August 7, 2007

Stockholm Pride Yeniden


-->
Bu sene de düştük yollara Stockholm Pride’a katılmak üzere. Artık Stocholm Pride’ın bir demirbaşı olduğumuz hissiyle, ama geçen yıl ki kadrodan iki fire vererek ben ve Burcu, bir gece yarısı indik Arlanda Havaalanı’na. Geçen yıl tanıştığımız, İsveç’teki Feminist İnisiyatifin önde gelen isimlerinden biri olan Devrim arkadaşımızın evinde kalmak üzere yola çıktık. Onun evinde gördük Stockholm Pride programını ilk kez. Şık bir kitapçık hazırlamışlar Pride programı için. Pride parkındaki, Pride evindeki ve şehirdeki etkinlikleri gösteriyordu gün gün saat saat. Bu seneki temaları “Spor”. Bu nedenle kitapçığın kapağının ön sayfasını, 70 li yaşlarında, renkli bir mayo giymiş şirin bir gey süslüyor. Ayrıca bu yılın maskotu da o, üzerinde mayosu, elinde dildosuyla boy gösteriyordu Pride parkında. Tabi bu senenin teması spor seçilir de, Pride Köyünde açılış konuşmasını yapacak insan spor dünyasından olmaz mı. İşte tam da bu noktada bir tartışma yaşanıyor LGBT camisasında İsveç’te. Çünkü açılış konuşmasını yapacak kişi, önceden homofobik tavırlarıyla ve söylemleriyle tanınan, ama son yıllarda TV de yayınlanan bir show programında, geylere futbol oynamayı öğretmek üzere antrenörlük görevini üstlendiği için homofobisinin azaldığı düşünülen, hatta bazı kesimlerce oldukça sempatik bile bulunan eski bir futbolcu. Bir çok insan bu kişinin açılış konuşması yapacak olmasından şikayetçi. Biz de şikayetçiyiz aslında, ama açılış konuşmasının saatinden.. Çünkü Pride Parkında yapılacak olan açılış konuşması, tam da bizim Pride evinde, geçen yıl Kaos GL dergisinin toplatılması ve sonrasındaki mahkeme sürecini anlatacağımız ve soruları yanıtlayacağımız oturumla aynı saatte. Bu yüzden 25 kişinin katılımıyla sınırlı kalıyor bizim toplantımız. Sunumuzu yaptık ve gelen birkaç soruyu da yanıtladıktan sonra, açılışı kaçırmış da olsak, biz de Pride parkının yolunu tuttuk artık.

Geçen yıl parlamento binasının yakınındaki meydanı süsleyen Stockholm Pride bayrakları, bu yıl Kraliyet sarayının önündeki sahil yolunu süslüyor, bir de büyük bir alışveriş merkezinin orta yerini. Tabi bizim görebildiklerimiz bu kadarla sınırlı. Ayrıca bilgilendirme ofisi de kurmuşlar alışveriş merkezine. Şehrin muhtelif yerlerinde Pride ile ilgili broşürlere, programlara ulaşmak çok kolay. Gezdiğimiz sokaklarda, dükkanların camında “Happy Pride” yazıları karşılıyor bizi. Yani Gay Pride” bir grup insanın yaptığı bir etkinlik olmanın çok ötesine geçmiş, şehrin her yerinde çoşkuyla kutlanan şehir için önemli festivallerden biri haline gelmiş. 5 gün, gündüzleri pride evinde gerçekleştirilen toplantılarla, söyleşilerle, film gösterimleriyle; geceleri de farklı kesimlere hitap eden partileriyle geçiyor ve büyük gün geliyor, Pride haftasının finali, muhteşem gösteri ve yürüyüş zamanı.

Bir önceki gün yağan sağanak yağmur herkesi korkutmuş olsa da, yürüyüş günü açan güneşle birlikte insanlar öğleye doğru doldurmaya başlıyor sokakları. Seyirciler birer birer dökülüyor meydana, en güzel yeri kapabilmek için. Biz de şehrin merkezinde alıyoruz soluğu, birkaç yer deniyoruz en iyi fotoğrafları çekebilmem için. Sonunda buluyoruz yerimizi Burcu ile birlikte. Zaten biraz sonrasında da yürüyüş başlıyor. Geçit töreninin sonuna doğru, geçen yıl ki yürüyüşün bu yılki yürüyüşten daha kalabalık, daha renkli ve daha coşkulu olduğu hissine kapılıyoruz, ama yürüyüşün ardından açıklanan rakamlar yanıldığımızı gösteriyor. Hatta bu yıl Stockholm Pride’ın rekor kırdığını öğreniyoruz Devrim’den aldığımız bilgiyle.. Tam 50 bin kişi alanda yürümüş ve 350 bin kişi de yürüyüşü izlemiş.

