March 4, 2017

İskoçya'nın Alımlı Sehri


The Royal Mile

Biliyorum İskoçya ve tabi ki Edinburgh bir çoğunuzun gitmeyi görmeyi istediği bir yer. Benim de öyleydi ancak maalesef yalnızca Edinburgh'u görebildim, mevsimin kış olmasından ve günün erken kararıyor olmasından ötürü. Oysa bir Highland turuna çıkıp ballandıra ballandıra İskoçya'yı anlatmak isterdim size ama şimdi yalnızca Edinburgh ile yetinmek zorunda kalacaksınız. Umarım bir gün tekrar gidebilirim ve İskoçya'nın o muhteşem kırsalını da görüp havasını doya doya içime çekerim, sonra da gelip anlatırım gördüklerimi.  

Efendim, biliyorsunuz ben iş için bir yerlere gidince illa ki o iş seyahatinin önüne arkasına bir kaç gün koymaya, görmek istediğim başka bir yere gitmeye çalışırım. Bu sefer de İrlanda'ya yaptığım iş seyahatinin arkasına hala geçerli bir İngiltere vizemin olmasını da fırsat bilerek Edinburgh'u ekledim. İyi ki de yapmışım, ne güzel, ne keyifli bir şehirdir o öyle. 

Klasik başlangıcımızı yapalım, havayoluyla geldiyseniz şehir merkezine nasıl ulaşacaksınız? Çok kolay; havaalanından çıktığınızda hemen ileride sizi bir tramvay bekliyor olacak, doğrudan şehrin merkezine gidiyor, yaklaşık 40 dakika sürüyor. Tek yön bilet alırsanız 5,5 pound, gidiş dönüş alırsanız 8,5 pound ödüyorsunuz. Bozuk paranız varsa makineden yoksa da durağın hemen bir kaç metre berisindeki bir minibüsün içine kurulmuş turizm ofisinden nakit ya da kredi kartıyla alabiliyorsunuz. Metro şehrin merkezindeki Princess Street'ten de geçiyor, son durağı York Place. Büyük olasılıkla bu civarda kaldığınız için bu iki duraktan birisinde ineceksiniz. Eğer trenle geldiyseniz Waverrley İstasyonu'nda iniyorsunuz ve zaten doğrudan şehir merkezindesiniz (tramvayın Princess Street istasyonunun hemen yakınında) 

Konaklama için her şehirde olduğu gibi çok çeşitli seçeneğiniz var bütçenize uygun. Biz York Place tramvay istasyonuna, Edinbourgh Playhouse ve Calton Hill'e yürüme mesafesinde olan Cairn Otel isimli bir yerde kaldık. Fiyatı gayet makuldu, kendi özel banyosu olan tek kişilik odalar için gecelik 57 pound ödedik. Tabi ki burada ve yazının ilerleyen bölümlerinde fiyatlarla ilgili kullandığım makul kelimesinin Edinburgh stan
dartlarında olduğunun altını çizmek isterim. Benim gezi yazılarımı okuyanlar bilir, konaklamada mümkün olduğunca basit ve sade yerleri tercih ediyorum, çünkü bir seyahati ekonomik kılmanın en önemli parçalarından birisi konaklamaya eşek yüküyle para ödememek. 

January 22, 2017

İrlanda'daki Barıs Üzerine izlenimler


İrlanda ve Kuzey İrlanda'nın barışı nasıl inşa ettiklerini kendilerinden dinlemek ve yerinde görmek üzere Dublin ve Belfast'a bir çalışma ziyaretine katıldık. Ülke bu haldeyken, ortada barışa dair en ufak bir umut kalmamışken böyle bir ziyaret manasız görülebilir bazıları için, ancak öyle değil. Nihayetinde ziyaretimiz sırasında dinlediğimiz tanıklıklar da bize gösterdi ki barışın daha çok ve ısrarla konuşulması gereken anlar çatışmaların en çok olduğu, umudun en çok zayıfladığı anlar. Nitekim öyle de olmuş İrlanda'da, barışta inat edenler sonunda barışı getirmişler. Her bombalama sonrası, her ölüm sonrası daha yüksek sesle barış demişler. Ancak tüm bu çabalar sonucu gelen barış  aradan 18 yıl geçmiş olmasına rağmen hala üzerinde konuşulması, tartışılması, çözümlenmesi gereken sorunları barındırıyor içinde.

