February 7, 2020

Colonia del Sacramento'da bir gün


Buenos Aires'teyken yakınlarda günübirlik nereye gidebilirim diye bakınırken karşıma çıkan Colonia Del Sacramento, yüzlerce yıllık taş sokaklarıyla ve kırmızı renkle boyanmış evleriyle bana gel diye seslenmişti. Bu yüzden ilk gördüğüm anda gitmeyi kafaya koymuştum çünkü Montevideo'ya günübirlik gitmek çok yorucu olacaktı ve maalesef Uruguay'a ayıracak iki günüm de yoktu. Bu yüzden Uruguay topaklarında geçirdiğim vakit bir arkadaş bakıp çıkacağım kıvamında oldu, sabah girdim akşam döndüm.

Buenos Aires'te bulunduğum süre içinde hangi gün gideceğime önceden karar vermediğim için feribot biletini de ancak bir gün önce aldım. İki firma var Buenos Aires ve Colonia Del Sacramento arasında çalışan, Buquebus ve Colonia Express, saatleri birbirine yakın, fiyatları da. Ben o an için daha uygun fiatlı olan Buquebus firmasından aldım biletimi gidiş dönüş 57 usd ödeyerek (önceden almış olsam 40 usd'ye alabilirdim)


21 Ocak 2020 /  Sabah erkenden kalkıp kaldığım semtten limana doğru giden otobüse bindim, yaklaşık 35 dakika sonra da limana vardım. Uluslararası çıkış yapacağınız için en az 2 saat önceden limanda bulunmanız tavsiye ediliyor, ben gittiğimde 1,5 saat vardı kalkışa ve çok erken gittiğimi fark ettim. Liman terminali çok küçük ve işlemler çok hızlı gerçekleşiyor. O yüzden o kadar da erken gitmeye gerek yok. Sabah kahvaltınızı mümkünse şehirde yapın çünkü limanda sadece croissant  ve çay/kahve alabiliyorsunuz ve tahmin edeceğiniz üzere pahalı, neden? Çünkü orası bir uluslararası terminal, havalananı olmasa da.

İçinde kafesi, geniş oturma alanları ve iki katlı bir duty free  bile olan bu devasa gemi bizi vaktinde alıp tam planlandığı gibi 1 saat 15 dakika sonra Colonia del Sacramento limanına bıraktı. Burada da çıkış işlemi uzun sürmedi, 10 saat sonra Uruguay'dan çıkış damgası vurulacak pasaportuma giriş damgasını vurdurup geçtim. Bu arada Uruguay da bir çok Güney Amerika ülkesi gibi Türkiye pasaportuna vize istemiyor. Ne büyük bir lükstü bu tatil boyunca, anlatamam.

February 3, 2020

Hola Buenos Aires

19 Ocak 2020 /  Buenos Aires Ezeize Uluslararası havalimanına sabah 9'a doğru indik. Şehir merkezine toplu taşımayla da gidilebiliyor ancak onca yorgunluğun üzerine bir kaç aktarma yapacağım bir toplu taşıma silsilesini çekmek istemediğimden seyahatin ilerleyen günlerinde de sıklıkla kullanacağım Uber'i tercih ettim. Neyse ki havaalanının ücretsiz interneti havaalanı dışında, otoparkların oraya kadar çekiyor da Uber'le buluşma konusunda bir sorun yaşamadım. Daha önce tanımadığım ama Buenos Aires'te yaşayan bir arkadaşımın yakın arkadaşı olan ve beni misafir etmeyi kabul eden bir arkadaşın evinde kalacaktım orada olduğum sürece (Zeynep'e selam olsun) Yaklaşık 35-40 dakika süren bir yolculuk sonrası eve vardım.




Uçakta bolca uyuduğum için eve gidip yerleştikten sonra Mehmet'le haberleşip kendimi hemen Buenos Aires sokaklarına attım. Metro istasyonunu bulmak kolay olmadı ama hava alanında nasıl olsa şehir merkezinde daha iyi bir kurla bozdururum diye düşünerek Peso satın almadığım için metroya binecek bileti de alamadım. İstasyonda kredi kartıyla alabileceğimi düşünüyordum ama makine yalnızca nakitle çalışıyordu, gişe de yoktu o istasyonda. Ne yapayım ne edeyim diye düşünürken metro görevlisine üzerimde nakit olmadığını, kredi kartıyla da alamadığımı söyleyip yakında bir döviz bürosu olup olmadığını sordum. Yokmuş, ancak gideceğim yerde varmış, orada bozdururmuşum, bunları söyledikten sonra da sağ olsun kapıyı açıp biletsiz geçmeme izin verdi. Böylece güzel bir başlangıç yapmış oldum Buenos Aires'teki günlerime. 

