December 31, 2012

Wish List 2013


2012 yılını hayatımın en kötü yıllarından birisi olarak ilan etmemde hiç bir sakınca yok sanırım. Çünkü terslik üstüne tersilk geldi. Hemen hemen hiçbir şey istediğim gibi gitmedi. 2012 yılına girerken dilediğim 13 şeyin de ancak 5 tanesi gerçekleşti ki onlardan ikisi doğrudan kendi hayatımla ilgili değil. Uğursuz sayıda bir liste yaptığım içindir belki. Bakın, neler dilemişim 2012 yılından, neler olmamış:

-Tezi bitirmek (Yıl içinde teze başladım, bitmedi ama bitmek üzere)
- Kazancımın daha iyi olacağı bir işe sahip olmak (olmadığı gibi işsiz kaldım)
+ Daha önce gitmediğim bir ülkeye seyahat etmek (Makedonya’ya gittik Bahadır’la birlikte)
- Bir Yunan adasında 3-4 günlük kısa bir tatil yapmak (nerdeee!)
- Hasta olmamak (hayatımın ilk ve korkunç böbrek taşı ağrısını yaşadım bu yıl)
- Mutlu olmak ve de bol bol gülmek (hayatta da hep gülünüp mutlu olunmuyor ki)
- Göbeğimin bir iki kilosundan kurtulmak (aynen duruyor)
+ Alışveriş yapmak (fena değildi bak bu)
+ Ipad almak (Ipad olmasa da bir tablet bilgisayar aldım)
+ Anıl'ın işe devam etmesi ve de üniversiteyi kazanması (%100 gerçekleşti)
+ Bahadır'ın okula ilgisinin sönmemesi (şaşırtıcı ama halen devam ediyorJ)
- Tokat'a gidip Serapları görmek (onlar buraya gelmesini 2020 wish listine ekleyeceğim)
- Ezgi ve Elçin!in İzmir'e bizi ziyarete gelmesi (Ezgi geldi ama Elçin gelmedi)

2012 yılına daha iyi gelire sahip olduğum bir iş umuduyla girmiştim ama yılın büyük bölümünü kıt kanaat geçirmek zorunda kaldım. Yılın ilk 3 ayı kabus gibiydi çünkü çalıştığı iş yerinde ciddi sorunlar yaşandı, aslında mobbing’e uğradım ama kendimi anlatamadım bir türlü. Sonunda proje bitti de hayatımın en kabus iş yerinden kurtuldum. Yaz ayı fena geçmiyordu ki doğum günümün iki gün sonrasında bir barın bodyguardlarının saldırısına uğradım. Hayatımda ilk kez başıma böyle absürd bir şey geldi, haliyle hem fiziken hem de ruhen canım yandı. Bu da tam yılın ortasında en tavan mutsuzluğum oldu. Tam iyileştim derken ikinci darbe geldi. Bir hafta süren bir böbrek ağrısı hayatımı zindan etti. Velhasıl Ağustos ayı kabus gibi bir aydı. Sonrasında da “evimden çık, oğlum evlenecek” krizine giren evsahibimle tatsız şeyler yaşadık, neticede bir de taşınma yaşandı bu parasızlığın ortasında. Ondan sonra yine olağan çizgisine geldi hayatım ama yıl sonu itibariyle halen tam zamanlı bir işim olmadığı için teorik olarak işsiz sayıyorum kendimi. 2012’nin bu son günleri aynı zamanda İzmir’deki son günlerim de. Çünkü İstanbul’a taşınıyorum. İki yıl şans verdim İzmir’e ama o bana vermedi. Anlayacağınız büyük bir değişiklikle girmeye hazırlanıyorum yeni yıla. Umarım 2013 yılı bu yıldan daha iyi, saha sağlıklı, daha umutlu, daha varlıklı, daha neşeli, daha çok gezmeli, daha çko eğlenmeli bir yıl olacak.

İyi şeyler de oldu tabi ki 2012 yılında. Misal bir insan hakları araştırma bursu kazandım. Hayatımın ilk alan araştırmasını yaptım, sonuçlarını analiz ettim ve bitirip teslim ettim. Onun dışında hiç beklemediğim bir şekilde bir yurtdışı seyahati gerçekleştirdim yılın son ayında. Daha önce katıldığım bir eğitimin değerlendirme toplantısı için İsveç’e davet edildim. Ayrıca ILGA Dünya Konferansı’na da katıldım. Hayatın rutininden sekiz günlüğüne uzaklaşma şansı buldum böylece. Bu blog haricinde bir de Radikal Blog’a yazmaya başladım. Oradaki bir yazımdan dolayı İMC TV’de yayınlanan Mor Bülten’den davet alıp “açılmak” üzerine kısa bir söyleşi yaptım. Tabi ki yılın Bahadır’la gerçekleştirdiğimiz tek seyahati olan Makedonya tatili de yılın güzel şeyleri arasındaki yerini aldı. Anıl’ın iniversiteyi kazanması da çok istediğim ve gerçekleştiğine oldukça mutlu olduğum bir olaydı.

Gelelim 2013 yılından beklentilerime. Geçen yılki listenin gerçekleşme oranının % 38’de kaldığını düşünürsek çok da yüksek tutmamam lazım beklentileri ama sonuçta bunun adı wish list. İnsanın her istediğin olmadığını öğrendim nihayetinde. O yüzden yine umudumu yüksek tutarak barışın geldiği, kimselerin toprak, bayrak, milliyet uğruna ölmediği, kimsenin nefret cinayetine kurban gitmediği gibi ütopik dilerlerimle birlikte, sıhhat, mutluluk, refah, heyecan gibi şeylerin eksik olmamasını diliyorum önümüzdeki yıl. Bir de şöyle daha özel dileklerim var ki gerçekleşirlerse pek bir mutlu olacağım:

-Tezi teslim etmek ve mezun olmak (kesin olacak. Evet, evet)
- Sosyoloji bölümünü bitirmek ve diplomamı almak (N’apıcaksam)
- İstanbul’da ikinci bir iş bulmak ve böylece hayatımı stabil duruma getirmek
- Bu yıldan daha iyi, beni İstanbul’da yaşatacak kadar gelir sahibi olmak
- Araştırma sonuçlarını bir makale olarak akademik bir dergide yayınlatmak
- Fas’a gitmek (Birikmiş millerimle Ağustos ayını biletimi aldım bile)
- Arjantin’e gitmek (neden olmasın?)
- Merkezi sistem ısıtması olan bir evde yaşamak
- Bahadır’ın başvuru süresini kaçırmayıp Polonya’ya Erasmus’a gitmesi
- Yeniden böbrek ağrısı çekmemek
- Bana saldıran kişiye açtığım davanın sonuçlanması ve hak ettiği cezayı çekmesi
- Iphone almak
- Yeni bir fotoğraf makinesi ve lens almak
- Yeni bir bisiklet almak

Herkese dileklerinin ve beklentilerinin gereçkleşeceği güzel bir yıl diliyorum.   

December 28, 2012

Enkazdan müzeye: Vasa

Stockholm'de en beğendiğim müzelerden birisi Vasa Müzesi. Müze ismini içindeki devasa savaş gemisinden alıyor. Bu savaş gemisi Baltık Denizi'nin kontrolünü Polonya'dan almak isteyen İsveç Kralı Gustavus Adolphus'un isteğiyle 1626 yılında inşa edilmeye başlanmış. İsveç'in sahip olduğu en büyük savaş gemisi olması planlanan bu geminin yapımı Hollandalı gemi inşa mühendisinin yönetiminde gerçekleşmiş ve Adolphus'un da acele ettirmesiyle 2 yılda tamamlanmış.

Gemi büyük bir törenle 10 Ağustos 1628 yılında sulara bırakılmış ancak geminin su üzerinde ancak 20 dakika kalabilmiş. Kıyıdan 120 metre açıkta insanların şaşkın bakışları arasında 32 metre derinliğe gömülmüş. Büyük umutlarla inşa edilen geminin bu kadar çabuk sürede batmasına bir suçlu aramaya girişilmiş. Yapılan araştırmalar sonucunda da geminin batmasına neden olan şeyin geminin üst güvertesine yakın koyulan ağır toplar olduğu ortaya çıkmış. Geminin alt kısmının hafifliğine karşın geminin üst kısmının her iki yanına yerleştirilmiş 48 topun ağırlığı geminin yan yatıp batmasına neden olmuş. Küçük bir mühendislik hatası devasa gemiyi sulara gömmüş. 

Gemi tam 333 yıl Stockholm açıklarında denizin dibinde yatmış. 1959 yılında başlayan çalışmalar sonucunda da 1961 yılında geminin enkazı su yüzüne çıkarılmış. Onarılmış ve şu andaki müze inşa edilene kadar da 1988 yılına kadar geçici bir yerde tutulmuş. 1988 yılında da şimdiki yerine taşınmış. Müzeye girdiğiniz anda bütün heybetiyle sizi karşılayan geminin haricinde, gemiden kurtarılan malzemeler, insan iskeletleri de müze içerisinde sergileniyor. Ben ilk kez 2007 yılında gezmiş ve hayran kalmıştım. Bu seferki gidişimde ise asla unutmayacağım bir tecrübe yaşadım. ILGA Konferansı'nın bir akşam yemeği Vasa Müzesi'ndeydi. Vasa Müzesi bizim için kapatılmıştı ve geminin ön tarafının etrafına kurulmuş masalarda şarap ve güzel yemekler eşliğinde unutulmayacak bir gece geçirdik. Eğer yolunuz Stockholm'e düşerse Vasa'yı ziyaret etmeden dönmeyin.  