Motorsikletli lezbiyenlerin geçişiyle başlıyor yürüyüş geçen yıl olduğu gibi. Çeşitli kostümlerle insanlar, kimileri rengarenk bayraklarla, balonlarla süslenmiş kamyonların üzerinde, kimi yürüyerek, kimi eski bir cadillac’ın içinde gelinliğiyle, kimileri scooterlarıyla, kimi bando eşliğinde, kimi geleneksel kıyafetlerle, kimi deri kıyafetleri içinde tüm fetişlikleriyle geçiyorlar önümüzden birer birer. Biseksüeller, transgenderlar, siyasi partiler, barlar, clublar, meyve suyu firmaları, bearlar, askerler, polisler, doktorlar, hemşireler derken bu yıl ilk kez boy gösteren yepyeni bir grup yürüyor: Eşcinsel din adamları ve kadınları! Büyük gelişme İsveç için bile. Sonra bir gey çift el ele ve birinin omzunda 5-6 yaşlarında kızları. Oldukça mutlu bir aile tablosu, kızın elinde gökkuşağı bayrağı sağa sola gülücükler dağıtarak ilerliyor, bir yandan da yaptığı şeyin gururuyla bayrağını sallıyor babasının omuzlarından. Onların hemen ardından onlarca gey ve lezbiyen çift, gökkuşağı bayraklarıyla süslenmiş bebek arabalarıyla geçiyorlar. Sanırım, bu mutlu aileleri çocuklarıyla birlikte görmek, bizi en duygulandıran anlardan biriydi.

2 saatten biraz fazla süren bu renkli geçit töreninin ardından yürüyüş Pride parkında sonlanıyor. Müthiş bir kalabalık... yorgun ama bir o kadar da mutlu. Şarkılar söyleniyor büyük sahnede, konuşmalar yapılıyor. Ertesi gün biz Stockholm’den ayrılırken, ardımızda bir sonraki yıl EuroPride’a ev sahipliği yapacak şimdilik yorgun ama gururlu bir şehir bırakıyoruz.

August 1, 2007

İstiklal Caddesi’nde "biz" olmak!

Lambda İstanbul’un düzenlediği Onur Haftası etkinlikleri  İstiklal Caddesi gökkuşağı renklerine boyandığı muhteşem bir finalle sonlandı. Büyük bir coşku ve şimdiye kadarki en büyük katılımla gerçekleşen Onur Yürüyüşü, kimilerinin şaşkın bakışları altında, kimilerinin alkışlarla katılımıyla ve sloganlara eşlik ederek destek olmalarıyla 45 dakika sürdü. Büyük bir onurdu istiklal caddesinde olmak, o büyük bayrağın bir köşesinden tutabilmek ve haykırabilmek susmamamız gerektiğini. Bana göre tarihe geçecek bir gün yaşandı İstiklal caddesinde. Daha öncede Avrupa’da gerçekleştirilen birkaç Gey Onur Yürüyüşüne katılmıştım ama bir şeyler eksikti orada benim açımdan. Güzeldi orada bulunmak, insana özgür olduğunu hissettiriyordu ama ruh eksikti, mücadele eksikti, başkaldırı yoktu. Zaten ticari kaygılarla birer festivale dönüşmüş ve yürüyüşte eşcinseller üzerinden para kazanan kuruluşların şov yaptığı birer geçit töreniydi oradakiler. Ama İstanbul... İstiklal caddesi... Bambaşka bir anlamı var burada bulunmanın. Anlamlı olduğu kadar duygusal bir yanı da vardı. Kendi ülkemizde, kendi dilimizle, kendi insanlarımıza seslenmek, burada olduğumuzu, susmayacağımızı haykırmak... İlk başta taksim meydanında bayrak açılırken kenarda seyreden insanların da yürüyüşün devamında korteje katıldığını gördüm. Mümkün müydü o muhteşem atmosferden etkilenmemek, bir parçası olmak istememek? Ortak bir paydada buluştu duygularımız, tek bir yürek olundu İstiklal Caddesinde. Biz varız ve olmaya devam edeceğiz. Yıllardır süren mücadelemizde ne kadar yol aldığımızın da göstergesiydi bu her yıl katlanarak artan katılımıyla gerçekleşen yürüyüş. Umuyorum bu senenin ruhu, coşkusu, katılımı bir sonraki senenin Onur yürüyüşlerini daha muhteşem bir hale getirecek. Lambda İstanbul’a ve bu organizasyonun gerçekleşmesine katkıda bulunan tüm arkadaşlara çok teşekkür ediyorum bu muhteşem günü ve duyguyu bize yaşattıkları için. Dileğim bir sonraki yılın onur yürüyüşünde, Lambda, Kaosist ve Pembe Hayatın pankartlarının yanında, Kaos GL’in, Kaos İzmir’in, Mor El’in, Antalya Gökkuşağı’nın ve bir sonraki onur yürüyüşüne kadar diğer şehirlerde oluşacak ve kurulacak oluşumların pankartlarının da açılması ve katılımın binlerden onbinlere yükselmesi. 