Plaza De Mayo 

Florida istasyonunda inip Plaza de Mayo'ya doğru yürüdüm, yol boyunca döviz satan insanlarla karşılaştım, teklif ettikleri kur havaalanından çok daha iyiydi ama döviz bürosunda bozdurmayı kafaya taktığım için es geçtim onları. Mehmet'le buluştuktan sonra öğrendim ki sokaktaki kur oranları daha iyiymiş, bu yüzden onlardan birinden bana söylediklerinden çok daha iyi bir oranla bozdurdum cebimdeki doları (1 USD = 73 ARS) Aklınızda olsun, Florida caddesi boyunca bir sürü insan göreceksiniz döviz alıp satan, çekinmeyin. İspanyolca bilmek bir avantajmış bu arada.  

Plaza de Mayo'da ilk durağımız katedral oldu, Catedral Metropolitana. 16. yüzyılda yapılmış, zaman içinde yapılan değişikliklerle farklı mimari özellikleri bir arada barındıran etkileyici bir yapı. İçinde 18. yüzyıldan kalma heykeller, duvar resimleri bulunuyor. Zaten Plaza de Mayo'ya gittiyseniz mutlaka görmeniz gereken binalardan birisi, kiliseler ilginizi çekmese bile mimarisi çekecektir.



January 10, 2020

Güney Amerika Seyahatine Hazırlık



Bundan tam dört yıl önce 2020 yılının Ocak ayında en az altı aylığına Güney Amerika'ya gitme kararı almıştım. Neden 2020 yılı ve Ocak ayı derseniz, hayatımdaki bazı yükümlülüklerden kurtulduğum yılı takip eden bir yıl olması diyebilirim kısaca. Ancak 2019 yılının Haziran ayına geldiğimde, seyahat için o kadar uzun süre ücretsiz izin almak için onca yazışmaya, konuşmaya girmek istemediğime kanaat getirdim ve planı birikmiş yıllık izinlerimi de eritebileceğim altı haftalık bir seyahate dönüştürmeye karar verererek hemen bir Buenos Aires gidiş, Bogota dönüş bileti almıştım, başka da hiçbir plan yapmadan.

Ancak gitmeyi beklerken hiç tahmin edemeyeceğim bir şey oldu, Ekim ayında bel fıtığı ameliyatı olmam gerekti, ameliyat, ayağım için fizik tedavi, iyileşme sürecinin uzaması derken seyahate son iki hafta kalaya kadar iptal etme fikri güçlü bir seçenekti. Ancak seyahate on gün kala iptal etmemeye karar verdim, yaşadığım sıkıntılı bu sürecin ardından bir de seyahati iptal edersem epey mutsuz olacaktım. O mutsuzluğu kaldıramam deyip gitmeye karar verdim, iyi ki de gitmişim.

41 gün süren 6 ülke, 15 şehir/kasaba gezdiğim  toplam 34 bin km uçtuğum, 2 bin km otobüs/tren yolculuğu yaptığım ve 700 km yürüdüğüm bu seyahat hayatımın en uzun seyahati oldu.

Seyahati yazmaya başlamadan önce seyahat öncesi nasıl bir hazırlık yaptığımı anlatmak isterim.  

Ulaşım

İlk önce bir varış ve ayrılış noktası belirleyerek uçak biletimi alarak başladım işe. Buradaki amacım seyahatin en büyük kalemlerinden biri olan uçak biletini daha uygun bir fiyata halletmekti. Kafamda kaba hatlarıyla hangi ülkelere gidecğeime dair bir rota vardı ama detaylı bir rota yoktu. Açıkçası bunu bu şekilde yaptığıma özellikle de bir anda ortaya çıkan sağlık sorunu sebebiyle sorguladım, erken davrandığımı düşünüyorum bileti almakta. Neden böyle düşündüğümü hem rota bölümünde hem de yazının sonundaki çıkardığım dersler kısmında sıralayacağım.

Kıtaya uçuşlarımı Avrupa üzerinden aldım çünkü çok daha ekonomik biletler bulunabiliyor o şekilde. Nitekim Air Europa isimli havayolu şirketinden Madrid aktarmalı bir Amsterdam - Buenos Aires gidiş, Bogota - Madrid dönüş bir uçak biletini 610 Usd'ye aldım. İstanbul - Amsterdam biletimi kredi kartımdaki puanlarla, Madrid- İstanbul biletimi de THY'deki millerimle aldım.

Aireuropa'dan oldukça memnun kaldığımı söyleyebilirim, öyle uzun bir yolculuk için ekonomik sınıfın konforlu olduğunu söyleyebilirim, yemekleri de güzeldi, çalışanların samimi ve güleryüzlü hizmeti de. Bizim pek bilmediğimiz bir havayolu firması ama karşınıza çıkarsa es geçmeyin derim.