Dublin'de ziyaret ettiğimiz devlet kurumlarının süslü kelimeler ve cümlelerle mevcut durum konusunda çizdikleri parlak resmin aksine Kuzey İrlanda'nın başkenti Belfast'a gelince gördük ki tam olarak bir barış hala yerleşikleşmemiş ve belli ki daha zaman alacak. Her ne kadar Good Friday (Hayırlı Cuma) anlaşmasını takiben silahların susması, Katolik kesimin daha önce sahip olmadığı hakları elde etmesi, güvenlik güçleri ve hukuk sistemi üzerinde yapılan reformlar sosyal hayatı düzenleyip barış ortamı sağlamış olsa da sokaklarda dolaştığınızda barışın toplumsal düzeyde yerleşikleşmesinin siyasi olarak inşa edilmesinden çok daha fazla zaman aldığını görüyorsunuz. Belfast'ta çatışmalar döneminde İngiliz hükümeti tarafından katolik ve protestan mahalleler arasındaki silahlı çatışmaları azaltmak amacıyla inşa edilen duvarlar hala duruyor, geceleri kapatılıp sabah açılan büyük elektronik kapılar bu iki toplumu birbirinden ayırıyor ve hatta kapıların karşısına denk gelen evlerin kapılara/yola doğru bakan cephelerinde pencere yok, tüm bunlar barışın henüz tam olarak yerleşmediğini gösteriyor ki bu çok da yadırganacak bir durum değil. Çünkü 30-40 yıl süren çatışma döneminde içine ateş düşmemiş ev kalmamış neredeyse, komşu komşuyu öldürmüş, yaşanan ayrımcılık ve acılar konuştuğumuz insanların zihninde hala taze ama yine de herkes gelecekten umutla bahsediyor. Elbette tüm bu umutlu konuşmaların yanında her iki taraftan da, azınlıkta da olsalar, hala birbirinden nefret eden grupların mevcut olduğu, zaman zaman barış anlaşmasıyla sonuçlanan çatışma temelli karşıt gruptan insanların birbirlerini saldırdıkları ve hatta öldürdüklerini de öğrendik. Her ne kadar duvarların hala durmasının insanlara yaşananları her gün hatırlatması için sembolik bir anlamı olduğunu söylese de Belfast'lılar, eminim bunun bir nedeni de hala birbirini öldürmeye meyilli grupların var olması.  

Dürüst olmam gerekirse Belfast'ta yaşam alanlarının hala duvarlarla ayrıldığını bilmiyordum. Benim için tam anlamıyla bir sürpriz oldu ve böylesi çalışma ziyaretlerinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlamama vesile oldu. Belfast'ın şehir merkezinde dolaşırken çatışmaya ya da ayrışmaya dair hiçbir şey görmüyorsunuz. Bunu görebilmek için yaşam alanlarına, mahallelere gitmeniz gerekiyor. Katolikler ve Protestanlar kendi cemaatleriyle yaşıyor büyük çoğunlukla. Çalışma hayatında bir arada olan insanlar akşam olunca kendi mahallerine çekiliyor. Eğitim sisteminde de toplum içindeki bu ayrışma kendini çok net nir şekilde gösteriyor. Bize verilen bilgiler Katolik ve Protestan ailelerinin çocuklarının birlikte eğitim görme oranı tüm okul çağındaki çocukların %4'ünü kapsıyor sadece. Geri kalan büyük çoğunluk kendi cemaat okullarında eğitimlerini sürdürüyorlar. Bu yüzden görüştüğümüz bir çok kişi barışın mükemmel olmadığını ancak en azından çatışma dönemine kıyasla çok daha iyi olduğunu söylüyorlar, ve ekliyorlar en azından her gün ölmüyoruz artık.  