December 24, 2012

Orada bir basbakan var uzakta


Orada bir başbakan var uzakta ve o başbakanın ismi Fredrik Reinfeldt. 2003 yılından beri Ilımlı Muhafazakar Parti’nin başkanı ve 2006 yılından bu yana da İsveç Başbakanı olarak görev yapıyor. Nedir benim Fredrik Reinfeldt’ten bahsetmemin nedeni? Anlatayım.

ILGA’nın 26. Uluslararası konferansına katılmak üzere Stockholm’deydim son bir haftadır. ILGA, gey, lezbiyen, transseksüel ve interseks örgütlerinin bir araya geldiği uluslararası bir oluşum. İki yılda bir dünyanın dört bir yanındaki üyelerinin temsilcilerini bir araya getiriyor. BU iki yılda bir yapılan konferansta LGBT hakları konusunda çeşitli paneller ve atölyeler düzenleniyor, oluşumun yapısı tartışılıyor, tüzük güncellemeleri yapılıyor ve yeni yönetim kurulu seçiliyor. Ancak bu konferansın en önemli işlevi elbette LGBT hakları alanında çalışan sivil toplum kuruluşları arasında bir ağ oluşturulmasını sağlamak ki bunu da çok güzel yerine getiriyor. Bu yılki konferansa tam 100 ülkeden 450 temsilcinin katıldığını düşünürsek nasıl küresel bir iletişim ağı oluşturma imkanının olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil.

Konferans bu yıl İsveç’in başkenti Stokholm’de gerçekleşti ve şu ana kadarki en büyük katılım ve en çok burslu katılım rekorunun kırılmasının yanında başka bir ilk daha yaşandı: 1979 yılında Amsterdam’da gerçekleştirilen konferanstan bu yana, ilk kez konferansın yapıldığı ülkenin başbakanı toplantının açılış konuşmasını yaptı. Bu ilkin İsveç’te gerçekleşmesi şaşırtıcı mı? Elbette ki hayır çünkü İsveç LGBT hakları konusunda oldukça ileri bir noktada duran bir ülke. Kısaca İsveç’in LGBT hakları konusunda attığı adımları paylaşarak ne demek istediğimi somutlaştırmak isterim. İsveç 1944 yılında eşcinselliği yasallaştırmış, 1979 yılında ise eşcinselliği hastalık listesinden çıkarmıştır. 1972 yılında Avrupa’da transseksüellere cinsiyet düzeltme operasyonu hakkını tanıyan ilk ülke olmuştur. 1987 yılında anayasasını değiştirerek cinsel yönelime bağlı ayrımcılığı yasaklamış, eşcinsellere karşı nefret söylemini de içeren ayrımcılık karşıtı yasayı yürürlüğe koymuştur. 1988 yılında eşcinsel birliktelikleri tanımış, 1995 yılında Danimarka’nın ardından eşcinsel çiftlerin birlikteliklerini kayıt altına alabilmelerine olanak sağlayan dünyanın ikinci ülkesi olmuş, 2003 yılında ise eşcinsel çiftlere evlat edinme hakkını vermiştir. 1 Mayıs 2009 yılında yaptığı yasal düzenlemeyle de evlilik kurumunu cinsiyetler arası ilişkiyi gözetmeksizin herkesin kullanımına açarak evlilik eşitliğini sağlamıştır. Ayrıca yapılan kamuoyu araştırmaları da İsveç toplumunun eşcinsellik konusunda en açık görüşlü ülkelerden birisi olduğunu göstermektedir.

Hal böyle olunca da bir başbakanın ILGA Konferansı’nın açılışında konuşma yapması İsveç’e nasip olması çok sürpriz bir gelişme değil. Neler söyledi İsveç Başbakanı Fredrik Reinfeldt? Öncelikle LGBT haklarının insan hakları olduğunun altını çizdi. Kimsenin cinsel yöneliminden ya da cinsiyet kimliğinden ötürü ayrımcılığa uğramadığı bir ülke olmak için çalıştıklarını ve çalışmaya devam edeceklerini söyledi. Diğer ülkeleri LGBT vatandaşlarının haklarını korumak için yasal düzenlemeler yapmaya çağırdı. Ancak LGBT hakları konusunda ne kadar ileri bir ülke olsalar da halen çok çalışmaları gerektiğinin altını önemle çizdi. Toplantıdan iki hafta önce ailesine açılmasının ardından babası tarafından evden kovulan ve bu olay sonucunda da intihar eden 15 yaşındaki genci anarak “tek bir kişinin dahi cinsel yönelimi ya da cinsiyet kimliğinden ötürü ayrımcılık görmediği ve her bir bireyin tam anlamıyla güvende olduğu bir ülke olana kadar çalışmaya devam edeceğiz” dedi. Konuşmasının bana göre en can alıcı ve önemli noktası da burasıydı.

Ben de dahil yüzlerce insan için kendi ülkesinde gerçekleşme ihtimali uzak bir hayali İsveç Başbakanı gerçekleştirdi. Politikacıların, yasa yapıcı ve uygulayıcılarının insan haklarına gösterdiği hassasiyet ve önem o ülkede yaşayan ve farklı nedenlerden ötürü ayrımcılığa uğrayan insanların mağduriyetlerinin giderilmesi açısından çok önemli. Çünkü bir topluluktan gelen talebi duyup duymamak, gelen talep doğrultusunda yeni düzenlemeler yapıp yapmamak tamamen hükümetlerin elinde. Hükümetler hak talep eden grupların taleplerini duyup, haklarını iyileştirmek için adımlar attıkça da toplumun genelinin düşünme ve kavrama biçimi de değişiyor. Yoksa Türkiye’de yapıldığı gibi konu LGBT haklarına geldiğinde “toplum buna hazır değil” diyerek kestirip atmak işin en kolayı. Hazır olmayan gerçekten toplum mu? Bakın bu toplumun hazır olmama argümanı 2005 yılında İspanya’da eşcinsel evliliklerin yasallaşması öncesindeki tartışmalarda oldukça gündeme getirilmişti. Hatta İspanya, yüzbinlerce kişinin katıldığı eşcinsel evlilik karşıtı protestolara bile sahne olmuştur. O zamanın başbakanı Zapatero ise medyanın toplumun hazır olmadığı yönündeki sorularına, insan haklarını iyileştirmek ve hakların herkes tarafından kullanılmasını sağlamak için toplumun hazır olmasını bekleyemeyeceklerini söyleyerek, kendilerinin insan haklarını iyileştirmek için bu görevlere geldiklerini ve sadece bu görevi yerine getirdiklerini, toplumun da zamanla bu düzenlemeleri sindireceği şeklinde yanıt vermişti. Evet, insanın insan onuruna yaraşır ve eşit yaşamasının sağlanması için toplumun hazır olması gerekmiyor. Temel haklar herkes içindir ve hükümetler bunları uygulamakla yükümlüdür.

İşte bu yüzden Zapatero gibi, Reinfeldt gibi, Arjantin başkanı Kirchner gibi politikacıların varlığı herkes gibi LGBT bireylerin de eşit vatandaşlar olabilmeleri ve ayrımcılıkla karşılaşmamaları için önem arz ediyor. Türkiye gibi insan haklarına pek önem verilmeyen bir ülkenin de bir gün toplum adına karar vermeyi seçmek yerine gerçekten insan hakları için mücadele edecek bir başbakanı ya da cumhurbaşkanı olur mu bilmem ama öyle birisine ihtiyacımız olduğu kesin. Nihayetinde böyle başbakanlar ve başkanlar var dünyanın çok da uzak olmayan yerlerinde, bizde neden olmasın?

Ağzına sağlık Reinfeldt!  

Yazı 18.12.2012 tarihinde Radikal Blog'da yayınlanmıştır. 

December 20, 2012

ILGA Dünya Konferansı'ndan notlar


ILGA, 1978 yılında kurulan ve LGBTI örgütlerinin dünya çapında üye olduğu bir çatı örgüt vazifesi gören bir oluşum. İlk kez 1979 yılında Amsterdam’da bir araya gelen örgütler düzenli olarak iki yılda bir farklı bir şehirde bir araya geliyor. 26.  ILGA Dünya Konferansı ise 12-16 Aralık tarihlerinde İsveç’in başkenti Stockholm’de gerçekleşti. Bu yıl, SIDA (İsveç Uluslararası Gelişme Ortaklığı Ajansı)’nın verdiği mali desteğin de etkisiyle şu ana kadar gerçekleştirilmiş en kalabalık dünya konferansı gerçekleştirildi. Dünyanın 100 ülkesinden 450 kişi konferansa katıldı, üstelik bunların 250 tanesi burslu olarak, yani tüm masrafları ILGA tarafından karşılanarak toplantıyı izleme şansı buldular. Ben de daha önce 2008 yılında katıldığım ve yine SIDA’nın organize ettiği LGBT İnsan Hakları Eğitiminin değerlendirme toplantısı için SIDA tarafından davet edildim. Bu toplantı ILGA Dünya Konfransı’nın hemen öncesinde yer aldığı için ILGA’ya da katılabileceğim söylendiğinde hiç tereddüt etmeden kabul ettim. Bu katıldığım ikinci dünya konferansı oldu. İlkine 2006 yılında Cenevre’de katılmıştım ve onunla kıyaslandığında gerçekten çok büyük bir konferans olduğunu söylemeliyim. Ben gerek ILGA dünya olsun gerekse ILGA Avrupa toplantıları olsun, o ortamda bulunmayı seviyorum. Çok farklı kuruluşları temsil eden insanlarla tanışma imkanı bulup dahası farklı deneyimleri dinleme şansı buluyor insan. LGBTI örgütler arasında uluslararası bir ağ kurma kapsamında ILGA’nın varlığını da, düzenlediği bu toplantıları da çok önemli olduğunu düşünüyorum.
  