Kıta içerisindeki seyahat planım uzun mesafeleri uçakla, kısa mesafeleri ise kara yoluyla kat etmekti. Ancak 3 ay kala geçirdiğim ameliyat ve sonrasındaki kararsızlığım kıta içindeki uçak biletlerini almamı geciktirdi. Yine durumumdan ötürü rota değişikliği yaptığım ve kara yoluyla seyahat etmem gereken yerleri rotadan çıkardığım için neredeyse tüm seyahatleri uçakla yaptım ve seyahatten iki hafta ile 5 gün öncesine kadar satın aldım. Bu yüzden harcamam gerekenden daha fazlasını harcadım. 7 uçuş gerçekleştirdim ülke içi/ülkeler arası ve toplam 620 USD harcadım bunun için.


May 25, 2018

Likya yolu / Ölüdeniz'den Kabak Koyu'na

Uzun yıllardır yapmayı istediğimiz şeye başlayabilmek için ekonomik kriz olması gerekiyormuş. Şöyle ki, normal şartlarda 9. yılımızı kutlamak için Milan ve Como gölü seyahati planlamıştık. Çok da uygun bulduğumuz uçak biletlerini euronun ilk yükseliş dalgasının yarattığı stres ve panikle yakmaya karar verip, Como gölü yerine yurt içinde bir yere gitmeye karar verdik. Böylece Likya yolunu yürümeye başlama kararı aldık, yıllar içinde peyder pey yürüyüp elbet bir gün Likya yolunun tamamını yürümek hedefimizde. O yüzden sadece iki gün yürüdük ilk seferinde. 

Seyahat 18 Mayıs günü sabah 09.10'da Dalaman uçuşuyla başladı. Dalaman havalimanından Fethiye'ye hem Havaş hem de Muttaş olmak üzere iki havaalanı transfer firması ile gitmek mümkün ve yolculuk yaklaşık bir saat sürüyor. Bu yolculuğun bedeli ise 15 TL. Fethiye'de Bahadır'ın dayısını görüp oradan Ölüdeniz'e geçmek niyetimiz. Nitekim öyle de yaptık ve yaklaşık saat 15.00 gibi Ölüdeniz'e vardık. Daha önce hiç gitmediğim için Ölüdeniz oldukça merak ettiğim bir yerdi. Aylardan Mayıs olması, haliyle turist sezonu olmaması nedeniyle neredeyse bomboş bir sahilin tadını çıkardık gün batımına kadar. Akşamında sahile beş dakika yürüme mesafesinde olan küçük çaplı, uygun fiyatlı  bir motel bulduk. 

1. gün: 19 Mayıs sabahı erken bir kahvaltının ardından minibüse atlayıp heyecanla yürüyüş başlangıç noktasına gittik. Elbette  yürüyüşe başlamadan önce fotoğraf çekilmeyi ihmal etmedik. O sırada orada olan uzak doğulu arkadaşla birbirimizin fotoğrafını çektik.

Yürüyüşe başladıktan kısa bir süre sonra o muhteşem Ölüdeniz manzarasıyla karşılaştığımız noktaya vardık.  Manzaranın tadını daha iyi çıkarabilmek için yoldan biraz sapıp, ilerideki küçük tepenin üzerine çıkmanız gerekiyor. Şahane fotoğraflar çekeceğiniz yer de orası. Bizim şansımıza o tepeye vardığımızda yağmur başladı, o yüzden oradan erken ayrılıp yola koyulmak zorunda kaldık. Neyse ki yağmur kısa sürdü de yürüyüş çamurlu başlamamış oldu.

O noktadan sonra nispeten daha az ağaçlı, gölgeliği az, çoğunlukla taşlık bir zemini olan, bu yüzden de yürümesi biraz zahmetli olan bir bölgeye vardık. Bu noktadan sonra ilk çeşmeye ulaşana kadar uzun bir yol yürümek gerekiyor. Biz o kadar hazırlıklı olmadığımız için yolun yarısında suyumuz bitti. Belki de o yüzden çeşmeye varmak bize uzun geldi, bilmiyorum. Tek bildiğim çeşmeye vardığımızda ne kadar mutlu olduğumuzdu. Kana kana su içip, mataralarımızı doldurduktan sonra bir kaç yüz metre ilerideki bir kaç haneden oluşan yerleşim yerinde dinlenmeye karar verdik. Zaten öğle olmuştu, gözleme yazısını görür görmez kendimizi evin bahçesine attık. Gözlemelerimizi yiyip çayımızı içtikten sonra yeniden yola koyulduk.