Sonuç olarak barışmanın, barışı kurmanın kolay olmadığını bir kez daha görmüş olduk ama mümkün olduğunu da. Barışın yolunu her zaman siyasetin açar ancak barışın kurulması ve kalıcı hale gelmesi toplumun isteği ve desteği olmadan mümkün olmaz. Gerçekten barış isteniyorsa eğer barış siyasetinin yapılması ve barışın dilini konuşan siyasetçilerin varlığı çok önemli. Gerisi ve aslında en önemli kısmı ise yine halklara kalıyor çünkü asıl barışması gerekenler halklar. Bunun için de siyasetin hakikatlerin ortaya çıkarmak, adaletin sağlamak ve yüzleşmek üzerine yoğunlaşması gerekiyor. Çünkü bunlar olmadığı takdirde gerçek bir barışmaktan söz etmek mümkün değil. Adaletin yerini bulması, suçluların cezalandırılması uzun soluklu bir barış için olmazsa olmaz. Tüm bunlar bizim ülkemiz için çok uzak gibi görünse de erişilmez değil. Sonuçta gönülden istemekle ve umut etmekle başlıyor her şey ve de her şeye rağmen, her zaman barış demek ve barışta inat etmekle.   







December 25, 2016

İngiltere'nin güneyine kısa bir yolculuk

Bunca yıl sonra İngiltere'ye ayak basmışken Exeter'de yaşayan arkadaşımı görmeye gitmemek olmazdı. İngiltere'ye asıl gitme amacım olarak Liverpool'daki konferans biter bitmez trene atladığım gibi soluğu Exeter'de aldım. İngiltere'de trenler biraz pahalı açıkçası. Tren fiyatına uçak bileti bulmak mümkün, Exeter'de küçük bir havaalanı da var, nereden geldiğinize bağlı olarak doğrudan uçabilirsiniz de. Daha uygun fiyata seyahat etmek için otobüsler var ki onlardan biri Avrupa'nın bir çok ülkesinde çalışan Mega Bus, erken bilet aldığınızda 1 pound'a bile bilet bulabiliyorsunuz. Ben trenle Liverpool'dan Birmingham'da aktarma yaparak yaklaşık beş saatlik bir yolculukla vardım Exeter'e. 


Exeter İngiltere'nin Devon bölgesinde Exe Nehri çevresine kurulmuş küçük bir üniversite şehri, hani öyle işiniz olmasa illa ki görülmesi gereken şehirlerden birisi değil dürüst olmak gerekirse.. Ancak küçük, sevimli, barı, pub'u bol, her yere yürüyerek gidebileceğiniz, istediğiniz hemen her şeyi bulabileceğiniz kompakt bir öğrenci şehri. Şehrin bulunduğu yer çok eski zamanlardan beri yerleşim yeri olduğundan dolayı zamanın farklı dönemlerinden bir çok kalıntı var. Şehrin en önemli binası ise 11. yüzyılda yapılmış Exeter Katedrali. Katedralin çevresindeki binaların her biri çok güzel ve yine Katedralin önündeki geniş alan harika bir soluklanma imkanı sunuyor. Dediğim gibi öğrenci olmak için güzel bir şehir. Bunun yanında eğer İngiltere'nin güney kıyılarına inmek gibi bir planınız varsa bunun için de çok güzel bir konumda. Ki nitekim biz de öyle yaptık, arkadaşımla birlikte Exeter civarında bir kaç küçük sahil kasabasını ziyaret ettik. Oldukça keyifliydi. Gittiğimiz yerler hakkında bir kaç şey paylaşacağım fotoğraflar eşliğinde. Baştan söylemek gerekir ki biz zaman kısıtlılığından dolayı yalnızca Exeter'e yakın bir kaç yere gittik, zaman olsa görülecek daha çok yer var İngiltere'nin güney kıyısında. 