ILGA Dünya örgütlenmesinin yanında ayrıca bölgesel olarak, daha doğrusu kıtalar temelinde de örgütleniyor. Türkiye’den LGBT örgütler ILGA-Avrupa üyesi ve bu yüzden genellikle ILGA-Avrupa toplantılarını takip ediyoruz. Çünkü bulunduğumuz coğrafya gereği Avrupa kıtasına dahil ediliyoruz. ILGA Dünya konferansının başladığı gün de bölgesel toplantılar yapılıyor. Ben de Bu sefer bir değişiklik yaparak ILGA-Asya toplantısına katıldım. Az önce sözünü ettiğim eğitimde Hindistan, Nepal, Bangladeş, Pakistan, Sri Lanka gibi güneydoğu Asya bölgesine dahil katılımcılarda vardı ve açıkçası Asya’daki LGBT haklarının durumuyla ilgili bilgi dağarcığımı o toplantının katılımcıları arttırmıştı.

December 19, 2012

Küresel Ötekiler


Bir insan düşünün, öyle bir insan ki hangi milletten ya da
etnik kökenden olursa olsun, hangi dili konuşursa konuşsun, ten rengi ister beyaz, ister siyah, ister başka renk olsun, tanrının hangi dinine inanırsa inansın, hep ama hep öteki olsun. Yok bulmaca değil, yazılarımı takip edenler bu ötekiyi hemen tanımışlardır. Tanımayanlara baştan anlatayım.

Her ülkenin, her coğrafi bölgenin kendine özgü ötekileri var. Çünkü her yerin ve herşeyin bir egemeni var ve dolayısıyla egemen olmayan tüm diğerleri de onun ötekisi oluyor. Bu ötekilikler bazen bölgesel, bazen ulusal olabileceği gibi, bazen de daha geniş bir coğrafyaya yayılabiliyor ama nihayetinde tüm bu ötekiler, belirli bir grup insanın üzerinde uzlaşıp, belirli aidiyetler üzerinden ötekileştirdikleri. Ancak dünya üzerinde yaşayan bunca farklı insanın üzerinde uzlaştığı belki de tek şey, eşcinselliğe ve transseksüelliğe bakış açıları. Ne zaman çok kültürlü bir toplantıya katılsam bu düşünce takılıyor aklıma. Şu anda da Stockholm'de daha önce katıldığım LGBT insan hakları eğitiminin değerlendirme seminerindeyim ve çoğunluğunun Asya ve Afrika ülkelerinden olduğu yirmi sekiz kişilik çok kültürlü bir grupla bir çeşit deneyim paylaşımında bulunuyoruz ve haliyle odağımız LGBT hakları.

Başka başka diller konuşuyoruz, birbirinden çok farklı geleneklerimiz var, farklı giyiniyoruz, farklı yiyecekleri seviyoruz, uzun lafın kısası birbirimize hiç mi hiç benzemiyoruz ama yaşadığımız ayrımcılığı, karşılaştığımız nefreti, şiddeti ve içinde bulunduğumuz çıkmazları konuşmaya başladığımızda birden tek bir insana dönüşüveriyoruz, dilimiz, rengimiz, inancımız aynılaşıveriyor. Bütün farklılıklarımız silinip tek farkılığımızla tabiri caizse küresel bir öteki oluveriyoruz.

Akıl erdirmesi zor. Şu koskaca yedi milyarlık dünyada en iyimser rakamla, birkaç yüz milyon insan vardır eşcinsellerle ve transseksüellerle sorunu olmayan. Gerisi için biz günahkarız, suçluyuz, en iyi haliyle hastayız. Iyi de hangi ara oldu bu ağız birliği ya da neden oldu? Bunun yerine barış için hemfikir olunsaydı, hassasiyet yaşadığımız çevreyi korumak için gelişseydi, dünya üzerinde yaşayan tüm canlılara saygı duyma konusunda uzlaşılsaydı keşke.

Biliyorum hoşlanmamak ya da nefret etmek için efor harcamak gerekmiyor, üzerinde düşünmek gerekmiyor, argüman üretmek gerekmiyor hatta sevmeme ya da nefret etme gerekçesini söylemek bile gerekmiyor. Oldukça zahmetsiz bir şey, tam insana göre. Bu yüzden belki bu insanlığımız bir yanılsamadır, belki de barış için, dünya için, diğer canlılar için düşünmeye başladığımızda gerçek anlamda insan olacağız. Sizce de üzerinde düşünmeye değmez mi? Zira dünyanın her yerine yanımızda ötekiliğimizi taşımamız kadar sizin de durmadan nefret etmeniz çok yorucu değil mi?

November 29, 2012

Türkiye'nin Eşitlik Anlayışı: Okullarda Tek Tip Kıyafet


Okullarda kılık kıyafet yönetmeliği değişmesi ve tek tip üniformanın ortadan kalkması gündeme geldiğinden beri bir tartışmadır gidiyor. Açıkçası ben, kıyafet serbestliğine karşı çıkıp da tek tip giyimi savunanları anlamaya çalışıyorum ama anlayamıyorum ve hatta yoksulluk-zenginlik düzlemindeki argümanlarını da oldukça sığ buluyorum. Yoksul-zengin ayrımının görünürlüğünün aynı renk önlüğü ya da üniformayı giymekle ortadan kalktığını  düşünebilme kafasını anlayamıyorum hakikaten. Benim ilk okul dönemimde belki öyleydi, ki yine de hatırlarım böylesine marka giyinme salgını yokken bile benim uyduruk bir dükkandan alınan ayakkabımla, arkadaşımın mağazadan alınan güzel ayakkabısı arasındaki  farkın nasıl bağırdığını. Biz tek tip giyiniyorduk ama parası olanla olmayanın ayırdına varamayacak kadar da salak değildik! Kalem kutusundan, silgisine kadar her şeyde hissederdik o farkı. Şimdi durum daha farklı, şimdi herkes marka giyiniyor, herkesin cebinde cep telefonu zaten var da havası atılan markası.  

Eşit mi görünüyoruz? Daha yakından bakın!
Bu argümanları sığ ve aynı zamanda samimiyetsiz buluyorum. Asıl sorun yoksulluğun var olması; yoksulluğun görünür olması değil. Merak ediyorum asıl korktuğunuz ne? Fakir çocukların sizin cep telefonu olan, nike çanta kullanan çocuğunuza saldırmaları falan mı? Siz fakir çocukları aynı üniformayı giyince kendilerini diğerleriyle eşit hissedecek kadar saf mı sanıyorsunuz? Bir uyanın artık arkadaş. Bu ülkede zengin ile fakir arasındaki uçurum gittikçe büyüyor ve bunu aynı üniformayı giyerek daha fazla gizleyemezsiniz. Yoksul çocuklar yemiyor bu numaraları, hem de çok uzun zamandır. Bence sizin asıl korktuğunuz sizin varlıklı olduğunuzun belli olması. Çünkü siz de biliyorsunuz ki arsız ve gösteriş meraklısı yetiştirdiğiniz çocuklarınız sahip olduklarını sergilemekten çekinmeyecekler, bu da yoksul çocukların onları diş bilemesine, sorunlar çıkarmalarına neden olur. Siz yoksulların çıkardığı sorunları sevmezsiniz. O yüzden değil mi "kentsel dönüşümü" desteklemeniz? Kentsel dönüşüm dediğiniz şey yoksulları, onların yaşadığı varoşları muhitinizden uzaklaştırmak değil mi? Çok fakir çocuk görürseniz onu da uzaklaştırıverirsiniz. Zaten onlar anne babalarıyla birlikte şehir dışında onlar için yaptırılmasını desteklediğiniz "mutlu" yuvalarında sizden uzakta yaşıyorlar. Bir de gitmeyi reddediyor değil mi? Terbiyesizler!   

Bu tartışmaları yapanlar büyük ihtimal yoksulluk nedir pek bilmiyor. Ben size anlatayım: Ben burnu patlak ayakkabımın ucuna içeriden mendil parçası koyup okula giderken, okuldaki herkesin benim gibi siyah önlük giyiyor olması hissettiklerimi değiştirmedi. Yerli malı haftasında o zamanın en pahalı meyvesi olan muzu birilerinin çantasında gördüğümde onu getirenin benimle aynı renk önlük giyiyor olması aramızda fark olmadığını hissettirmedi. arkadaşlarım çantalarıyla okula gelirken benim kitaplarımı ve defterlerimi poşetle elimde taşımam sırf aynı renk önlük giyiyoruz diye bana kendimi eşit hissettirmedi. Bilmem anlatabiliyor muyum? Önlük ya da üniforma örtmüyor yoksulla zengin arasındaki farkı, o zaman bile örtmüyordu. O yüzden yoksulluk bilmeden yoksulluk edebiyatı yapmayın, komik oluyorsunuz. Yoksulluk yaşadığınız halde halen tek tip kıyafeti savunuyorsanız size de tek diyeceğim: pek bir polyannaymışsınız küçükken.    