June 12, 2017

Baska bir Dünya / Jaipur ve Agra&Tac Mahal



Hindistan seyahatiyle ilgili en son söyleyeceğim şeyi en başta söylemek isterim: Hindistan'a öyle 8-10 günlüğüne gidilmez, gittin mi en az bir ay, zaman ve parasal koşulların elveriyorsa 3-4 aylığına gitmek lazım. Yoksa benim gibi aklın Hindistan'da kalmış bir şekilde, yarım yamalak gezdiğin ve gördüğün hissiyatıyla döner, ee noldu şimdi diye oturursun. Çünkü Hindistan her anlamıyla bambaşka bir kültür, bambaşka bir dünya. Onu anlamak ve hissetmek için turist kimliğinden çıkmak gerekiyor, bir hafta bilemedin on günlük bir seyahatte bunu yapmak çok da mümkün değil. Çünkü içine girdiğin sosyal hayatın ve kültürün kısa da sürse bir alışma süreci var. Ne kadar çok seyahat eden biriysen bu süre o kadar kısalıyor ama benim gibi yılda bir, bilemedin iki kez yurtdışına çıkma fırsatın varsa en az bir hafta sürebiliyor. Bu sefer de tam alışıyorken tatil bitiyor. Daha uzun süreli gitmeli dememin sebebi budur. Girişi çok uzattım biliyorum, aslında söyleyecek çok şeyim var ama kelimelere nasıl dökeceğim bilmiyorum. Buyrun sekiz günlük Hindistan seyahatine başlayalım. 

Zaman kısıtlı olduğu için önceden planlı bir tatildi, hangi gün nereye hangi araçla geçilecek, orada nerede kalınacak hepsi belliydi. O yüzden spontane gelişen bir durum olmadı, işte uzun süreli gitmenin bir güzelliği de burada. Koskoca üç ayı planlayamayacağın için istediğin an, birinden bir şey duyup ya da tanıştığın birilerinin peşine takılıp herhangi bir yere gidebilirsin. Bizim planımız Delhi'ye inip hiç havaalanından çıkmadan doğrudan Jaipur'a aktarma yapmak ve iki gün geçirmek, oradan daha önceden kiraladığımız şöförlü bir araçla Agra'ya gitmek, Tac Mahal'i görmek ve oradan Delhiye geçerek 2 gün Delhi'de kalmak, sonrasında uçakla Varanasi'ye gidip iki gün de orada geçirerek Türkiye'ye dönmek için Delhi'ye geri dönmek. Tam da böyle yaptık. Buyrun detaylar. 

İstanbul'dan 6 saatlik bir uçuşla Delhi'ye vardık. İki saat sonraki Jaipur uçuşumuzu beklemek için kendimizi bekleme salonundaki uzanma koltuklarına attık. Doğrudan Jaipur'agitme nedenimiz Holi Fest'e orada katılmak. Hani şu herkesin birbirine renkli toz boyalar attığı renk cümbüşü festival.  Bu günde sevginin, kardeşliğin, renklerin, iyiyinin kötü karşı zaferinin bayramını ve de baharın gelişini kutluyormuş Hindular. Doğanın kendisinden -kimi sandal ağacından, kimi pancardan, kimi bir çeşit üzümden- elde edilen bu renkler de doğanın uyanışını, çiçeklerin açışını yani baharın gelişini temsil ediyormuş. Biz de boyandık, renklendik, mutlu olduk. 


March 4, 2017

İskoçya'nın Alımlı Sehri


The Royal Mile

Biliyorum İskoçya ve tabi ki Edinburgh bir çoğunuzun gitmeyi görmeyi istediği bir yer. Benim de öyleydi ancak maalesef yalnızca Edinburgh'u görebildim, mevsimin kış olmasından ve günün erken kararıyor olmasından ötürü. Oysa bir Highland turuna çıkıp ballandıra ballandıra İskoçya'yı anlatmak isterdim size ama şimdi yalnızca Edinburgh ile yetinmek zorunda kalacaksınız. Umarım bir gün tekrar gidebilirim ve İskoçya'nın o muhteşem kırsalını da görüp havasını doya doya içime çekerim, sonra da gelip anlatırım gördüklerimi.  

Efendim, biliyorsunuz ben iş için bir yerlere gidince illa ki o iş seyahatinin önüne arkasına bir kaç gün koymaya, görmek istediğim başka bir yere gitmeye çalışırım. Bu sefer de İrlanda'ya yaptığım iş seyahatinin arkasına hala geçerli bir İngiltere vizemin olmasını da fırsat bilerek Edinburgh'u ekledim. İyi ki de yapmışım, ne güzel, ne keyifli bir şehirdir o öyle. 