Exmouth


Exmouth, Ex Nehri'nin genişleyerek denize açıldığı alanda kurulmuş, Exeter'e en yakın sahil kasabası. Otobüsle de trenle de Exeter'den 30-35 dakika mesafede ve her yarım saatte bir de tren var. Biz Eylül ayında gittiğimiz için deniz mevsimi çoktan geçmişti ancak buna rağmen kasabanın iç kısmı hafta sonu olmasının da etkisiyle oldukça kalabalık ve canlıydı. Güneşli bir güne denk geldiğimiz için de şanslıydık. Böylece o neredeyse bomboş kumsalda güzel bir yürüyüş yapmanın keyfini çıkarmış olduk. Elbette yazın giderseniz çok daha hareketli bir kasabayla karşılaşacağınızdan hiç şüphem yok. Yaz aylarında bir de müzik festivali oluyormuş Exmouth'da. Ancak biz bu mevsimin sakinliğini, ıssızlığını çok sevdik.

Exmouth Jura çağında yaşanan jeolojik değişimlerle şekillenen bir bölge olan Jurassic Coast'ın en batısındaki noktasıymış. Bu bahsettiğim Jurassic Coast 150 km kadarlık bir sahil boyunca uzanıyor ve 2001 yılında Dünya Miras Listesine alınmış. Exmouth'u ve daha sonra ziyaret edeceğimiz diğer yerleri de eşsiz kılan da işte bu jeolojik yapılanma. Bizim gidip görmeye vaktimizin olmadığı birbirinden güzel sahillere, kayalıklara ve yüksek falezlere sahip bir bölge Jurassic Coast. Sadece bu sahilin her bir noktasını tek tek görmek için bile bir seyahat düzenlenebilir İngiltere'nin güney kıyısına.

Bir Baska Sehir: Londra

2002 yılında dil öğrenmek için bir yerlere gitmeye karar vermiştim. Elbette ilk düşündüğüm yer İngiltere oldu ancak 11 Eylül'ün üzerinden bir yıl bile geçmemişti daha ve İngiltere o sıralar çok sıkı bir vize politikası uyguluyordu, yani vize almak imkansıza yakın bir şeydi. İlk kez yurt dışına çıkacağım, haliyle ilk vizem olacağı için red alma korkusuyla vazgeçtim İngiltere'ye gitmeye çalışmaktan. O zamanlar hem vizesiz hem de maliyeti İngiltere'nin yarısı olan Malta'ya gitmeye karar verdim, ve gittim. Yani bundan tam 14 yıl öncesiydi İngiltere'ye gidebilmenin eşiğinden döndüğümde. Açıkçası sonrasında çok da heves etmedim o taraflara. Tabi itiraf etmem gerekirse bunda vize almanın zorluğu ile İngiltere'nin pahalılığı büyük rol oynadı. Böylece yıllar geçti ve ben ancak bir kaç ay önce Büyük Britanya adasına ayak basmış oldum. ve Londra'ya aşık oldum, bunca yıl gitmediğim için pişman oldum, keşke 2002 yılında İngiltere vizesi almaya çalışsaydım diye hayıflandım. Bu yazıda İngiltere'de geçirdiğim on günde edindiğim izlenimlerimi bulacaksınız. Bir gezi yazısından ziyade izlenim yazısı olacak çünkü zaten İngiltere'ye, daha ziyade Londra'ya dair istemeyeceğiniz için gezi yazısı var internette.

Londra'ya yağmurlu bir cumartesi günü vardım, elbette Londra'ydı, yağmursuz olmazdı ve tatildeyken yağan yağmuru çok sevmesem de Londra'nın beni ünlü yağmuruyla karşılaması hoşuma gitti. Öyle bardaktan boşanırcasına değil, tam sevdiğim gibi altında yürünebilecek kıvamda bir yağmurdu. O yüzden üzülmek yerine aksine mutlu oldum. Heathtrow'dan bindiğim metroyla otelimin olduğu South Kensington'a aktarmasız olarak geldim, çiseleyen yağmurun altında kalacağım yeri buldum, giriş yapıp eşyalarımı bırakarak kendimi dışarıya attım. Yağmur hafiften hala çiseliyordu, otelim Ulusal Tarih Müzesi, Albert Müzesi, Bilim müzesi gibi müzelerin olduğu Exhibition Road'um hemen yakınında olduğundan müzeye girmek için şemsiyelerinin altında bekleyen insanların arasından yürüyüp bir şeyler yemek için metro istasyonu civarına gittim. Daha geldiğim ilk andan itibaren o kadar tanıdık ve bildik hissettim ki şehri, sanki uzun zamandır orada yaşıyormuşum gibi, bir yerleri bulamama paniği yaşamadan, nereye nasıl gideceğimi bilememe derdine düşmeden dolaştım Londra'da kaldığım üç buçuk günlük süre içinde. Tarif edemeyeceğim bir tanıdıklık hissi ve bunun getirdiği bir güven vardı içimde. Benzer bir durumu Barcelona'da yaşamıştım. Zaten Londra, Barcelona'dan sonra Avrupa'da yaşamak isterim dediğim ikinci şehir oldu. Gerçi Avrupa dediğime bakmayın, Londra çoğu Avrupa şehrinden çok farklı bence. Anlatayım neden böyle düşündüğümü.