Ayrıca bırakın bu çocukların psikolojisini düşünüyor ayaklarını. Çocukların psikolojisini gerçekten düşünüyorsunuz tep tip kıyafeti değil, yoksulluğu tartışın. Sizin asıl derdiniz yoksulluğu görmek istememek.  Yok yani, yoksullukla zenginliğin arasındaki farkın görünürlüğünü tek tip kıyafetin azaltacağını düşünüyorsanız hepimiz tek tip giyinelim. Niye okulla sınırlıyoruz ki? Bu kadar empatiniz varsa kapatın o süslü püslü, marka giysilerinizi, ayakkabılarınızı, çantalarınızı dolaba, hep beraber tek tip giyinelim. Olmaz mı? Ne alakası mı var? Okullarda tek tip kıyafeti savunma gerekçenizin ne alakası varsa bunun da o kadar alakası var işte. 

Bayılıyorum sizin bu eşitliğe olan düşkünlüğünze. Canlarım benim. Pardon, son seçimde oyunuzu kime verdiniz? Büyük olasılıkla bir sosyalist parti olmalı. Hı hı. 

November 20, 2012

Bir cinayete suç ortagı oldugunuzu düsündünüz mü hiç?


Bugün 20 Kasım... Bugün nefret suçuna maruz kalan ve yaşam hakları ellerinden alınan transseksüel bireyleri anma günü. Bugün dünyanın bir çok yerinde onlar için mumlar yakılacak, tek tek adları anılacak, dualar edilecek. O kadar çoklar ki... Transseksüel cinayetlerini izleme projesi adı altında yürütülen uluslararası bir çalışmaya rapor edilen vakalara göre Ocak 2008’den Kasım 2012’ye kadar 1.083 kez öldürülmüş trans bireyler, tam 56 ülkede. Altını çizmekte fayda var, bu rakam yalnızca bu projeye ulaştırılabilen vakalar, ya ulaştırılamayanlar?

Ne için? Sırf yanlış bedende doğduklarını hissedip, ait oldukları bedene büründükleri, sırf içinde yaşadığımız toplumsal cinsiyet kimliği hapishanesinin kurallarına uymadıkları, sırf kendileri olmayı seçtikleri için. İşte bugün onları anma günü çünkü onlara yapılanı unutmamak, unutturmamak gerekiyor. Faillerini bulmaya çaba göstermeyen devletlerin, onları hedef gösteren medyanın, onlardan nefret eden her bir bireyin gözüne sokmak, vicdanlarını rahatsız etmek gerekiyor. Çünkü trans bireylerin cinayetlerinden bu sistemin bir parçası olarak herkes sorumludur, katil yalnız değildir, arkasında kocaman bir toplum, o toplumun öğretileri, o toplumun değerleri, o toplumun korkuları ve nefreti vardır. 

Bugün öldürülen transları anma günü, bugün bir yerlerde öldürülenler için mumlar yakılırken, başka yerde birilerinin öldürülmeye devam edeceği gün. Çünkü bugün dünden farklı değil ve siz kalıp yargılarınızı kırmadığınız, insanın doğduğu bedende yaşamasının onun kaderi olduğunu düşündüğünüz, bu durumu hastalık, transseksüelleri ucube olarak gördüğünüz ve çocuklarınıza bunu öğrettiğiniz sürece de bugün dünden farklı olmayacak.

Bugün bir kaç dakika da olsa öldürülen trans bireyleri düşünün, her an öldürülme korkusuyla yaşayanları da düşünün, her gün onlarla karşılaştığınızda nasıl baktığınızı,  onların yaşadığınız apartmanda ya da semtte oturmamaları için nasıl mücadele verdiğinizi, onların öldürülmelerine, şiddete uğramalarına nasıl göz yumduğunuzu düşünün. Sonra da kendinizi nasıl bir insan olarak tanımladığınızı düşünün. Kendinizi iyi bir “insan” olarak tanımlıyor musunuz? Siz birisinin olduğu bir şey yüzünden yaşamının elinden alınmasını normal karşılıyor musunuz? Bir transseksüel öldürülürken katilin elinde tuttuğu bıçağın ya da silahın üzerinde sizin de parmak iziniz olduğunu biliyor musunuz? Bugün öldürülen trans bireyleri anmasanız bile en azından bunları bir düşünün.


İlgili linkler:
http://www.transrespect-transphobia.org/ 
http://www.transgenderdor.org/
Not: yazıda kullanılan fotoğraf www.bianet.org'dan alınmıştır. 

November 18, 2012

Aileye Açılma Üzerine Mor Bülten'de Sohbet

Radikal Blog'da 31 Ekim'de yazdığım Çocuğum Eşcinsel mi? yazısı hakkında konuşmak üzere İMC TV'de yayınlanan Mor Bülten'e katıldım. Aileye açılmak ve ailelerin çocuklarının eşcinsel olup olmadıklarını neden merak ettikleri üzerinde kısa bir sohbet gerçekleştirdik. Zaman çok kısıtlıydı, az zamanda olabildiğine çok şey söylemeye çalıştım ama illa ki eksik kalan ya da unuttuğum noktalar oldu. Keşke daha uzun zaman olsaydı da uzun uzun konuşsaydık açılmak ve açılmanın yaratttığı etkiler üzerine. 

Elimden geldiğince kısa ve net bir şekilde anlatmaya çalıştım, sürç-i lisan ettiysem affola! Buyurun video aşağıdadır. 



November 14, 2012

AKP 10 yılda bizim için ne yaptı?


AKP iktidarının 10. yılını doldurduğu şu günlerde her köşe başında on yılın bir değerlendirmesi yapılıyor. Demokrasiden basın özgürlüğüne, sağlık sistemindeki reformlardan eğitim sistemindeki değişikliğe, ana dil tartışmalarından yargı bağımsızlığına kadar pek çok konu masaya yatırılıyor, tartışılıyor, muhakeme ediliyor. Elbette herkes kendi ilgi ve mücadele alanı üzerinden değerlendirmelerle katılıyor bu sürece. Bu yüzden benim bu on yılı hangi açıdan değerlendirmeye çalışacağımı da kolaylıkla tahmin etmişsinizdir: LGBT hakları ve LGBT bireylere karşı işlenen nefret suçları. 

Ben sizi 2002 yılında seçim arefesinde Başbakan Erdoğan’ın katıldığı bir programa götürmek istiyorum. Programın adı: Abbas Güçlü ile Genç Bakış. Anlayacağınız üzere Erdoğan partisinin seçilmesi halinde yapacakları icraatları anlatıyor, gençlerin sorularını yanıtlıyor. İşte o gençlerden birisi şu soruyu soruyor Erdoğan’a: 

“Bildiğimiz gibi Türkiye’de gey ve eşcinsel vatandaşlarımız var. Bu gey ve eşcinsel vatandaşlarımıza evlilik hakkı gibi haklar taşımayı düşünüyor musunuz? Ya da bu haklar konusunda kişisel olarak ne düşünüyorsunuz?”

Gencin sorusunun orta yerine Abbas Güçlü “haydaa” diye girerek kahkahalar atmaya başlıyor, salondaki tüm katılımcılar da Güçlü’nün bu kahkasına eşlik ediyorlar. Kahkalarla bölünse de sorusunu tamamlamayı başarıyor genç. Ve Erdoğan’dan şöyle bir yanıt alıyor:

Eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde yasal güvence altına alınması şart. Zaman zaman bazı televizyon ekranlarında onların da muhatap oldukları muameleleri insanı bulmuyoruz.”

Yıl 2002, seçimlerin hemen öncesi... Hatırlamıyorum, belki bu cümle bizi heyecanlandırdı, belki farkına bile varmadık ama zaman herkesi “kucaklama” zamanıydı ve biz de ilk -ve son- kez o zamanın parti başkanı, son on yılın başbakanı tarafından kucaklandık. Sonraki yıllar boyunca hep sesimizi duyurmaya çalıştık, hep bağırdık, “ayrımcılığa uğruyoruz” dedik, dahası “öldürülüyoruz” dedik ama kimse duymadı. Başbakan olunca parti başkanı olarak belirttiği kişisel görüşünün arkasında durur sandık ama yanıldık. Önce 2004 yılında “İleride bakarız” diye geçiştirdi LGBT haklarına ilişkin talepleri. Sivil anayasa çalışmaları başladığından bu yana da LGBT örgütlerinden gelen, anayasaya “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ibarelerinin eklenmesi talebini duymazdan geldi. Dahası partili arkadaşları, bakanları “23. yüzyıda belki” dedi “onların derdi başka” dedi ve en son "eşcinselliği anayasanın hiç bir yerinde görmek istemiyorum” dedi. Onlar bunları söylerken Erdoğan “durun arkadaşlar ben 2002 yılında şöyle demiştim” demedi, sessiz kaldı. Geçtiğimiz ay da Anayasa Komisyonu üyeleri hemfikir oldular  ve anayasaya cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği eklenmesi talebini topyekün kenara attılar. Oysa kendisi de demişti 2002 yılında, yasal güvence altına alınmaları şart diye...