Klasik başlangıcımızı yapalım, havayoluyla geldiyseniz şehir merkezine nasıl ulaşacaksınız? Çok kolay; havaalanından çıktığınızda hemen ileride sizi bir tramvay bekliyor olacak, doğrudan şehrin merkezine gidiyor, yaklaşık 40 dakika sürüyor. Tek yön bilet alırsanız 5,5 pound, gidiş dönüş alırsanız 8,5 pound ödüyorsunuz. Bozuk paranız varsa makineden yoksa da durağın hemen bir kaç metre berisindeki bir minibüsün içine kurulmuş turizm ofisinden nakit ya da kredi kartıyla alabiliyorsunuz. Metro şehrin merkezindeki Princess Street'ten de geçiyor, son durağı York Place. Büyük olasılıkla bu civarda kaldığınız için bu iki duraktan birisinde ineceksiniz. Eğer trenle geldiyseniz Waverrley İstasyonu'nda iniyorsunuz ve zaten doğrudan şehir merkezindesiniz (tramvayın Princess Street istasyonunun hemen yakınında) 

Konaklama için her şehirde olduğu gibi çok çeşitli seçeneğiniz var bütçenize uygun. Biz York Place tramvay istasyonuna, Edinbourgh Playhouse ve Calton Hill'e yürüme mesafesinde olan Cairn Otel isimli bir yerde kaldık. Fiyatı gayet makuldu, kendi özel banyosu olan tek kişilik odalar için gecelik 57 pound ödedik. Tabi ki burada ve yazının ilerleyen bölümlerinde fiyatlarla ilgili kullandığım makul kelimesinin Edinburgh stan
dartlarında olduğunun altını çizmek isterim. Benim gezi yazılarımı okuyanlar bilir, konaklamada mümkün olduğunca basit ve sade yerleri tercih ediyorum, çünkü bir seyahati ekonomik kılmanın en önemli parçalarından birisi konaklamaya eşek yüküyle para ödememek. 

January 22, 2017

İrlanda'daki Barıs Üzerine izlenimler


İrlanda ve Kuzey İrlanda'nın barışı nasıl inşa ettiklerini kendilerinden dinlemek ve yerinde görmek üzere Dublin ve Belfast'a bir çalışma ziyaretine katıldık. Ülke bu haldeyken, ortada barışa dair en ufak bir umut kalmamışken böyle bir ziyaret manasız görülebilir bazıları için, ancak öyle değil. Nihayetinde ziyaretimiz sırasında dinlediğimiz tanıklıklar da bize gösterdi ki barışın daha çok ve ısrarla konuşulması gereken anlar çatışmaların en çok olduğu, umudun en çok zayıfladığı anlar. Nitekim öyle de olmuş İrlanda'da, barışta inat edenler sonunda barışı getirmişler. Her bombalama sonrası, her ölüm sonrası daha yüksek sesle barış demişler. Ancak tüm bu çabalar sonucu gelen barış  aradan 18 yıl geçmiş olmasına rağmen hala üzerinde konuşulması, tartışılması, çözümlenmesi gereken sorunları barındırıyor içinde.

Dublin'de ziyaret ettiğimiz devlet kurumlarının süslü kelimeler ve cümlelerle mevcut durum konusunda çizdikleri parlak resmin aksine Kuzey İrlanda'nın başkenti Belfast'a gelince gördük ki tam olarak bir barış hala yerleşikleşmemiş ve belli ki daha zaman alacak. Her ne kadar Good Friday (Hayırlı Cuma) anlaşmasını takiben silahların susması, Katolik kesimin daha önce sahip olmadığı hakları elde etmesi, güvenlik güçleri ve hukuk sistemi üzerinde yapılan reformlar sosyal hayatı düzenleyip barış ortamı sağlamış olsa da sokaklarda dolaştığınızda barışın toplumsal düzeyde yerleşikleşmesinin siyasi olarak inşa edilmesinden çok daha fazla zaman aldığını görüyorsunuz. Belfast'ta çatışmalar döneminde İngiliz hükümeti tarafından katolik ve protestan mahalleler arasındaki silahlı çatışmaları azaltmak amacıyla inşa edilen duvarlar hala duruyor, geceleri kapatılıp sabah açılan büyük elektronik kapılar bu iki toplumu birbirinden ayırıyor ve hatta kapıların karşısına denk gelen evlerin kapılara/yola doğru bakan cephelerinde pencere yok, tüm bunlar barışın henüz tam olarak yerleşmediğini gösteriyor ki bu çok da yadırganacak bir durum değil. Çünkü 30-40 yıl süren çatışma döneminde içine ateş düşmemiş ev kalmamış neredeyse, komşu komşuyu öldürmüş, yaşanan ayrımcılık ve acılar konuştuğumuz insanların zihninde hala taze ama yine de herkes gelecekten umutla bahsediyor. Elbette tüm bu umutlu konuşmaların yanında her iki taraftan da, azınlıkta da olsalar, hala birbirinden nefret eden grupların mevcut olduğu, zaman zaman barış anlaşmasıyla sonuçlanan çatışma temelli karşıt gruptan insanların birbirlerini saldırdıkları ve hatta öldürdüklerini de öğrendik. Her ne kadar duvarların hala durmasının insanlara yaşananları her gün hatırlatması için sembolik bir anlamı olduğunu söylese de Belfast'lılar, eminim bunun bir nedeni de hala birbirini öldürmeye meyilli grupların var olması.  