Bugün İstiklal caddesinde gururla "kendimiz" olduk, gizlenmeden, saklanmadan, utanmadan. Gün gelecek İstiklal caddesinin dışına çıkacağız ve her sokakta, her caddede kendimiz olacağız. Bunun için bugün orada olan herkesin varlığı çok değerliydi. İyi ki vardınız! 


January 28, 2007

Barcelona Barcelona

Hazır schengen vizesi almışken İsveç’ten, tatilin bir kısmını da başka bir ülkede geçireyim fikrinden çıktı Barselona gezisi. Görmeyi en çok istediğim şehirlerden biri olan Barselona’ya, Stockholm’den geçtim 3,5 saatlik rahatsız bir yolculuk ile ucuz etin yahnisi böyle olur diyerek. Diğer yandan Avrupa’yı kuzeyden güneye geçerken bir nevi göçmen kuş gibi hissettim kendimi..
Barselona havaalanına iner inmez bir turizm bürosu aradı gözlerimiz ve hemen çıkışta bulduk bir tane ve daha önce internette araştırıp öğrendiğim ve bize kalacağımız süre boyunca toplu taşıma araçlarını ücretsiz kullanmamızı ve bazı müzelere indirimli girmemizi sağlayacak Barselona Kart’ı satın aldık; yanında müzelerin, parkların ve bilumum ziyaret edilmesi gereken yerlerin adreslerini, haritada yerlerini  açılış ve kapanış saatlerini ve giriş ücretlerinin detaylarıyla yer aldığı bir kitapçık ve Barselona  şehir haritası ile birlikte. 5 günlük bu kart için 36 Euro ödedik –ki daha sonra yaptığım hesapla sadece toplu taşıma araçlarına bile bu rakamdan daha fazlasını ödeyecektik. Havaalanından Barselona şehir merkezine ulaşmanın 3 yolu var; biri yarım saatte bir hareket eden özel otobüs şirketlerinden birini kullanmak, diğeri trenle Catalunya’ya gitmek, bir diğeri ise her yerde olduğu gibi taksi. Biz Catalunya’ya gitmeyi tercih ettik, hem Barselona kartı ile bunu ücretsiz gerçekleştirebileceğimiz hem de otelimizin hemen 50 metre yakınındaki Liceu metro istasyonunun Catalunya istasyonundan sadece bir durak mesafede olmasından dolayı. Oteli de internet yoluyla bulmuştum ve haritada da yerini görmüştüm ama bu kadar merkezi bir yerde olduğunu tahmin etmemiştim yine de. Barselona’nın meşhur La Rambla caddesinden sadece 50 metre içerideydi otel, Liceu Tiyatrosunun köşesinden dönünce. Şehrin turistik merkezi bu cadde, limanla Catalunya arasında uzanan La Rambla. Tabi turistik merkez olarak burası belirlendiği için otellerde bu bölgeye toplanmış, bir de cadde boyunca restoranlar, hediyelik eşya dükkanları, kılıktan kılığa girmiş bir sürü animatör, turistlerin portresini ya da karikatürünü çizen ressamlar yani akla gelebilecek her türlü turistik şey mevcut burada tabi cadde boyunca bir aşağı bir yukarı ellerinde fotoğraf makineleri veya videoları ile sağın solun görüntüsünü alan yüzlerce, binlerce turist de tamamlıyor bu tabloyu. Bir kez baştan aşağıya yürümek yeterli aslında caddeyi sırf prosedüre uymak için yoksa bayıyor fazlası. Zaten çok da bir çekiciliği yok buranın bence, hele insanların şu, kimi samuray kılığındaki, kimi pet şişelerden yaptığı kıyafetiyle –ki ben ona petman adını verdim-, kimi 80’li yılların pop grubu kılığındaki ve çoğu yine çeşitli kostümlerle ama hareketsiz durarak kendine heykel görüntüsü vermiş animatörleri büyük hayranlıkla izlediklerini ve fotoğraflarını çekmek için ya da onlarla fotoğraf çekilmek için birbirleriyle yarışmaları seyretmesi eğlenceli ama bir o kadar da  itici yanıydı La Rambla’nın. Cadde üzerinde bir de turizm ofisi var, Catalunya’da da biri oldukça büyük iki tane. Saat 8’e kadar açık bu ofisler. Ellerinde harita olmasına rağmen haritadaki bir noktaya nasıl gideceklerini, hangi restoranın, hangi otelin iyi olduğunu, rembetika gecesini en iyi yapan restoranın hangisi olduğunu sormak ya da zaten yeterince detaylı barselona şehir haritasında kendi yolunu bulabilecek o yüzden sadece barselona kart almak isteyen insanlar sabırla bekliyorlar turizm ofislerinin önündeki kuyrukta. Biz Havaalanında aldığımız harita yanımızda olduğundan es geçiyoruz bu turizm ofislerini ve elimizle koymuş gibi buluyoruz otelimizi ve diğer gitmek istediğimiz yerleri. Otele çantalarımızı bıraktıktan ve duş aldıktan sonra kendimizi attığımız La Rambla’dan Catalunya’ya yürüyene kadar geçen 15 dakika içinde diğer günlerde de göreceğimiz gibi o gayet rutin ve monoton meşhur turistik caddeyle ilgili düşüncelerim şekilleniyor: gereksiz ve sıkıcı.