Peki bize ne mi oldu bu 10 yıl içinde? Biz onlarca kez öldürüldük, yüzlerce kez darp edildik, binlerce kez dövüldük. Bize bunu yapanların büyük çoğunluğu yakalanamadı bile. Yakalananlar da “ters ilişki” teklif ettiğimiz için(!) ceza indirimi aldılar, bir kaç yıl hapis yattıktan sonra da “iyi hal”den serbest bırakıldılar.

Kayıt altına alabildiğim kadarıyla 2007 yılı başından bu yana tam 71 kez öldürüldük, çoğunlukla bıçaklanarak, öyle bir iki değil onlarca bıçak darbesiyle hem de, kimi zaman boğazımızı kestiler, kimi zamansa kafamıza kurşun sıktılar. Bazen parçalara ayrılmış olarak buldular bizi bir çöp konteynerinin içinde. Yıllar boyunca biz tek tek öldürülürken ve öldürülmeye devam ederken Başbakan hep sessiz kaldı. Oysa ne güzel diyordu: “muhatap oldukları muameleleri insani bulmuyoruz” diye. Peki bunca yıl insan bunu bile bile, bunu göre göre nasıl sessiz kalır? Kalırsa nasıl insan olur?

Duymamış olmalarına imkan yok çünkü soruldu da kendilerine. 16 Nisan 2008 tarihinde TBMM’de bir ilk yaşandı. Sabahat Tuncel tarafından meclise LGBT vatandaşlarla ilgili bir soru önergesi sunuldu, ilk kez. Sorulanlar sıkıntılarımızın kısa bir özetiydi:

1.Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transeksüel yurttaşlarımızın ayrımcılığa uğramadan çalışma ve barınma haklarına kavuşması, yaşamın her alanında kendini var edebilmesinin önünü açabilecek yasal güveceler getirilmesi konusunda, çalışmanız var mıdır?

2. Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel yurttaşlarımıza yönelik ve kimi zaman onların hayatına kastedecek toplumsal alandaki olumsuz algı ve ayrımcı uygulamaların değiştirilmesi için düzenlemeler gündeminizde midir?

3. Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel yurttaşlara yönelik şiddet uygulayanların hafifletici sebeplerin varlığından kaynaklı ceza indiriminden yararlanmaması için, ne gibi adımlar atmayı düşünüyorsunuz?

 Beklenen cevap Haziran ayında geldi. Adalet Bakanı  Mehmet Ali Şahin “LGBT’lere ayrımcılık yok” dedi. Bakan’ın bunları söylediği o Haziran ayında İstanbul’da bir eşcinsel, Kuşadası’nda bir transeksüel öldürüldü. Şahin’ın herkesi koruduğunu söylediği 10. Madde bizi korumuyordu işte!

Biz bu on yıl içinde dernekler kurduk, sivil anayasaya dair söz söylemek, nefret suçlarına dikkat çekmek için komisyonlar oluşturduk, milletvekilleriyle görüşmeler yaptık, onlarca basın açıklaması, onlarca eylem düzenledik, homofobi karşıtı buluşmalar düzenledik, onbinler olup İstanbul’da yürüdük, kısacası derdimizi anlatmaya çalıştık sırf daha az öldürülelim, sırf daha az dövülelim ve sırf daha az hakarete uğrayalım diye! Başbakan duymadı, siz de duymadınız, aslında kimse duymadı.

Peki ne yaptı bu on yıl içinde AKP iktidarı? Bir araya gelmek, sesimizi daha güçlü çıkarabilmek için kurduğumuz dernekleri “genel ahlak”a aykırı bulup her birini kapatmaya çalıştı,  “özendirmeyelim” diye yürüyüşlerimizi engelledi, transseksüelleri “kabahatli” bulup sokağa çıktıklarında trafiği engelliyorlar diye ceza kesti, üstelik polis memuruna kesilen ceza başı “maaş bonusu” vadetti, katillerimizi bir türlü bulamadı, bulduklarına da öldürdükleri sırf eşcinsel ve transeksüel diye ceza indirimi yaptı, transseksüellere karşı kalkışılan linç girişimlerine seyirci kaldı, insan hakları ihlalleri raporlarını görmezden, yöneltilen soruları duymazdan geldi,medayanın nefret söylemlerine karşı kılını kıpırdatmadı, uzun lafın kısası AKP iktidarı bizim için İYİ hiç bir şey yapmadı.

Şimdi diyeceksiniz ki islami tabanı olan bir partiden ne bekliyordun? Şunu söyleyebilirim; herhangi bir iktidardan beklediğimden fazlasını değil. Eşit vatandaşlık ilkesini benimsemesini, insan haklarına duyarlı olmasını ve haklar arasında hiyerarşi kurmamasını. Ha bir de ağzından bir söz çıkmışsa onu tutmasını.... Sadece AKP iktidarından değil bundan sonra gelecek olan iktidarlardan da beklentim bu. LGBT haklarının da insan hakları olduğunun kabul edilmesi, anayasal koruma, ceza kanununda nefret suçunun tanımlanması ve böylece uğradığımız ayrımcılığın azaltılması...

Sizce de iktidarda kaldığı on yıl boyunca bunların hiç birisi için en ufak bir adım atmadığı gibi sessiz kalan ve dahası köstek olan AKP bu konuda da sınıfta kalmadı mı?

Bahsi geçen programın konuyla ilgili bölümü aşağıdadır...

November 3, 2012

Benim sağlık sigortam neden onun da sigortası olmasın?


Malumunuz aşısıydı, hastalığıydı, yaralanmasıydı derken epey bir sağlık harcaması yapıyoruz kedilerimiz, köpeklerimiz için. Veteriner ücretlerinin ucuz olduğunu da söyleyemeyiz.  Bir süredir düşünüyorum da bizimle birlikte yaşayan hayvan dostlarımız bizim sahip olduğumuz sosyal güvenceden yararlanabilselerdi ne güzel olurdu, değil mi? Hani acaba sahip olduğumuz hayvan sayısına göre ekstra prim ödeyerek onların da bizim sağlık sigortamızdan yararlanmaları sağlanabilir mi? Aslında istendikten sonra olmayacak bir şey değil  ama biz daha 5199 sayılı kanunla boğuşurken bu talep biraz lüks kaçabilir ve hatta birileri bize gülebilir. Bu yüzden bunun devlet eliyle olması zor görünüyor. Oysa ki çocuklar ebeveynlerin sigortasından -eğitim görüyorlarsa- 25 yaşlarını doldurana kadar  yararlanabiliyor. Bu zaman dilimi bizim hayvanlarımızın ömürlerinden çok daha fazlası. Üstelik bir hayvanın sağlık ihtiyacı insanınkiyle kıyaslandığında nispeten daha az maliyetli bile olabilir. Ancak gelin de bunu otoritelere anlatın.

October 30, 2012

Eyvah Komsum Escinsel!


Bu ayın başında yayınlanan Bahçeşehir Üniversitesi’nin yaptığı Türkiye Değerler Atlası çalışmasına göre Türklerin % 87’si eşcinsel komşu istemiyormuş.Yani daha önceki yıllarda da olduğu gibi bu yıl da istenmeyen komşular listesinin en üst sırasını yine kimselere kaptırmamışız. Peki kim bu eşcinselleri istemeyen komşular?

Bu komşular, “Karı-koca arasına girilmez” diyerek tanık oldukları şiddete ses çıkarmayan, “aile arasında olur böyle şeyler” diyerek hoşgören, “kızını dövmeyen dizini döver” ya da “annedir babadır döver de sever de” diyerek meşrulaştıran, “yok canım kız zaten her gece dışarlarda, hiç babası öyle şey yapar mı” diyerek inanmayan, “aman şahit yazarlar” diyerek ışıkları söndüren, uzun lafın kısası “dört duvar arasında olan orayı ilgilendirir” ve de “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” felsefesini güden tertemiz, namuslu, ahlaklı, hakkaniyetli ve dürüst çocuklar yetiştirmek isteyen iyi kalpli komşulardır! Onlar üst katlarında, yan dairelerinde, kapı komşu evlerinde bir sürü kötülük olurken kapılarını sıkı sıkı kapatıp dizilerini izleyen komşulardır. Bir yandan çiğdemlerini çitletirken Ali’nin Cemile’ye attığı tokatı yüzlerinde hissedip, Fatmagül’ün başına gelenin doğruluğunu bildiği halde şahitlik yapmayan Mukaddes’e lanet eden komşulardır. İşte, yan, alt, üst komşularının dört duvarı arasında yaşadıkları gerçeklikleri binbir atasözü ve deyişle ört bas edip görmezden gelen bu komşular kurgularda aslan kesilip, adaletin keskin kılıcı oluverirler.

October 23, 2012

Bana "iyi bayramlar" deme!


