayım.

ILGA’nın 26. Uluslararası konferansına katılmak üzere Stockholm’deydim son bir haftadır. ILGA, gey, lezbiyen, transseksüel ve interseks örgütlerinin bir araya geldiği uluslararası bir oluşum. İki yılda bir dünyanın dört bir yanındaki üyelerinin temsilcilerini bir araya getiriyor. BU iki yılda bir yapılan konferansta LGBT hakları konusunda çeşitli paneller ve atölyeler düzenleniyor, oluşumun yapısı tartışılıyor, tüzük güncellemeleri yapılıyor ve yeni yönetim kurulu seçiliyor. Ancak bu konferansın en önemli işlevi elbette LGBT hakları alanında çalışan sivil toplum kuruluşları arasında bir ağ oluşturulmasını sağlamak ki bunu da çok güzel yerine getiriyor. Bu yılki konferansa tam 100 ülkeden 450 temsilcinin katıldığını düşünürsek nasıl küresel bir iletişim ağı oluşturma imkanının olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil.

Konferans bu yıl İsveç’in başkenti Stokholm’de gerçekleşti ve şu ana kadarki en büyük katılım ve en çok burslu katılım rekorunun kırılmasının yanında başka bir ilk daha yaşandı: 1979 yılında Amsterdam’da gerçekleştirilen konferanstan bu yana, ilk kez konferansın yapıldığı ülkenin başbakanı toplantının açılış konuşmasını yaptı. Bu ilkin İsveç’te gerçekleşmesi şaşırtıcı mı? Elbette ki hayır çünkü İsveç LGBT hakları konusunda oldukça ileri bir noktada duran bir ülke. Kısaca İsveç’in LGBT hakları konusunda attığı adımları paylaşarak ne demek istediğimi somutlaştırmak isterim. İsveç 1944 yılında eşcinselliği yasallaştırmış, 1979 yılında ise eşcinselliği hastalık listesinden çıkarmıştır. 1972 yılında Avrupa’da transseksüellere cinsiyet düzeltme operasyonu hakkını tanıyan ilk ülke olmuştur. 1987 yılında anayasasını değiştirerek cinsel yönelime bağlı ayrımcılığı yasaklamış, eşcinsellere karşı nefret söylemini de içeren ayrımcılık karşıtı yasayı yürürlüğe koymuştur. 1988 yılında eşcinsel birliktelikleri tanımış, 1995 yılında Danimarka’nın ardından eşcinsel çiftlerin birlikteliklerini kayıt altına alabilmelerine olanak sağlayan dünyanın ikinci ülkesi olmuş, 2003 yılında ise eşcinsel çiftlere evlat edinme hakkını vermiştir. 1 Mayıs 2009 yılında yaptığı yasal düzenlemeyle de evlilik kurumunu cinsiyetler arası ilişkiyi gözetmeksizin herkesin kullanımına açarak evlilik eşitliğini sağlamıştır. Ayrıca yapılan kamuoyu araştırmaları da İsveç toplumunun eşcinsellik konusunda en açık görüşlü ülkelerden birisi olduğunu göstermektedir.

Hal böyle olunca da bir başbakanın ILGA Konferansı’nın açılışında konuşma yapması İsveç’e nasip olması çok sürpriz bir gelişme değil. Neler söyledi İsveç Başbakanı Fredrik Reinfeldt? Öncelikle LGBT haklarının insan hakları olduğunun altını çizdi. Kimsenin cinsel yöneliminden ya da cinsiyet kimliğinden ötürü ayrımcılığa uğramadığı bir ülke olmak için çalıştıklarını ve çalışmaya devam edeceklerini söyledi. Diğer ülkeleri LGBT vatandaşlarının haklarını korumak için yasal düzenlemeler yapmaya çağırdı. Ancak LGBT hakları konusunda ne kadar ileri bir ülke olsalar da halen çok çalışmaları gerektiğinin altını önemle çizdi. Toplantıdan iki hafta önce ailesine açılmasının ardından babası tarafından evden kovulan ve bu olay sonucunda da intihar eden 15 yaşındaki genci anarak “tek bir kişinin dahi cinsel yönelimi ya da cinsiyet kimliğinden ötürü ayrımcılık görmediği ve her bir bireyin tam anlamıyla güvende olduğu bir ülke olana kadar çalışmaya devam edeceğiz” dedi. Konuşmasının bana göre en can alıcı ve önemli noktası da burasıydı.