Catalunya oldukça büyük bir meydan , ortasında geniş bir alanı, havuzu ve dört bir yandaki heykelleriyle. İnsanların oturup soluklanabilecekleri banklar var etrafta ama yer bulmak oldukça zor o yüzden çimenlerin üzerinde, merdivenlerde yani buldukları boş herhangi bir yerde dinleniyor insanlar. Kalabalık bir meydan, biri La Rambla olmak üzere 5 geniş caddenin kesiştiği. Barselona’da bir sürü meydan var Catalunya meydanı gibi, caddelerin kesişme noktaları oldukça geniş bırakılmış ve bu tür meydanlar haline getirilmiş bu da şehre oldukça ferah bir hava katıyor. İnsan kendini şehrin içinde sıkışmış kalmış hissetmiyor, binalar üstüne üstüne gelmiyor insanın. 20. yüzyıl başlarında Gaudi’nin çizdiği planlar doğrultusunda inşa edilen Barselona’nın yeni yerleşim yerlerinde de her dört caddenin kesiştiği ve büyük olarak atfedilmeyen meydanların bile bizim kızılay meydanı kadar olduğunu söylemem yeter sanırım şehrin nasıl ferah olduğunu anlatmak için.

Catalunya meydanında biraz dinlenip geldiğimiz yönün tam aksine yine La rambla caddesi üzerinden Limana doğru yürüyoruz. Bizi büyük ve yüksek bir sütun üzerinde bir eliyle uzaklarda bir yeri gösteren Cristof Colomb anıtı karşılıyor. Daha sonra o parmağın Amerika kıtasını gösterdiğini öğreniyoruz. Sütunun alt kısmı aslan heykelleriyle donatılmış bir de asansör var sütunun içinde yukarıya çıkıp barselona izlenebilsin diye ama biz fırsat bulup çıkamadık bir türlü. Sütunun yanından karşı kaldırımdan geçtiğimizde limanı görüyoruz karşımızda. Limanı hemen karşısındaki, sonradan doldurularak oluşturulmuş yapay bir adacığa bağlayan uzunca ve yay şeklinde farklı ve modern mimarisiyle dikkat çeken bir köprü var. Bu adacığın üzerinde bir alışveriş merkezi, restoranlar, sinema salonları ve ta diğer ucunda da Barselona’nın o meşhur akvaryumu var. Köprünün sol tarafı yat limanı, gece olunca barcelona ışıl ışıl yansıyor bu limana. Yat limanı boyunca oldukça geniş bir yaya yolu var, bu yaya yolunun ileride sağa doğru kıvrıldığı yerde hemen solda eski bir yapı duruyor tüm ihtişamıyla, Ulusal müze. Yaya yolu buradan sonra daha da genişliyor ve oldukça ferah, yeşil bir meydana dönüşüyor. Barselona’da en hoşuma giden şey, insanlara ayrılmış bu ferah, geniş alanlar. Daha öncede dediğim gibi insanı tamamen uzaklaştırıyor şehrin içinde sıkışıp kalmışlık duygusundan.

Yaya yolunun meydana dönüştüğü yerin paralelinde binaların hemen arkasında da Barselona plajları uzanıyor kilometrelerce. Plajlarda oldukça geniş ve kumsal. Gittiğimiz gün kendimizi attığımız kumsalda bir güzel güneşlenip denizin keyfini çıkarıyoruz ama benim aklım gelmeden önce bir arkadaşımdan tarifini aldığım kumsalın sonundaki Gey plajında. Çok da vakit kaybetmeden soluğu orda alıyorum, plajın diğer kısımları ile kıyaslandığında oldukça bakımsız hatta kumu bile diğer taraflardan daha kötü olan bu köşeye sıkışmış küçük plajda tüm bu olumsuzluklara rağmen metrekareye düşen insan yoğunluğu o kilometrelerce uzanan kumsalın diğer yerlerinden oldukça fazla. Belki eşcinsel popülasyonla plajın küçüklüğü arasındaki ters orantı sebeptir buna ama plajdaki kimse bu sıkışıklıktan rahatsız görünmüyor. Mayolu insan sayısının oldukça az olduğu bu plajda çoğunluğu geyler oluşturuyor, bu arada insanların ispanyol erkekleri deyip başka bir şey dememelerine daha gittiğimin ikinci dakikasında hak veriyorum. Neyse konuyu dağıtmayalım. Velhasıl denizi çok hoşuma gitmese de barselona plajları benim gibi güneşlenme ve bronzlaşma delileri için oldukça verimli tabi göz banyosu için de.