Yok arkadaş ben kabul etmiyorum. Kendi günahlarından arınmak, cennete gitmek, kısacası kendince götünü kurtarmak adına on binlerce hayvanın öldürülmesinin adına  “bayram” denilmesini kabul etmiyorum. Hem bayram nedir? Bakınız TDK ne diyor: neşe, sevinç... Peki içinde ölümün olduğu, her yerin kana boyandığı bir şey nasıl olur da neşe ve sevinç içinde kutlanır? Kutlanırsa da bunu kutlayanların akıl ve ruh sağlıklarından nasıl şüphe edilmez? Bir yandan Tanrı’nın tüm canlıları özene bözene yarattığını ve her birinin ayrı ayrı değerli olduğunu söylerken bir yandan da gözünü kırpmadan o canlıları Tanrı’ya kurban etmek nasıl çelişkili bir inanıştır? Bu Tanrı nasıl bir tanrıdır ki yarattığı binlerce türden bir tanesinin, en değerlisinin(!) güzel hatırı için, sırf o, dünyada yediği bir sürü haltın günahını kapatabilsin, cennet bahçelerine ulaşabilsin diye ona diğer canlıları kendisine kurban etme hakkını versin? 

Birincisi bu insanın kendi egosunun, kendisini tüm canlıların üzerinde görmesinin, türlerin en üstünü olduğu düşünmesinin eseridir. İkincisi kurban etme ritüeli pagan bir alışkanlıktır. Vakti zamanında henüz doğa olaylarının sebeplerinin anlaşılamadığı zamanlarda insanların korkularını kafalarında yarattıkları çeşitli Tanrılara kurbanlar vererek yenmeye çalıştıkları dönemlerden kalma bir alışkanlıktır. Şükür ki şimdi bütün doğa olaylarının sebebini biliyoruz. Şimşekleri çaktıran bir şimşek tanrısı olmadığını, dünyanın öküzün boynuzları arasında olmadığını, güneşin de evrendeki yıldızlardan birisi olduğunu falan filan hepsini biliyoruz. O yüzden bunlar için başka canlıların kanını dökmeye hiç gerek yok artk. Üçüncüsü o kainatın yaratıcısı, her şeyi yoktan var eden, her şeyden üstün Tanrı’nın sizin ona sunacağınız küçük hayvanların kanına niye ihtiyacı olduğunu düşünüyorsunuz ki? Ey insan sendeki nasıl bir egodur ki Tanrı’yı bile senden bir şey bekleyen bir varlık olarak kurguluyorsun? Eğer inandığın Tanrı’n söylediğin kadar adilse senin yaptığın onca kötülüğü o küçücük hayvanların kanıyla örtmene izin vereceğini mi sanıyorsunuz?

 “Otur bir düşün insan evladı” diyeceğim ama sen zaten düşünebildiğin için böylesin. Keşke düşünemeseydin de kirlenmeseydin. Uzun lafın kısası, senden ricam bu kadar canlıyı öldürdüğün bir güne “bayram”, bana da “iyi bayramlar” deme de, ne halt edersen et.           

October 15, 2012

Sen hangi ötekisin?


Hiç düşündünüz mü hangi ara biz bu kadar çok "şey" olduk? Sırf insan olmak neyimize yetmedi de bu kadar "öteki" ile doldurduk hepi topu 70 yıllık hayatımızı? O halde ötekilik tarihimize sıradan bir insan gözüyle şöyle kısaca bir göz atalım. Camille Paglia Cinsel Kimlikler: Nefertiti'den Emily Dickinson'a Sanat ve Dekadans isimli kitabına "Başlangıçta doğa vardı" diye başlar, Yuhanna'nın İncil'ine"Başlangıçta söz vardı" diye başlamasına karşın. Haklıdır, başlangıçta söz yoktu çünkü söz çok sonraları girdi insanın hayatına. Girmesiyle de yasayı getirdi, kuralları getirdi, yasağı getirdi. Paglia’nın da dediği gibi başlangıçta doğa vardı ve doğanın içinde var olan binlerce canlı: İnsan da onlardan biriydi, sadece insandı. Bir süre sonra insana otlar, ağaçlardaki meyveler, kabuklu yemişler vesaire yetmemeye başlayınca insan hayvanları öldürüp yemeye karar verdi. Bundan sonra hayvanlar insanlar için bir besindi ve böylece hayvanlar dünya tarihinin ilk ötekisi oldular. İnsanla eşit bir şekilde dünyayı paylaşırlarken insanın besin zincirinin bir parçası oldular. Böylece canlılar ikiye ayrıldı: insanlar ve diğerleri.

October 4, 2012

Savaşa Hayır!



Devletler savaş ister, başka halklar üzerinde, başka devletler üzerinde egemenlik kurmak ister, hakim olmak ister. Çünkü devletler toprağa doymaz, toprak için dökülen kana doymaz. Devletlerin vicdanı yoktur, savaş kararı alanların da. Savaş kararını alanlar sıcak çalışma odalarında savaşı izlerler, stratejiler geliştirirler. Halklar ise ölür, bayrak uğruna, devlet uğruna, hayali bir çizgi uğruna, kısacası bir hiç uğruna ölürler. Savaş gelen toprağa karanlık gelir, yalnızlık gelir, korku gelir; savaş renkleri öldürür, sevinçleri öldürür, umutları öldürür, geleceği öldürür. Bu yüzden savaşa karşı durmanın siyasi bir yanı yoktur, politik bir duruşla da ilgisi yoktur, sadece ve sadece insan olmakla ve başkasının yaşamına kendi yaşamına verdiğin değeri verip vermemekle, kendin için istediğin huzuru başkası için de istemekle ilgilidir. Binlerce evin, binlerce yüreğin içine ateş ve gözyaşı düşmemesi içindir savaşa hayır demek.   

September 30, 2012

Başka bir dünya gerçekten mümkün!

Bugün ülkenin on dört şehrinde 5199 sayılı ölüm yasası olarak bilinen yasayı protesto etmek ve hayvan haklarını savunmak için binlerce insan sokaklara döküldü. İşte bugün o binlerce insan sessiz dostlarının sesi olmak için var güçleriyle bağırırken insanlığa dair hala umut olduğunu fark ettim, umutlandım. 

Artık bırakın başkalarının hakkı için mücadele etmeyi, kendi hakları için bile ses çıkarmayan, duyarsız, bencil bir topluma dönüştüğümüze kanaat getirmiştim neredeyse. Ama bugün başkaydı. O insanların her birinin yüzü aydınlık, kalbi tertemizdi çünkü inançları, dünya görüşleri, siyasi duruşları, etnik kökenleri ya da insanları birbirinden ayıran her neleri varsa farklı olan bu insanlar ortak bir amaç uğruna bir araya geldiler. Hem de kendileri için değil, başka bir tür için ve sokaklarda yanlarından geçen, kafelerde oturdukları yerden meraklı gözlerle izleyen insanlara bu dünyanın sadece bize ait olmadığını haykırmak için bir araya geldiler. Öylesine doğal, öylesine bencillikten uzak, öylesine yürekten anlatmaya çalıştılar ki bunu, işte bu yüzden ben yeniden umutlandım. 

Çünkü kendi insanlığından, kendisini türlerin en üstünde gören egoistliğinden sıyrılıp başka türleri düşünebilen bir insanın daha barışçıl, daha insancıl olacağına dair inancım var. Dünya üzerindeki türlerden yalnızca biri ve hatta yaptığımız aletler olmasa belki de doğa karşısında en savunmasız türü olduğumuzu anladığımız an, ırklar, etnik kökenler, diller, inançlar, dünya görüşleri gibi farklılıkların da anlamının olmadığını anladığımız an olacaktır. İşte o zaman kendi türümüzle de barış içinde yaşayabilme şansını bulabiliriz, sadece ama sadece insan olarak.

Tamam, bugünün duygusallığı ile optimistliğin dozunu biraz kaçırmış olabilirim ama umut için de bu şart. Hem buna inanıyorum, inanmak istiyorum: Başka bir dünya gerçekten mümkün! 

September 20, 2012

Kim daha eşit?


MADDE 10 - Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.

1982 Anayasası’nın 10. maddesine göre “herkes” kanun önünde ayrım gözetilmeksizin eşittir. Ama gerçekten eşit midir? Daha geçtiğimiz hafta AKP'li milletvekili Mustafa Şentop "Eşcinsellerle ilgili ifadeyi anayasanın hiç bir yerinde görmek istemiyorum" diyerek milyonlarca vatandaşının üzerini bir kalemde çizerek o "herkes" kavramının eşcinselleri kapsamadığını açıkça dile getirmiş oldu. Böylece 2004 yılından bu yana anayasaya cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ifadelerinin eklenmesi ihtimali biraz daha karanlığa gömüldü. 

1982 anayasasının eşitliği düzenleyen 10. maddesinin bir eksikliği kadın hareketinin yıllar süren mücadelesi sonucunda 22 Mayıs 2004 yılında resmi gazetede yayınlanan değişiklikle kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu cümlesi eklendi. Böylece kadın hareketinin Anayasa’nın 10. maddesinin değiştirilmesine yönelik talepleri tam istenildiği şekilde olmasa da kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğu cümlesinin eklenmesiyle küçük de olsa bir kazanım oldu. Kadın hareketinin o zamanki talepleri bu cümleye ilaveten kadınlara karşı her türden cinsiyet ayrımcılığının yasaklanması ve ayrıca Birleşmiş Milletler’in Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne (CEDAW)[1] istinaden, kadınlar ve erkekler arasında fiili eşitlik sağlanıncaya kadar devletin her türlü geçici ve özel önlemi almasını da içeriyordu. Nitekim yine 2010 yılında aynı maddeye “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz” gibi çok muğlak ve soyut bir cümle daha eklendi. Bu cümle elbette ki kadın hareketinin taleplerini yerine getirmekten oldukça uzak bir cümleydi.