April 4, 2016

Swastika Geceleri

Katherina Burdekin'in Swastika Geceleri kitabı feminist bir distopya. 1937 yılında henüz Hitler bildiğimiz Hitler olmaya doğru yol alırken yazılmış Swastika Geceleri, Hitler'in rüyasının gerçekleşmesinin üzerinden 700 yıl geçmiş olan bir dünyayı anlatıyor bize. Bu yeni dünya kan soyu üzerine kurulmuş, ve elbette Almanlar birinci kan soyu. İnsanlar buna göre sınıflandırılmış, tüm insanlar arasında en alt sınıf ise Hristiyanlar çünkü Avrupa artık Hristiyan değil. Uzun zamandır Hitler bir tanrıdır ve Nazilerin faşist düzeni de yeni dünyanın dini. Kitap Hitler'in tanrılaştırılması ve nazizm dini bir öğretiye dönüşmesi üzerinden mevcut dinleri sorgulatıyor ve dinlerin, tanrıların nasıl kurgulanabileceği konusunda ipucu veriyor.

Öte yandan bu yeni sistem hiç şüphesiz erkek egemen bir sistem, kitabın göriş bölümünü yazan Daphne Patai'nin Maria Antonietta Macciocchi'den aktardığı gibi ataerkil düzenden bahsetmeksizin faşizmden bahsedilemeyeceği kabulüyle aksi de pek söz konusu olamazdı zaten. Bu yeni düzende kadınlar yalnızca birer üreme aracı, erkeklerin dünyasında yerleri yok, onlar kendi aralarında, kız çocuklarıyla ve 1,5 yaşına gelip de ellerinden alınana kadar erkek çocuklarıyla yaşıyorlar. Onurları yok edilmiş, erkeklerin kendilerinin efendisi olduğuna, kendi düşünceleri olmayacağına, yapmaları gereken tek şeyin sistemin yürümesini sağlayacak erkek çocuklar yapmak olduğuna, erkek çocuk doğurmanın ne kadar gurur verici ve kız çocuğu doğurmanın da ne kadar utanç verici olduğuna inandırılmış, yalnızca zihinsel ve psiikolojik olarak değil fiziksel olarak da dönüştürülmüş kadınlar bu hikayenin en çarpıcı tarafı.

George Orwell'in 1984'ü ile benzerlikleri var, bunun üzerine tezler bile yazılmış ancak benzemeyen tarafı faşist sistemin erilliğine yaptığı vurgu ve merkezine kadınların insandışılaştırılmasını, hiçleştirilmesini alan kurgusu.

Elbette romanı yazıldığı dönemi göz önünde bulundurarak okumakta fayda var, aksi halde günümüzdeki patriyarka, eril tahakküm, toplumsal cinsiyet, feminizm tartışmalarının geldiği nokta bakımından hikayenin odağı çok da radikal görünmeyebilir. 

February 5, 2016

Belgrad'dan notlar


Kıştı, kardı, lodostu, uçuşlar iptal olacak mı, olursa ne yapacağız diye diye anksiyete geçirip -şansımıza- sorunsuz bir şekilde gittik geldik Belgrad'a. Uçuşumuzdan bir önceki gün düzeldi havalar, Belgrad'a vardığımızda da neredeyse bir bahar havası karşıladı bizi, bir gün haricinde de eşlik etti bizi gönderene kadar. 