Ağustos sıcağında gittiğimiz için aslında endişeliydim de nasıl gezilecek o güneşin altında onca yer diye. Ama şans mı desem şanssızlık mı ilk günkü güneşli havayı bir daha bulamadık Barselona’da. Gezmek için elbette şanstı, kavurmayan bir güneş olmadığı için, ama bir yandan da şanssızlıktı denize istediği kadar çok vakit ayıramayacağım için. Gezilmesi gereken bir sürü müze, park, bahçe, bina vesaire vardı ama maalesef bizim vaktimiz sınırlıydı. Hepi topu 5 gün için gitmiştik Barselona’ya. Birlikte gittiğim arkadaşımın çantası ikinci günümüzde çalınınca tatilin keyfi biraz kaçtı ve zaten kısıtlı zamanımınz biraz daha kısaldı. Ama yine de kısa bir sürede sıkıntıyı atıp üzerimizden tadını çıkarmaya çalıştık Barselona'nın. 

Ertesi gün Barselona'ya gidip de görülmeden dönülmeyecek muhteşem bir binayı ziyarete gittik. Sagrada Familia 100 yıldan daha önce yapımına başlanan ancak halen biritilememiş Gaudi'nin muhteşem eseri. Şehrin ortasında tüm ihtişamıyla duruyor ki bu henüz tamamlanmamış hali bile muhteşem ve devasa. İnsana kendini hayran bırakıyor ve tabi bol bol fotoğrafını da çektiriyor. Sagrada Famila'dan sonraki durağımız Park Guell.Bir tepenin üzerie kurulmuş bu parkta tüm Barcelona ayaklarımızın altında, seyretmesi oldukça keyifli havanın kapalı olması bile bu keyfi azaltmıyor. 

Barselona'dan ayrılmadan önce görebildiğimiz bir yerde Gaudi'nin La Pedrara isimli binası. Bu apartman farklı tarzıyla ve özellikle de bacalarıyla ünlü. 

Barselona gezisi tadına doyulmayacak bir şekilde sonlanıyor ve tabi ki ileride mutlaka tekrar gelinecek ve hatta bir süre yaşanacak bir yer olarak not defterimdeki yerini alıyor. 