Dürüst olmam gerekirse Belfast'ta yaşam alanlarının hala duvarlarla ayrıldığını bilmiyordum. Benim için tam anlamıyla bir sürpriz oldu ve böylesi çalışma ziyaretlerinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlamama vesile oldu. Belfast'ın şehir merkezinde dolaşırken çatışmaya ya da ayrışmaya dair hiçbir şey görmüyorsunuz. Bunu görebilmek için yaşam alanlarına, mahallelere gitmeniz gerekiyor. Katolikler ve Protestanlar kendi cemaatleriyle yaşıyor büyük çoğunlukla. Çalışma hayatında bir arada olan insanlar akşam olunca kendi mahallerine çekiliyor. Eğitim sisteminde de toplum içindeki bu ayrışma kendini çok net nir şekilde gösteriyor. Bize verilen bilgiler Katolik ve Protestan ailelerinin çocuklarının birlikte eğitim görme oranı tüm okul çağındaki çocukların %4'ünü kapsıyor sadece. Geri kalan büyük çoğunluk kendi cemaat okullarında eğitimlerini sürdürüyorlar. Bu yüzden görüştüğümüz bir çok kişi barışın mükemmel olmadığını ancak en azından çatışma dönemine kıyasla çok daha iyi olduğunu söylüyorlar, ve ekliyorlar en azından her gün ölmüyoruz artık.  

Sonuç olarak barışmanın, barışı kurmanın kolay olmadığını bir kez daha görmüş olduk ama mümkün olduğunu da. Barışın yolunu her zaman siyasetin açar ancak barışın kurulması ve kalıcı hale gelmesi toplumun isteği ve desteği olmadan mümkün olmaz. Gerçekten barış isteniyorsa eğer barış siyasetinin yapılması ve barışın dilini konuşan siyasetçilerin varlığı çok önemli. Gerisi ve aslında en önemli kısmı ise yine halklara kalıyor çünkü asıl barışması gerekenler halklar. Bunun için de siyasetin hakikatlerin ortaya çıkarmak, adaletin sağlamak ve yüzleşmek üzerine yoğunlaşması gerekiyor. Çünkü bunlar olmadığı takdirde gerçek bir barışmaktan söz etmek mümkün değil. Adaletin yerini bulması, suçluların cezalandırılması uzun soluklu bir barış için olmazsa olmaz. Tüm bunlar bizim ülkemiz için çok uzak gibi görünse de erişilmez değil. Sonuçta gönülden istemekle ve umut etmekle başlıyor her şey ve de her şeye rağmen, her zaman barış demek ve barışta inat etmekle.   







December 25, 2016

İngiltere'nin güneyine kısa bir yolculuk

Bunca yıl sonra İngiltere'ye ayak basmışken Exeter'de yaşayan arkadaşımı görmeye gitmemek olmazdı. İngiltere'ye asıl gitme amacım olarak Liverpool'daki konferans biter bitmez trene atladığım gibi soluğu Exeter'de aldım. İngiltere'de trenler biraz pahalı açıkçası. Tren fiyatına uçak bileti bulmak mümkün, Exeter'de küçük bir havaalanı da var, nereden geldiğinize bağlı olarak doğrudan uçabilirsiniz de. Daha uygun fiyata seyahat etmek için otobüsler var ki onlardan biri Avrupa'nın bir çok ülkesinde çalışan Mega Bus, erken bilet aldığınızda 1 pound'a bile bilet bulabiliyorsunuz. Ben trenle Liverpool'dan Birmingham'da aktarma yaparak yaklaşık beş saatlik bir yolculukla vardım Exeter'e. 