September 8, 2012

Bekarlık sultanlıktır, tabi ki ev aramıyorsan!

Bir süredir bir şey yazamadım çünkü hastaydım, düşmek bilmeyen bir böbrek taşına sahip olmanın dayanılmaz ağrılarıyla boğuşuyordum. Tam o ağrıların ortasında ev sahibi çık evimden dedi. Daha önce Eylül gibi boşaltabilir miyim diye rica etmişti ama ben mümkün değil, Ekim gibi olabilir demiştim. Bu sefer rica değil tehditle evimi boşalt dedi. Ağustos başındaki saldırı, sonrasındaki böbrek ağrısı yüzünden zaten yorgun olan zihnim ve bedenim yeni bir saçmalıkla uğraşmayı kaldıramayacağı için hukuki yoldan hakkımı aramak yerine evden çıkmayı tercih ettim. Yaklaşık bir hafta süren internetten ev bakma ve piyasanın nabzını yoklama çalışmalarım üç gün süren ev gezme maratonuyla son buldu. İşte o üç gün boyunca emlakçı emlakçı dolaşıp, ev sahiplerinin ve emlakçıların abuk sabuk sorularına ve taleplerine olabildiğince sakin cevaplar vermeye çalıştım. Ne de olsa ben bekar, üstelik sabit ve onların anlayabileceği türden bir işi ve geliri olmayan yani ev sahiplerinin hiç mi hiç istemediği cinsten bir kiracı olduğum için hep alttan almalıydım. 

August 26, 2012

Şiddet de piyango gibidir; size çıkmasını dilemediğiniz!



Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, yanlış sollama yapan sürücüye korna çaldığınız için dövülmeniz, ailenizdeki erkeklerden habersiz çarşıya çıktığınız için güpe gündüz sokak ortasında bıçaklanmanız ya da birisine sadece ama sadece baktığınız için öldürülmeniz işten bile değil. Şiddet o kadar yakınımızda ki çoğu zaman gündelik hayatın içinde bizi teğet geçtiğinin farkında bile olmuyoruz. Aslında şiddetle karşılaşmak için yanlış bir şey yapmanıza da gerek yok, yanlış zamanda, yanlış yerde ve yanlış kişiyle karşılaşmış olmanız yeterli. Gece eğlenmek için dışarıya çıkmak da bu yanlışların en çok bir arada bulunduğu bir ortama adım atmak demektir.  

Evet, Türkiye’de dışarıya çıkmak tehlikelidir. Hele de yanınızda onların tabiriyle bir “bayan” yoksa tüm mekanların kapıları size kapalı olacağı gibi, o mekanların işletmecilerinin ve onların mekanın sükunetini sağlamak üzere istihdam ettikleri görevlilerin gözünde bir erkek olarak tehlikesinizdir ve en ufak bir hareketiniz, göz ucuyla da olsa bir bakışınız ya da misal onların gözünde falsolu yürüyüşünüz sonucu her an tartaklanabilir, dövülebilir, hastanelik edilebilir ve hatta öldürülebilirsiniz. Özellikle gece şiddete uğramak işte bu kadar kolaydır, çaba sarf etmeniz gerekmez. Yanınızda bir kadınla gittiğinizde kapıları ardına kadar açılarak buyur edildiğiniz bir mekana yalnız ya da bir kaç erkekten oluşan bir grupla girmek istediğinizde o mekanlar ve “bayan”ların o koruyucu melekleri(!) için birer “sap”a dönüşürsünüz ve herkesi kendisi gibi sanan –ayrıca heteroseksist- zihniyetlerin  ürünü olan “damsız girilmez” ya da İzmir tabiriyle  “bayansız girilmez” cümlelerinin yalnızca “-sız” kısmısınızdır ve “-sız bir sap olmak” gece hayatında çok zordur. Pislik muamelesi görürsünüz, mekanların kapısından geçerken bile tehditkar bakışlarla ezilmeye çalışılırsınız, gecenin tadı bozulmasın diye uzaklaştırılması gereken gecenin ucubeleri, yapışkan sineklersinizdir. Hele de böyle bir gecede bir mekana girmeyi arzular ve sizi içeriye sokmayan kapı korumalarının önünde boynunuzu eğip yolunuza giderken kendi kendinize söylenirseniz, işte o an bittiğiniz andır. Onlar sizden belki güçlü olmasalar bile kendilerine mekanı koruma şerefi verildiği için sizden daha erkektirler ve erkekliklerini sizin üzerinizde sergilemekten hiç çekinmezler.

August 16, 2012

Ankara özlenir mi?

Eğer Ankara'da üç dört yıl ve fazlası yaşadıysan çok büyük ihtimalle özlenir. Ankara'yı sevmek vakit alır çünkü. Kısa süreli kaldıysan "kurtuldum" dersin, benim gibi uzun süre yaşadıysan "özlüyorum" dersin zaman zaman. Evet Ankara'yı sevmek zordur. Gri gelir insana, hatta karanlık. Oysa öyle değildir. İşte bunu görebilmek için uzun süre yaşamak gerekir. Önce nefret edersin Ankara'dan, sonra alışmaya başlarsın, sonra ısınırsın ve sonunda seversin Ankara'yı. Ben de Ankara'yı sevenlerdenim. Akhisar ve Ayvalık gibi sığ bir yerde büyüyüp, Afyon gibi muhafazakar ve yine sığ bir yerde dört yıl okuduktan sonra tanıştım Ankara'yla. O yüzden ben gözlerimi Ankara'da açtım aslında. Kim bilir belki de Ankara'yı sevmemde bunun da etkisi vardır. Çünkü ben, ben oldum Ankara'da, kendim oldum. Onca yıl görmezden geldiğim, ötelediğim İsmail'i Ankara'da çıkardım ortaya. Her yıl biraz daha fazla sevdim kendimi de Ankara'yı da. 

August 8, 2012

"Hassas" erkek Yüksel Aytuğ

Bugün Yüksel Aytuğ'un yazdıklarını okuyunca açıkçası çok şaşırdığımı söyleyemem. Çünkü onun gibi düşünen milyonlarca erkek ve kadın var dünya üzerinde. Ancak bir şeyler yazmadan da edemedim. Çünkü bu ideal kadınlık ve erkeklik kalıpyargıları tam da Yüksel Aytuğ gibi kültürlü ve entelektüel geçinen ama  aslında algısında en ufak bir açılma olmayan ama bir o kadar da geniş kitlelere maalesef ulaşabilen kişiler tarafından tekrar tekrar üretiliyor. Bunun karşılığında toplumsal cinsiyete, cinselliğe doğru yerden bakan, doğru cümleler kuran kişilerin azlığı ve o kişilerin Yüksel Aytuğ gibi geniş kitlelere ulaşabilecek mecralarda kendilerine yer bulamaması zaten yanlış bilgiler ve önyargılarla büyümüş ve kendisini yetişmiş sanan insanların sahip oldukları yargılarının doğru olduğu kanaatlerini güçlendirmektedir.

Kadınlardan ve erkeklerden beklenen davranış ve tutumları belirleyen toplumsal cinsiyet rollerinin karmaşıklığına gelene kadar daha en başında ve durumun en primitif hali olan kadın ve erkek bedenlerinin içine sokulduğu kalıplardır asıl mesele. Kadın ve erkek bedeni arasında üreme organları dışında herhangi bir farklılık yoktur. Bir çok kişi bunun zaten en büyük farklılık olduğunu söyleyecektir ama bu en büyük farklılık tam da en büyük farklılık olarak zihnimize işlendiği için en büyük farklılıktır.  İşte bu farklılığın temel alındığı cinsiyet temelli ayrım kadın ve erkek bedeninin formunu şekillendirerek kadınsılık ve erkeksiliğin sınırlarını belirler. Bu nedenle Yüksek Aytuğ'un ve onun gibi milyonlarcasının beklentisi de hem fiziksel olarak hem de davranış ve tutum temelinde kişinin kadınsılık ve erkeksilik özelliklerini göstermesidir. 

August 6, 2012

Patti Smith Olmak



"Dünyanın kara ormanına dalan Hansel ile Gratel gibiydik. Asla hayal demeyeceğimiz cazibelerin, cadıların ve iblislerin yanı sıra ancak bir kısmını hayal ettiğimiz ihtişamlarla karşılaştık. Bu iki genç adına hiç kimse ne konuşabilir, ne de birlikte geçirdikleri günler ve geceler hakkında doğruyu söyleyebilir. Bunu sadece Robert ile ben anlatabiliriz. Onun değişiyle bu, bizim hikayemiz. Ve o gittiği için, bunu size anlatma görevini bana bıraktı". 