Ben de dahil yüzlerce insan için kendi ülkesinde gerçekleşme ihtimali uzak bir hayali İsveç Başbakanı gerçekleştirdi. Politikacıların, yasa yapıcı ve uygulayıcılarının insan haklarına gösterdiği hassasiyet ve önem o ülkede yaşayan ve farklı nedenlerden ötürü ayrımcılığa uğrayan insanların mağduriyetlerinin giderilmesi açısından çok önemli. Çünkü bir topluluktan gelen talebi duyup duymamak, gelen talep doğrultusunda yeni düzenlemeler yapıp yapmamak tamamen hükümetlerin elinde. Hükümetler hak talep eden grupların taleplerini duyup, haklarını iyileştirmek için adımlar attıkça da toplumun genelinin düşünme ve kavrama biçimi de değişiyor. Yoksa Türkiye’de yapıldığı gibi konu LGBT haklarına geldiğinde “toplum buna hazır değil” diyerek kestirip atmak işin en kolayı. Hazır olmayan gerçekten toplum mu? Bakın bu toplumun hazır olmama argümanı 2005 yılında İspanya’da eşcinsel evliliklerin yasallaşması öncesindeki tartışmalarda oldukça gündeme getirilmişti. Hatta İspanya, yüzbinlerce kişinin katıldığı eşcinsel evlilik karşıtı protestolara bile sahne olmuştur. O zamanın başbakanı Zapatero ise medyanın toplumun hazır olmadığı yönündeki sorularına, insan haklarını iyileştirmek ve hakların herkes tarafından kullanılmasını sağlamak için toplumun hazır olmasını bekleyemeyeceklerini söyleyerek, kendilerinin insan haklarını iyileştirmek için bu görevlere geldiklerini ve sadece bu görevi yerine getirdiklerini, toplumun da zamanla bu düzenlemeleri sindireceği şeklinde yanıt vermişti. Evet, insanın insan onuruna yaraşır ve eşit yaşamasının sağlanması için toplumun hazır olması gerekmiyor. Temel haklar herkes içindir ve hükümetler bunları uygulamakla yükümlüdür.

İşte bu yüzden Zapatero gibi, Reinfeldt gibi, Arjantin başkanı Kirchner gibi politikacıların varlığı herkes gibi LGBT bireylerin de eşit vatandaşlar olabilmeleri ve ayrımcılıkla karşılaşmamaları için önem arz ediyor. Türkiye gibi insan haklarına pek önem verilmeyen bir ülkenin de bir gün toplum adına karar vermeyi seçmek yerine gerçekten insan hakları için mücadele edecek bir başbakanı ya da cumhurbaşkanı olur mu bilmem ama öyle birisine ihtiyacımız olduğu kesin. Nihayetinde böyle başbakanlar ve başkanlar var dünyanın çok da uzak olmayan yerlerinde, bizde neden olmasın?

Ağzına sağlık Reinfeldt!  

Yazı 18.12.2012 tarihinde Radikal Blog'da yayınlanmıştır. 

December 20, 2012

ILGA Dünya Konferansı'ndan notlar


ILGA, 1978 yılında kurulan ve LGBTI örgütlerinin dünya çapında üye olduğu bir çatı örgüt vazifesi gören bir oluşum. İlk kez 1979 yılında Amsterdam’da bir araya gelen örgütler düzenli olarak iki yılda bir farklı bir şehirde bir araya geliyor. 26.  ILGA Dünya Konferansı ise 12-16 Aralık tarihlerinde İsveç’in başkenti Stockholm’de gerçekleşti. Bu yıl, SIDA (İsveç Uluslararası Gelişme Ortaklığı Ajansı)’nın verdiği mali desteğin de etkisiyle şu ana kadar gerçekleştirilmiş en kalabalık dünya konferansı gerçekleştirildi. Dünyanın 100 ülkesinden 450 kişi konferansa katıldı, üstelik bunların 250 tanesi burslu olarak, yani tüm masrafları ILGA tarafından karşılanarak toplantıyı izleme şansı buldular. Ben de daha önce 2008 yılında katıldığım ve yine SIDA’nın organize ettiği LGBT İnsan Hakları Eğitiminin değerlendirme toplantısı için SIDA tarafından davet edildim. Bu toplantı ILGA Dünya Konfransı’nın hemen öncesinde yer aldığı için ILGA’ya da katılabileceğim söylendiğinde hiç tereddüt etmeden kabul ettim. Bu katıldığım ikinci dünya konferansı oldu. İlkine 2006 yılında Cenevre’de katılmıştım ve onunla kıyaslandığında gerçekten çok büyük bir konferans olduğunu söylemeliyim. Ben gerek ILGA dünya olsun gerekse ILGA Avrupa toplantıları olsun, o ortamda bulunmayı seviyorum. Çok farklı kuruluşları temsil eden insanlarla tanışma imkanı bulup dahası farklı deneyimleri dinleme şansı buluyor insan. LGBTI örgütler arasında uluslararası bir ağ kurma kapsamında ILGA’nın varlığını da, düzenlediği bu toplantıları da çok önemli olduğunu düşünüyorum.
  
ILGA Dünya örgütlenmesinin yanında ayrıca bölgesel olarak, daha doğrusu kıtalar temelinde de örgütleniyor. Türkiye’den LGBT örgütler ILGA-Avrupa üyesi ve bu yüzden genellikle ILGA-Avrupa toplantılarını takip ediyoruz. Çünkü bulunduğumuz coğrafya gereği Avrupa kıtasına dahil ediliyoruz. ILGA Dünya konferansının başladığı gün de bölgesel toplantılar yapılıyor. Ben de Bu sefer bir değişiklik yaparak ILGA-Asya toplantısına katıldım. Az önce sözünü ettiğim eğitimde Hindistan, Nepal, Bangladeş, Pakistan, Sri Lanka gibi güneydoğu Asya bölgesine dahil katılımcılarda vardı ve açıkçası Asya’daki LGBT haklarının durumuyla ilgili bilgi dağarcığımı o toplantının katılımcıları arttırmıştı.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Paylaş