Exeter İngiltere'nin Devon bölgesinde Exe Nehri çevresine kurulmuş küçük bir üniversite şehri, hani öyle işiniz olmasa illa ki görülmesi gereken şehirlerden birisi değil dürüst olmak gerekirse.. Ancak küçük, sevimli, barı, pub'u bol, her yere yürüyerek gidebileceğiniz, istediğiniz hemen her şeyi bulabileceğiniz kompakt bir öğrenci şehri. Şehrin bulunduğu yer çok eski zamanlardan beri yerleşim yeri olduğundan dolayı zamanın farklı dönemlerinden bir çok kalıntı var. Şehrin en önemli binası ise 11. yüzyılda yapılmış Exeter Katedrali. Katedralin çevresindeki binaların her biri çok güzel ve yine Katedralin önündeki geniş alan harika bir soluklanma imkanı sunuyor. Dediğim gibi öğrenci olmak için güzel bir şehir. Bunun yanında eğer İngiltere'nin güney kıyılarına inmek gibi bir planınız varsa bunun için de çok güzel bir konumda. Ki nitekim biz de öyle yaptık, arkadaşımla birlikte Exeter civarında bir kaç küçük sahil kasabasını ziyaret ettik. Oldukça keyifliydi. Gittiğimiz yerler hakkında bir kaç şey paylaşacağım fotoğraflar eşliğinde. Baştan söylemek gerekir ki biz zaman kısıtlılığından dolayı yalnızca Exeter'e yakın bir kaç yere gittik, zaman olsa görülecek daha çok yer var İngiltere'nin güney kıyısında. 

Exmouth


Exmouth, Ex Nehri'nin genişleyerek denize açıldığı alanda kurulmuş, Exeter'e en yakın sahil kasabası. Otobüsle de trenle de Exeter'den 30-35 dakika mesafede ve her yarım saatte bir de tren var. Biz Eylül ayında gittiğimiz için deniz mevsimi çoktan geçmişti ancak buna rağmen kasabanın iç kısmı hafta sonu olmasının da etkisiyle oldukça kalabalık ve canlıydı. Güneşli bir güne denk geldiğimiz için de şanslıydık. Böylece o neredeyse bomboş kumsalda güzel bir yürüyüş yapmanın keyfini çıkarmış olduk. Elbette yazın giderseniz çok daha hareketli bir kasabayla karşılaşacağınızdan hiç şüphem yok. Yaz aylarında bir de müzik festivali oluyormuş Exmouth'da. Ancak biz bu mevsimin sakinliğini, ıssızlığını çok sevdik.

Exmouth Jura çağında yaşanan jeolojik değişimlerle şekillenen bir bölge olan Jurassic Coast'ın en batısındaki noktasıymış. Bu bahsettiğim Jurassic Coast 150 km kadarlık bir sahil boyunca uzanıyor ve 2001 yılında Dünya Miras Listesine alınmış. Exmouth'u ve daha sonra ziyaret edeceğimiz diğer yerleri de eşsiz kılan da işte bu jeolojik yapılanma. Bizim gidip görmeye vaktimizin olmadığı birbirinden güzel sahillere, kayalıklara ve yüksek falezlere sahip bir bölge Jurassic Coast. Sadece bu sahilin her bir noktasını tek tek görmek için bile bir seyahat düzenlenebilir İngiltere'nin güney kıyısına.

Bir Baska Sehir: Londra

2002 yılında dil öğrenmek için bir yerlere gitmeye karar vermiştim. Elbette ilk düşündüğüm yer İngiltere oldu ancak 11 Eylül'ün üzerinden bir yıl bile geçmemişti daha ve İngiltere o sıralar çok sıkı bir vize politikası uyguluyordu, yani vize almak imkansıza yakın bir şeydi. İlk kez yurt dışına çıkacağım, haliyle ilk vizem olacağı için red alma korkusuyla vazgeçtim İngiltere'ye gitmeye çalışmaktan. O zamanlar hem vizesiz hem de maliyeti İngiltere'nin yarısı olan Malta'ya gitmeye karar verdim, ve gittim. Yani bundan tam 14 yıl öncesiydi İngiltere'ye gidebilmenin eşiğinden döndüğümde. Açıkçası sonrasında çok da heves etmedim o taraflara. Tabi itiraf etmem gerekirse bunda vize almanın zorluğu ile İngiltere'nin pahalılığı büyük rol oynadı. Böylece yıllar geçti ve ben ancak bir kaç ay önce Büyük Britanya adasına ayak basmış oldum. ve Londra'ya aşık oldum, bunca yıl gitmediğim için pişman oldum, keşke 2002 yılında İngiltere vizesi almaya çalışsaydım diye hayıflandım. Bu yazıda İngiltere'de geçirdiğim on günde edindiğim izlenimlerimi bulacaksınız. Bir gezi yazısından ziyade izlenim yazısı olacak çünkü zaten İngiltere'ye, daha ziyade Londra'ya dair istemeyeceğiniz için gezi yazısı var internette.