Stockholm

Ankara Viyana uçuşu ve Viyana havaalanında geçen koşturmacanın ardından yerimizi aldığımız Stockholm uçağı Arlanda havaalanına indiğinde 2006 yılının Ağustos ayının ilk haftasıydı. İlk kez bir kuzey ülkesi görecek olmanın verdiği heyecanla ve bizi karşılamak üzere şehir merkezindeki tren istasyonunda bizi karşılamak üzere bekleyen arkadaşımızı bekletmemek için hemen Arlanda havaalanı-Stockholm şehir merkezi arasında çalışan hızlı trene atladık. Yaklaşık 40 km lik bir mesafeyi 20 dakikada kat ederek vardık Stockholm tren istasyonuna saat 20 sularında. Stockholm’e ilk yolculuğum ortak proje yürüttüğümüz RFSL ile yapacağımız bir workshop’u ve Stockholm Pride etkinliklerine katılmayı içerdiği için birlikte çalıştığım 3 arkadaşımla birlikte gerçekleşti. Önümüzde yoğun bir programla dolu olan bir 5 gün vardı. Tren istasyonundan 10 dakikalık bir yürüme mesafesinde olan otelimize gidip yerleştikten sonra akşam yemeği için dışarıya çıktık dördümüz ve bizimle ilgilenen arkadaş. Yine otelin ve aynı zamanda RFSL’nin ofisinin yakınındaki bir İtalyan restoranına götürüldük. Biz hangi pizzadan istesek, ne çorbası içsek diye kendi aramızda Türkçe konuşurken, garsonun bize Türkçe olarak hoş geldiniz demesiyle kaldırdık başımızı menülerden. Bir yabancı tarafından jest olsun diye söylenmiş bir sözcük gibi değildi söyleyenin ağzından dökülen bu kelime. Böylece dakika bir gol bir denecek cinsten karşılaştık ilk Türkiyeli ile Stockholm’de. Daha sonra İsveç’teki göçmenler arasında Türkiye’den gelmiş göçmenlerin sayısının azımsanmayacak sayıda olduğunu öğrenecektik. Yemeğin ardından, bize eşlik eden arkadaş gittikten sonra şöyle bir şehri gezelim dedik, nereye gideceğimizi bilmeden. Saat 10 civarı, otelimizin hemen yanında bulunan ve dümdüz bir şekilde uzanan geniş yoldan yürümeye karar verdik. Buradan yürümeye karar verdik çünkü belirli aralıklarla karşılıklı binaların arasına gerilmiş ipler üzerinde bulunan bayrakların üzerine doğru sallandığı caddenin bizi şehir merkezine götüreceğinde karar kılmıştık. Yaklaşık 15 dakika süren yürüyüşümüz sırasında, o saatte kapalı olduğunu gördüğümüz yüzlerce dükkanın önünden geçtik, belli ki gündüz yoğun bir alışveriş merkeziydi burası. Yolun sonunda bizi taştan yapılmış büyük bir kapı karşıladı, büyük derken gerçekten büyük bir giriş kapısı, 4 katlı bir bina yüksekliğinde neredeyse. O andan itibaren, yapım yılı çok daha yakın bir tarihte gerçekleştiğini düşündüğümüz binalar yerini çok daha eski ama eski olmasına rağmen bir o kadar da bakımlı ve gösterişli binalara ve daracık sokaklara bıraktı. Bir taş köprünün üzerinden geçmemiz gerekti bahsettiğim bu yere gelmemiz için. burası daha sonra genişçe bahsedeceğim Gamla Stan’dı. İlk dikkatimizi çeken saatin 11 e geliyor olmasına, yani bizim için henüz erken bir saat olmasına rağmen sokaklarda kimselerin olmamasıydı. Hafta içi olmasına yorduk bu durumu ama ilerleyen günlerde de çok fazla bir hareketlilik görmedik açıkçası.
Stockholm birbirine onlarca köprüyle bağlanmış 14 adadan oluşan bir şehir. Birbirine yakın bu kadar çok ada ve bunları birbirine bağlayan bu kadar çok köprü olunca zaman zaman karıştırıyor insan, bir adadan diğer bir adaya mı geçiyor her bir köprüyü geçtiğinde yoksa şehrin içinde bir sağa bir sola kıvrılıp ilerleyen bir nehrin üzerinden mi. Zaten deniz gibi gelmiyor pek böyle kıvrım kıvrım dolanan bir su kütlesi. Gamla Stan adı verilen adanın etrafında dolaşırken bir yerde karşınıza nehir gibi görünmeyecek kadar büyük bir su kütlesi çıksa da, o da olsa olsa bir göl gibi geliyor insana. Velhasıl şehir mi denizin içinde, deniz mi şehrin içinde belli değil. Belki de bu durumdur Stockholm’e o muhteşem havasını veren diye düşünüyorum.