Belgrad hakkında çok seyahat yazısı var, malum hem vizesiz olması, hem yakın olması hem de Türkiye'ye göre nispeten ucuz olmasından ötürü milletçe akın ediyoruz Sırbistan'a. Yılın bu mevsiminde de turist olarak neredeyse sadece türkler vardı, eh malum yarı yıl tatili. Size Belgrad hakkında daha önce yazılmamış/söylenilmemiş bir şeyler diyeceğimi sanmıyorum ama şurada bir de Belgrad seyahat notları duruversin.


Havaalanına varışla başlayalım, okuduğum bir kaç blogda şehir merkezine nasıl gidileceğinden bahsediliyordu ama hangi otobüse nereden binilir pek net bilgi bulamadım. İşte size net bilgi: Havaalanından şehir merkezine iki türlü toplu taşıma var, birisi A1 denilen havaalanı servisi (bizim havaş/havataş muadili ama minibüs olanı), bir diğeri ise 72 numaralı belediye otobüsü. Dış hatlar kapısından çıktıktan sonra doğrudan karşıya yürüyüp kapıdan çıkarsanız solda 20 metre ileride durağını görürsünüz A1'in, bununla şehir merkezine gitmek için 350 RSD ödersiniz (yaklaşık 3 €), 30-40 dakika içinde Slavija meydanına (Trg Slavija) varırsınız. Eğer o kağıdan çıkmaz sol taraftaki merdivenlerle yukarı kata çıkarsanız orada da 72 numaralı otobüsün durağını görürsünüz. Ona binerseniz de 150 RSD ödeyip 45-50 dakika sonra Zeleni Venac'a varırsınız. Artık nerede konaklıyorsanız oraya yakın gidene binebilirsiniz. 72 numaralı otobüste ücretsiz wifi var bu arada. 

November 27, 2015

Ekim'de Budapeste






En sonda söyleyeceğimi en baştan belirteyim; eğer Budapeşte'ye henüz gitmediyseniz mutlaka seyahat listenize eklemeniz gereken bir şehir. Zira özellikle mimarisiyle, güzel ve canlı caddeleriyle, köprüleriyle ve tabi ki lezzetli yemekleri, hareketli gece hayatıyla anlatıldığı kadar güzel bir şehir bekliyor sizi. 

Budapeşte'ye Türkiye'den gitmek için seçenek çeşitli, birden fazla havayolu firmasının düzenli uçuşları var ve eğer biraz vakitlice davranırsanız -her zaman olduğu gibi- oldukça uygun fiyata uçak bileti bulmak da mümkün.

Elizabeth Köprüsü'nden doğru günbatımı  
Baştan başlayalım; havaalanına geldiniz ve şehir merkezine gideceksiniz. Nasıl? Toplu taşımayla gitmek istiyorsanız -ki en ucuz seçenek bu- 200E numaralı otobüse binerek Köbanya-Kispets durağına gitmeniz gerekiyor, burada metro istasyonu var, oradan istediğiniz yöne gidebilirsiniz. Tek binişlik biletler 350 HUF (yaklaşık 3,5 EUR) imiş ama doğrudan şöföre ödemek isterseniz 450 HUF oluyor. Biz üç kişi olduğumuz için elimizdeki valizlerle otobüs+metro sürünmesini yaşamayalım diye taksiye bindik. Taksi için de acaba kazıklanır mıyım derdi yok havaalanında, çünkü çıkış kapısının hemen yan tarafında bir taksi şirketinin gişesi var, oraya gideceğiniz adresi söylüyorsunuz onlar size bir fiş veriyor, fişin üzerinde ne kadar tutacağı da yazıyor. Dolayısıyla sürprizle karşılaşmıyorsunuz. Biz Belvaros bölgesinde kalacağımız yere gitmek için 26 EUR ödedik. Takside euro ödemesi yapabiliyorsunuz ama bozukluğunuz yoksa üstü kalır takside haberiniz olsun.