Londra'ya yağmurlu bir cumartesi günü vardım, elbette Londra'ydı, yağmursuz olmazdı ve tatildeyken yağan yağmuru çok sevmesem de Londra'nın beni ünlü yağmuruyla karşılaması hoşuma gitti. Öyle bardaktan boşanırcasına değil, tam sevdiğim gibi altında yürünebilecek kıvamda bir yağmurdu. O yüzden üzülmek yerine aksine mutlu oldum. Heathtrow'dan bindiğim metroyla otelimin olduğu South Kensington'a aktarmasız olarak geldim, çiseleyen yağmurun altında kalacağım yeri buldum, giriş yapıp eşyalarımı bırakarak kendimi dışarıya attım. Yağmur hafiften hala çiseliyordu, otelim Ulusal Tarih Müzesi, Albert Müzesi, Bilim müzesi gibi müzelerin olduğu Exhibition Road'um hemen yakınında olduğundan müzeye girmek için şemsiyelerinin altında bekleyen insanların arasından yürüyüp bir şeyler yemek için metro istasyonu civarına gittim. Daha geldiğim ilk andan itibaren o kadar tanıdık ve bildik hissettim ki şehri, sanki uzun zamandır orada yaşıyormuşum gibi, bir yerleri bulamama paniği yaşamadan, nereye nasıl gideceğimi bilememe derdine düşmeden dolaştım Londra'da kaldığım üç buçuk günlük süre içinde. Tarif edemeyeceğim bir tanıdıklık hissi ve bunun getirdiği bir güven vardı içimde. Benzer bir durumu Barcelona'da yaşamıştım. Zaten Londra, Barcelona'dan sonra Avrupa'da yaşamak isterim dediğim ikinci şehir oldu. Gerçi Avrupa dediğime bakmayın, Londra çoğu Avrupa şehrinden çok farklı bence. Anlatayım neden böyle düşündüğümü.

April 4, 2016

Swastika Geceleri

Katherina Burdekin'in Swastika Geceleri kitabı feminist bir distopya. 1937 yılında henüz Hitler bildiğimiz Hitler olmaya doğru yol alırken yazılmış Swastika Geceleri, Hitler'in rüyasının gerçekleşmesinin üzerinden 700 yıl geçmiş olan bir dünyayı anlatıyor bize. Bu yeni dünya kan soyu üzerine kurulmuş, ve elbette Almanlar birinci kan soyu. İnsanlar buna göre sınıflandırılmış, tüm insanlar arasında en alt sınıf ise Hristiyanlar çünkü Avrupa artık Hristiyan değil. Uzun zamandır Hitler bir tanrıdır ve Nazilerin faşist düzeni de yeni dünyanın dini. Kitap Hitler'in tanrılaştırılması ve nazizm dini bir öğretiye dönüşmesi üzerinden mevcut dinleri sorgulatıyor ve dinlerin, tanrıların nasıl kurgulanabileceği konusunda ipucu veriyor.

Öte yandan bu yeni sistem hiç şüphesiz erkek egemen bir sistem, kitabın göriş bölümünü yazan Daphne Patai'nin Maria Antonietta Macciocchi'den aktardığı gibi ataerkil düzenden bahsetmeksizin faşizmden bahsedilemeyeceği kabulüyle aksi de pek söz konusu olamazdı zaten. Bu yeni düzende kadınlar yalnızca birer üreme aracı, erkeklerin dünyasında yerleri yok, onlar kendi aralarında, kız çocuklarıyla ve 1,5 yaşına gelip de ellerinden alınana kadar erkek çocuklarıyla yaşıyorlar. Onurları yok edilmiş, erkeklerin kendilerinin efendisi olduğuna, kendi düşünceleri olmayacağına, yapmaları gereken tek şeyin sistemin yürümesini sağlayacak erkek çocuklar yapmak olduğuna, erkek çocuk doğurmanın ne kadar gurur verici ve kız çocuğu doğurmanın da ne kadar utanç verici olduğuna inandırılmış, yalnızca zihinsel ve psiikolojik olarak değil fiziksel olarak da dönüştürülmüş kadınlar bu hikayenin en çarpıcı tarafı.

George Orwell'in 1984'ü ile benzerlikleri var, bunun üzerine tezler bile yazılmış ancak benzemeyen tarafı faşist sistemin erilliğine yaptığı vurgu ve merkezine kadınların insandışılaştırılmasını, hiçleştirilmesini alan kurgusu.

Elbette romanı yazıldığı dönemi göz önünde bulundurarak okumakta fayda var, aksi halde günümüzdeki patriyarka, eril tahakküm, toplumsal cinsiyet, feminizm tartışmalarının geldiği nokta bakımından hikayenin odağı çok da radikal görünmeyebilir. 

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Paylaş