Laf Gamla Stan’dan açılmışken biraz bu bölgeden bahsedeyim. Gamla Stan İsveç dilinde “Eski Şehir” anlamına geliyor. Adından da anlaşılacağı üzere Stockholm şehrinin temellerinin atıldığı ada burası, aynı zamanda adaların en küçüklerinden biri ve tam şehrin merkezinde duruyor. Şimdi oturup Stockholm şehrinin tarihi bilgilerini sıralamayacağım burada ama şehrin kuruluş tarihi 1100’lü yıllara uzandığını ve 1300’lere gelindiğinde İskandinavya’nın önemli ticaret merkezlerinden biri halini aldığını, bir süre sonrada Stockholm’ün Gamla Stan adasına sığmaz olduğu için hemen çevresindeki adalara yayılmaya başladığı notunu düşmek istiyorum. Gamla Stan adasında 1300’lü yıllarda inşa edilmiş birkaç bina görmek mümkün, ama maalesef çok fazla bina yok o tarihlerden çünkü 17. yüzyılda şehirde çıkan bir yangından dolayı o yıllarda yapılmış binalar ahşaptan olduğu için çoğu yanmış. Şehrin muhtelif yerlerinde yine oldukça eski, rengarenk binalar selamlıyor sizi tüm zerafetleriyle ve bir o kadar da sağlam bir şekilde geçen zamana meydan okurcasına. Gamla Stan’ın daracık sokaklarında dolaşırken bir an kendimi 17. yüzyıldaki bir sokakta yürüyormuş gibi hissediyorum ama uzun sürmüyor bu his çünkü az ötemde bu güzelliği kaydetmek üzere patlayan bir flaş beni hemen bugüne geri getiriyor. Gündüz sokaklar çok kalabalık, özellikle Gamla Stan’da. Çünkü şehrin zamanla genişlemesinin, ticaretin ve nüfusun diğer adalara kaymasının ardından Gamla Stan daha çok turistik bir havaya bürünmüş, bundan dolayı da sokaklar hediyelik eşya dükkanları, restoranlar ve cafelerle dolu. Tam boş bulduğum bir sokağı fotoğraflamak üzere kendime iyi bir açı ararken köşeden elinde bir rakamın yazılı olduğu küçük bir pankartı yukarı kaldırmış biri dönüveriyor önce ve hemen arkasında yine her birinin üzerinde rehberin elindeki rakamın aynısı bulunan bir grup insan görünüyor ve bir anda dolduruyorlar o güzelim sokağı. Öbekler halinde dolaşan turist kafileleri. Kocaman insanların böyle göğüslerinin üzerlerinde rakamlarla dolaşmaları oldum olası komik gelmiştir bana. Hele ki birkaç kafile aynı mekanda karşılaştıklarında ortalık numaralandırılmış insanlarla doluyor, bu da bana bir yarışmanın adayları arasında kaldığım hissini veriyor: En iyi turist yarışması mesela. İşte tam da bu kalabalık turist kafileleri yüzünden akşam o sokaklarda gezmenin daha keyifli olduğunu düşünüyorum ben. Daha öncede bahsettiğim gibi Stockholm’ün özellikle geceleri sessiz bir şehir olmasının da etkisiyle sokaklar bomboş. Binaların duvarlarına monte edilmiş sokak lambalarının nispeten zayıf ve sarı ışığıyla aydınlanan o bomboş sokaklarda yürürken daha bir keyif alıyor ve kendini geçmişte hissediyor insan. Ama Stockholm’e benim gibi yaz mevsiminde gitmişseniz bu keyfi yaşayabilmek için gece 12’e kadar beklemeniz gerekiyor zira havanın kararması o saati buluyor.
Stockholm’de hayat erken bitiyor, saat 18’den sonra açık bir dükkan bulmak neredeyse imkansız, 21’den sonrada restoran bulmak bile zorlaşıyor. Eğer saat biraz geç olmuş ve hala yemek yenmemişse, 7 eleven’dan alacağınız bir soğuk sandviçten ya da sosisli sandviçten başka seçenek kalmıyor neredeyse karnınızı doyurmak için. Hayat erken bitiyor dedim ama eğlence yerleri de bir o kadar dolu, sokaktaki hayatın bitmiş görünmesinin aksine. Bir istiklal gibi ya da Kızılay gibi canlı, cıvıl cıvıl, insan dolu bir caddesi yok Stockholm’ün. İnsanlar ya evlerine çekiliyor gece olunca ya da iç mekanlara eğlenmek için. Belki de biz eğlence mekanlarının sokağa taşmasına alışık olduğumuz için gece hayatının renkliliği birazda sokakta insanların dolaşıyor, bir mekandan diğerine geçiyor olmaları ile özdeşleştiriyoruzdur, belki bundandır bize sessiz sakin gelmesi. Yoksa her gece gittiğimiz farklı barları ve içlerindeki müşterileri baz aldığımda hiç de sakin bir gece hayatı olduğu söyleyemem Stockholm’ün. Ama yine de gece hayatının beni özellikle ilgilendiren kısmı olan “gay life” bölümünün çok da renkli olduğunu söyleyemeyeceğim. Tamam herkese, her yönelime, her gruba yönelik mekanlar var Stockholm’de ama öyle aman aman mekanlar yok. Benim orada bulunduğum günlerin Stockholm Pride etkinliklerinin olduğu ve İsveç’in başka şehirlerinden de insanların geldiği özel bir hafta olması ve etkinlik kapsamında her gece birkaç yerde birden farklı kesimlere hitap eden partilerin olması hareketlendirdi gece hayatını. Özellikle çok tercih edilen partilere girebilmek için insanların onlarca metre uzunluktaki kuyruklarda beklediğine şahit oldum. Neyse ki ben orada RFSL’nin konuğu olmanın bize sağladığı ayrıcalıkları kullanmayı maksimum seviyede başardığım da hiçbir kuyruk bana etki etmedi.