Ulaşımdan bahsetmişken söylemekte yarar var, eğer biletinizi 10'luk şekilde alırsanız toplam 3.000 HUF ödüyorsunuz, yani birazcık karınız oluyor. Biletinizi binmeden önce ya da tramvayın içindeki kutularda okutmanız gerekiyor. Okutmazsanız ve bir kontrol olursa biletiniz cebinizde bile olsa kaçak yolcu muamelesi görür, cezayı yersiniz. Demedi demeyin. Risk almayı severim ben derseniz o sizin bileceğiniz iş. Ayrıca Budapeşte'de de çoğu Avrupa şehrinde olduğu gibi 24,48 ya da 72 saat geçerli olan kartlar var, bu kartlarla ulaşım daha ucuza geliyor her zaman; üstelik bazı müzeler, ören yerlerinde indirimden faydalanıyorsunuz. Bu da aklınızın bir köşesinde bulunsun.

September 20, 2015

Ven Adası'nda bir gün


İsveç'te toplantıların arasında bir hafta sonu boşluğu olunca nerelere gidelim diye bakınmaya başladık, bir iki arkadaşa sorduk bize Ven Adasını önerdiler. E ada olur da kaçırılır mı, hava durumunun yağış ihtimali göstermesine ve sabah uyandığımızda yoğun bulutlarla karşılaşmamıza rağmen vazgeçmedik hedefimizden, Ven'e doğru yola çıktık. 

Ven Adası İsveç'in bir sürü adasından bir tanesi, küçüklerinden, İsveç ile Danimarka arasında kalıyor yani İsveç'in güney batısında. Biz zaten Lund'da kaldığımız için Ven Adası'na giden feribotun kalktığı Landskrona şehri 20 dakikalık bir tren yolculuğu mesafesinde. Biz 11:30 feribotunu yakalamak üzere 9:30 gibi çıkıyoruz Lund'dan. Tren istasyonundan sonra limana gidebilmek için ayrıca 10 dakika süren bir otobüse binmeniz gerekiyor. Ancak otobüs için para ödemiyorsunuz, tren biletinizi gösterdiğiniz sürece. Otobüse bizimle birlikte trenden inen ellerinde piknik malzemeleri olan ailelerle birlikte biniyoruz. Havanım kapalı olmasının feribotun tıklım tıklım olmasına engel olmadığını görüyoruz. Gerçi orası İsveç, güneşin olmasını beklerlerse bir şeyler yapmak için yılda kaç gün dışarıya çıkabilirler bilmiyorum yani.

August 30, 2015

Bir hayal kurdum ki dönemem

Artık ülkeyi neresinden tutsan elinde kalıyor. Bir şeyin gündemde kalması azami üç saat, sonra yeni bir şey oluyor, sonra başka bir şey, sonra daha kötü bir şey. Gece uyurken bile en az iki gündem sıcaklığını yitirmiş oluyor. Öyle boktan günlerde yaşıyoruz işte. Ülkenin doğusunda, güneydoğusunda devlet katliam yapıyor, küçücük çocukları öldürüyor, yargısız infazlar yapıyor, askerler polisler koltuk davasına, saray davasına ölüyor; batı kıyılarına mültecilerin daha iyi bir hayata gitme umuduyla yola çıkmış bedenleri vuruyor birer birer, ülkenin orta yerindeyse 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlanıyor törenlerle. Bu sırada işçiler inşaatlarda ölmeye, madenciler göçük altında kalmaya, kadınlar erkekler tarafından öldürülmeye, ulusalcılar dindarlara ve kürtlere, dindarlar ulusalcılara ve alevilere, hepsinin ermenilere, yahudilere ve rumlara ve daha bir sürü grubun başka bir gruba karşı nefreti büyümeye devam ediyor. Kimsenin kimseyi dinlemeye, anlamaya niyeti yok çünkü herkes haklı, çünkü herkes en doğru. 