Patti Smith



Herkesin hayatının kendi içinde çok değerli ve anlamlı olduğuna ve herkesin hayatına dair anlatacak bir şeyleri olduğuna inanırım. Belki de bu yüzden biyografileri özellikle otobiyografileri çok severek okurum. Kişinin hayatını ve yaşadıklarını kendi ağzından, kendi hissiyatından ve kendi anlam dünyasından yazıya dökmesi oldukça heyecan verici olmasının yanında bir o kadar da cesurcadır benim için. Patti Smith'in Çoluk Çocuk (Just Kids) ismiyle yayınlanan otobiyografisini de aynı heyecanla okudum. 

Patti Smith'in Robert Mapplethorpe'den ayrı düşünülemeyecek bu yaşam öyküsü aynı zamanda dostluğun, bağlılığın, inanmanın, yılmamanın, mücadele etmenin ve sabretmenin de bir öyküsü. Gençliklerinin başında olmak istedikleri şeye ulaşmak için birbirlerinin yanında olmaya söz veren bu iki sevgili, iki arkadaş, iki ruhun öyküsü aynı zamanda 60'ların ve 70'lerin ruhunun şiirsel bir anlatımı. 

July 25, 2012

sana sıcak, bana sıcak, bir de onlara sıcak!

Değil dışarıya çıkıp bir kaç adım atmak evde hiçbir şey yapmadan otururken bile terlemeye sebep olan bu sıcaklar hakkında bir yazı yazmasam ayıp olurdu. Bir diğer yandan da tarihin sayfalarının 2012 yılının Temmuz ayının ne kadar sıcak olduğundan mahrum kalmaması için bu yazı gerekliydi. İleride çocuklarınıza okutur bakın böyle bir sıcak yaz yaşadık dersiniz diyeceğim de büyük olasılıkla geleceğin çocukları için bu sıcaklar çok da sıcak olmayacaktır. Hani global ısınmadan ötürü malum bir sürü felaket senaryosu yazılıyor ya. Onlardan birisine göre bundan 50 yıl kadar sonra Karadeniz kıyısı şimdinin Akdeniz bölgesi iklimine dönüşecekmiş. Varın Antalya'nın, İzmir'in falan ne olacağını siz düşünün. Hatta diyorlar ki Hilton oteller zinciri Karadeniz kıyılarına yatırım yapmaya başlamış bile. Böyle diyorlar anlayacağınız. O yüzden halimize şükredip bu günlerin tadını çıkaralım.

July 16, 2012

Pazar günü İzmir'de ne yapılmaz?

Plajı gören var mı? Yok yok korkmayın, İzmir bu kadar da değil :) 
Her şeyden önce Pazar günü İzmir civarında denize girebileceğiniz sakin, güzel bir koy aranmaz. Hele de size sakin bir koy olarak Akarca Koyu önerildiyse oraya asla gidilmez. Neden? Çünkü orası değil İzmir'in çevresinden gelen, tüm Kıyı Ege'den gelen insanlar tarafından istila edilmiştir. Bu yüzden Sığacık'a gidilmez, Ürkmez tarafına da, Gümüldür'e de... Çeşme tarafını ise hiç söylemiyorum bile. Aslında Pazar günü istila edilmeyen bir koy yoktur İzmir ve civarında. O yüzden Pazar günü denize gidilmez. 

Oldu da kazara plaja gittiniz şöyle Çeşme tarafına. Geri dönüş için asla ve asla saat 19'dan sonraya kalınmaz. Kalınırsa gününüz zehir olur. Zaten gündüz sıcağın ve denizin verdiği yorgunluk sinir patlaması olarak size geri döner. Trafik fenadır çünkü Pazar akşamları. Sanırsınız bütün İzmir Çeşme'ye gitmiştir. Hele de Urla'dan ya da ne bileyim Çeşmealtı'dan geliyorsanız ve Güzelbahçe yolunu kullanmaya kalktıysanız bence kapatın kontağı oturun deniz kenarında çiğden çitleyin. Gece yarısına doğru biraz rahatlar o zaman gidersiniz evinize.


July 11, 2012

Sırada kim var?

Dün gece acı haber Antalya'dan geldi bu sefer. Bir trans arkadaşımız daha öldürülmüş; Seçil Anne'ymiş ismi. Yaşarken tanımadım kendisini ama öldürüldüğünü duyduğumda üzüldüm kırk yıllık dostummuş gibi. Daha önce de üzüldük, defalarca, Dilek için, Ebru için, Melek için, Ahmet için... Üzülmeye, ağlamaya devam ediyoruz, hiç tanımadığımız insanların yasını tutuyoruz. Biliyoruz ki öldürülen tanımadığımız insan değil, biziz. Her gün tek tek öldürülüyoruz... 

2009 yılında Ankara'da öldürülen Melek, benim evimin bir kaç sokak ilerisinde oturuyordu. Onu yaşarken de tanımıştım üstelik. Beni en çok etkileyen ölümlerden biriydi. O zaman oturup yazdığım ve facebookta paylaştığım kısa metni paylaşmak istiyorum. Çünkü orada Melek'in ismi yerine Seçil Anne'yi koyduğunuzda üç yıl öncenin değil bugünün acısını göreceksiniz, hatta yarının da.

"Meğer ben uyumaya hazırlanırken o gece mahallemize ölüm gelmiş. Kim bilir kaçımızın evinin önünden geçmiştir. Duymamışız, görmemişiz hiç birimiz. Zaten ölüm sessizdir, nefretle gelen ölüm daha da sessiz. Usulca giriverir evin içine insan bedenine bürünmüş şekliyle. Hatta gülümseyerek girer eve, ve hatta şehvetle! O gece de ölüm onca kapının önünden geçip Melek'in evine girivermiş. O gün sıra Melek'e gelmiş. Yarın bir sokak ilerisine, öbür gün kim bilir belki de bizim eve, bi zuyurken yatağımızda. Kim duyacak ki üç beş kişiden fazla?

Dün Dilek için bir dilek tuttuk, Ebru'ya söz verdik unutmayacağız diye, şimdi de Melek'i meleklere emanet ediyoruz. Ahmet de gitti zaten, kuyudan çıkarılanlar da cabası. Bir sürü isim var isimler sözlüğümüzde. Bir sonraki için slogan bulmak biraz daha zorlaşacak. Şimdiden her isim için bir slogan mı hazırlasak ne?

Yok bu elli kişinin bağırmasıyla hallolacak bir mesele değil. Daha çok olmalı, sadece bağırmakla da kalmamalı. Herkes, bir şey yapmalı, diyor. Yapmalı yapmasına da orada sesimizi duyacak kimse var mı? Kaç kişi daha ölmeli ciddiye alınmak için? elini kolunu sallaya sallaya dolaşırken bu nefret sokaklarımızda, elini kolunu sallayarak girerken evlerimize oturup bekleyecek miyiz sıra kime gelecek diye? İsimlere kafiyeli sloganlar bulmaktan daha iyi bir şeyler olmalı yapacak!

Ölüm sessiz geliyor, bu seferlik teğet geçip bizleri birisinin evine giriyor usulca. Melek isim kardeşleriydi üstelik... Melek'i bile korumayan melekler umursar mı ki bizleri?" 13 Nisan 2009  

"Aileye Mahsustur"

Bugün her zamanki gibi Gelinkaya mevkiine gittik denize girmek için. Orayı seviyoruz biz çünkü gölgenin altında oturduğumuz masanın hemen yanından denize girebiliyoruz, yiyoruz, içiyoruz, tavla oynuyoruz. Üstelik şezlong ve şemsiye için para da ödemiyoruz. Ama ilk kez yanımızda bir kadın olmadan gidince gördük orasının da gerçek yüzünü. Konumuz "aileye mahsus" Türkiye...

Yine her zamanki gibi deniz kenarındaki masaya yöneldik. Tam masaya varacakken garson yetişti ve bize "orası aileye ait" dedi. Dönüp baktık, "Biz de aileyiz" dedik. Sonuçta bir şekilde deniz kenarındaki masaya oturduk. Ancak bu aile mevzusunun benim canımı fazlasıyla sıkmaya başladığını fark ettim. Deniz kenarındaki masalar onların, restoranların en nezih köşeleri ve cam kenarı masaları da, en güzel evler onlara kiralık, piknik alanları onlara mahsus... Aile çay bahçeleri, aile lokantaları, aile plajı, aile apartmanı, aile mahallesi derken sırada ne var? Aile ülkesi mi? Hoş, yıllardır hükümetin söylemi buna işaret ediyor. Sonuçta üç çocuk yapabilmek için önce "aile" olmak gerekiyor. Malum aile olmadan yapılan çocuklar pek kabul görmüyor. Çocuğun makbulü de nikahlı aileden yapılanı. Dolayısıyla "en az üç çocuk" söyleminin temelinde "aile olun" yatıyor. Zaten herkesin heteroseksüel olarak addedildiği bu ülkede aksi kimsenin aklına da gelmiyor. Dayatılan bu heteroseksüellik normu bir çok eşcinseli de istemeye istemeye yuva kurmaya ve sistemin istediği gibi bir aile olmaya itiyor. Elbette ki mutsuz bir aileye dönüşüyorlar ama sistem zaten bireyin mutluluğunu dert etmiyor. Tek derdi aile kurumunun varlığının devam etmesi, vatana millete hayırlı yeni nesiller yetiştirilmesi, yetiştirirken daha çok tüketilmesi, tüketilmesi ve yeniden tüketilmesi...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Paylaş