Daha önce de bahsettiğim gibi orada yoğun bir programımız olduğundan ve her gün sabah 11 civarı etkinliklerin yapıldığı mekanda olmamız gerektiğinden dolayı Stockholm’ü gezmek için sabah erkenden kalkmam ve biraz koşturmaca ile görmek istediğim yerleri tek tek dolaşmam gerekti. Arkadaşlarımdan bazıları da, her gün olmasa da zaman zaman bana eşlik ettiler bu koşturmacada, eğer bir gece önce içkiyi fazla kaçırmamışlarsa. Ben azmettim ve akşam ne içmiş, ne yapmış olursam olayım sabah kalkıp hedefimi gerçekleştirmek üzere attım kendimi sokaklara. Elimde şehrin haritası bir gün önceden yaptığım plan doğrultusunda tek tek dolaştım haritada görülmesi gereken yerler olarak işaretlenmiş mekanları/parkları/müzeleri elimden geldiğince/yetişebildiğimce.


Stockholm’de çok sayıda müze var, kimi ücretsiz, kimi cüzi rakamlarla ziyaret edebileceğiniz kimi ise yok değmez diyebileceğiniz meblağlarda 70 civarında müze. Ben bunlardan sadece bir kaçını gezebilme imkanı buldum. National Museum en önemli müzelerden biri Stockholm’de. Eğer sanata, özellikle resme karşı ilgili olan birinin mutlaka görmesi gereken bir müze. İçinde sayısını tahmin bile edemeyeceğim kadar çok tablo var. Bir diğer ve benim özellikle ilgimi çeken ve gerçekten ilgiyle her galerisini gezdiğim bir müze var. Nordic museum. İçerisinde stockholm’ün her döneminde insanların günlük yaşamına eşlik etmiş mobilyadan oyuncağa, giyimden mutfak eşyasına, yağlı boya tablolardan günlük gazete ve dergilere kadar çok farklı objelerin yer aldığı bir müze. Aslında bir nevi insanlık tarihi müzesi, nereden nereye dedirtiyor insana ve bir o kadarda keyifli o gelişimi izlemek. Bir diğer müzede yine Stockholm’ün çok rağbet gören müzelerinden biri : Vasa Museum. 1600’lü yıllarda inşa edilmiş, zamanının en büyük savaş gemisinin ve o döneme ait denizcilikle ilgili objelerin sergilendiği bir müze burası. Savaş karşıtı biri olarak savaş gemisi müzesi gezme fikri çok çekici gelmese de stockholm = Vasa Museum yakıştırmalarına ve fotoğrafların cazibesine kapılarak yine savaş karşıtı bir arkadaşımın bana eşlik etmesiyle yarım saatlik bir giriş kuyruğunun ardından içeride bulduk kendimizi. 1600 küsur yılında batmış olan bu ahşap gemi 1970’li yıllarda su yüzüne çıkarılmış ve gerekli onarımlar yapıldıktan sonra Stockholm’ün bu en çok ziyaret edilen müzesi yapılmış, savaş gemisi ve gemiyle ilintili bir çok şey de sergilenmeye başlanmış. Çok bir numarası yok aslında, kocaman ahşap bir gemi. O müzede asıl ilginç olan, yani benim ilgimi çeken bölüm, zamanında o gemide çalışan ve gemiye 300 yılı aşkın bir süre denizin dibinde eşlik eden insanların iskeletlerinin, bir dizi işlemden geçirilerek ete kemiğe büründürülmüş, yani saçıyla sakalıyla, gözüyle kirpiğiyle senin benim gibi neredeyse canlı gibi duran bir hale getirilmiş mumyalarının sergilendiği bölüm. O insanların yüzlerine, gözlerinin içine bakarken ürpermemek elde değil. Kazara mumyanın bir yerinin oynaması insanın aklının yerinden oynamasına yeter. O kadar sahici yani. Dikkatimi çeken bir noktada o bir dizi işlemden geçirilerek neredeyse yaşıyormuş hissi uyandıran büstlere dönüşmüş iskeletlerin sahipleri hakkında yazan bilgiler. Çünkü o bilgilerde yazan yaşlarıyla karşımda duran büstler arasında büyük bir uçurum var. Henüz 26 yaşında olduğu belirtilen aşçı kadın 40’ını çoktan geçmiş biri gibi duruyor, öyle yorgun öyle yıpranmış gözlerle bakıyor. Demek eski zamanlarda çabuk çöküyordu insanlar diyorum, ya da denizde olmak mı böyle yaşlandırmış bu insanları bilmiyorum. Yine geminin iç kısmında insanların günlük hayatlarının canlandırıldığı bir bölüme giriyorum burası da görülesi bölümlerinden biri müzenin. Orda günlük hayatlarıyla ilgili malzemeleri/aletleri falan görünce daha iyi anlıyorum bu insanların neden oldukları yaşlarından daha yaşlı, daha yıpranmış daha yorgun göründükleri. Çünkü tüm bu aletler daha doğrusu o dönemde yaşamak o kadar çok fiziki güç gerektiriyor ki zaten mümkün değil genç bir kadının ya da adamın genç görünebilmesi. Sonuç olarak gemiyi görmekten değil de gemideki hayatı ve insanları görmekten mutlu olmuş bir şekilde ayrılıyoruz o müzeden.


Bir diğer eğlenceli ve bana göre görülmesi gereken yer de Skansen. Burası bir açık hava müzesi. Stockholm şehrinin 13-14. yüzyıldaki halinin bir modeli. O döneme ait, gerçek boyutlarda evleri, okulları, ahırları, dükkanları, pazarı ve hatta hatta insanlarıyla. Ama insanlar dediysem öyle şekil olsun diye etrafa saçılmış mankenler değil. O zamanın kıyafetlerini giymiş, dükkanlarda şekerleme, ekmek, pasta satan kanlı canlı insanlar. Mesela sokaklarında gezerken bu açık müzenin, köşeden gülüşerek sohbet eden iki kadın çıkıveriyor karşıma o zamanın kıyafetleri içinde ve zarif bir referansla selamlıyorlar beni. Sonra bir ahırın kapısından içeriye giriyorum, atını tımar eden bir genç çıkıyor karşıma bu seferde. Bana da sadece fotoğraf makinemi açıp birkaç kare almak kalıyor sanki zaman yolculuğundan bu ana ışınlanmışımda döndüğümde inanmayanlara kanıt diye göstermek üzere. İşte öylesine keyifli burada dolaşmak. Hızımı alamıyorum ben ve Skansen’in hemen yanındaki Hayvanat bahçesinde alıyorum soluğu. Gezmeyi en çok sevdiğim yerlerden biridir Hayvanat Bahçeleri. Burası da özenle düzenlenmiş ve geniş bir alana yayılan, içinde çok çeşitli hayvanların görülebileceği bir yer. Bir de manzarası için girmeye değer çünkü buradan Stockholm’ü başka bir açıdan görmek mümkün.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Paylaş