Tüm bu olan bitenin ortasında bir avuç insan, tüm haksızlıkları, ihmalleri, cezasızlıkları, yolsuzlukları görüyor, anlıyor, kahroluyor, isyan etmeye çalışıyor ama hiçbir şey yapamıyor. Sanırım en kötü durumda olanlar da bu gruptaki insanlar, yani benim de dahil olduğum bu küçük grup. Milliyetçilikten militarizmden arınmış, herkesin insan onuruna yaraşır muamele gördüğü, herkesin eşit, adil ve özgür bir şekilde yaşamını sürdürdüğü bir dünya hayal eden o küçük grup, en hayalperest, en yalnız, kimine gören en vatan haini, kimine göre en günahkar, kime göreyse en bölücü en terörist grup. Ah o zavallı grup. 

August 20, 2015

Italyan Riviera'sının gözbebegi: Cinque Terre


Geçen hafta bir haftalığına İtalya'ya gittim. Bu tatil hiç planda yoktu, oldukça spontane bir şekilde gelişti. İtalya'ya gitmekte olan iki arkadaşımın daveti üzerine altı gün sonraya uçak bileti bakınmaya başladım ve evren de benim İtalya'ya gitmemi istemiş olacak ki Genova'ya gayet makul bir rakama bir uçuş buldum. Atlayıp gittim ben de. İtalya'da dağlık bir bölgede bulunan Serra Godano kasabanın Santa Maria isimli küçük bir köyünde kaldık, günübirlik deniz kıyısına indik, kah gezmek kah yüzmek için. Uzun uzun o bir hafta neler yaptığımı anlatmayacağım, seyahatin yalnızca bir gününe, Cinque Terre'de geçirdiğimiz güne odaklanacağım.

O bölgeye Cinque Terre dendiğini İtalya'ya gitmeden 3-5 gün önce internette aranırken öğrendim; Beş Toprak anlamına gelen bu bölge gayet engebeli ve girintili çıkıntılı bir sahile kurulmuş beş köyden ismini alıyor Bu köyler Monterosso Al Mare, Vernazza, Corniglia, Manarola ve Riomaggiore.  Ben bu bölgenin ismini bilmiyordum ancak içlerinden bir tanesine gitmenin hayalini yıllardır kuruyordum: Manarola. Manarola'nın fotoğraflarına ilk denk geldiğimden beri orayı görmeliyim, orada bulunmalıyım diye geçiriyordum içimden. O yüzden Manarola'yı gördüğüm için çok mutlu oldum. Haklarını yememek lazım diğer köyler de birbirinden eşsiz, birbirinden güzel. 
Bu bölgeye araçla da gitmek mümkün ama park edecek yer bulmanın zorluğundan dolayı pek kimse tavsiye etmiyor. O yüzden ya Levanto'ya ya da La Spezia'ya gidip oradan trenle seyahat etmek en mantıklısı, ki hemen hemen herkes böyle yapıyor. Biz Levanto'ya gittik ve oradan da en uzaktaki köye, Riomaggiore'ye gitmek üzerebir tren bileti aldık. Yanımızda o bölgede defalarca bulunmuş arkadaşımız olduğu için kendimizi onun emin ellerine bıraktık. Planımız her bir köyü ziyaret ede ede başlangıç noktamız, aracımızı parkettiğimiz Levanto'ya geri dönmek. 

Levanto'dan Riomaggiore'ye 1,60 € ödeyerek yaptığınız trenle yolculuk yirmi dakika bile sürmüyor. toplamda 30 kmye yakın bir mesafe. İsteyenler bu yolu yürüyerek de katedebiliyor, bunun için hazırlanmış patika yollar var, tabi bunun için ayrıca bir giriş ücreti ödüyorsunuz. Unutmadan söyleyeyim bu bölge UNESCO koruması altında. Ancak hem Ağustos ayının kavurucu sıcaklığı hem 2 gün öncesinde benim ayağımı burkmuş ve hala acısını hissediyor olmam hem de Manarola-Riomaggiore arasının yürüyüşe geçici olarak kapalı olması yürümeyi tercih etmememize neden oldu. İyi ki de etmemişiz çünkü yalnızca köyleri gezerken bile toplamda 12 km yol yürümüşüz, telefondaki adım sayıcımın hesapladığına göre. 

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Paylaş