December 30, 2013

Failler ortada, ya adalet?

Çetele tutmaya, hele de yaşam hakları gasp edilen ve yaşamları ellerinden alınan insanların çetelesini tutmaya eli varmıyor insanın. Ancak tutmak gerekiyor, unutmamak için, unutturmamak için, ayrımcılık yasasına bizi dahil etmeyen, nefret suçlarını bir türlü tanımlamayan devletin suratına çarpmak için, kendisi yapmasa bile sessiz kalarak bu şiddeti ve nefreti onaylayan toplumun her bir ferdine kendi ellerinin de ne kadar kanlı ve kirli olduğunu göstermek için.
Biz eşcinseller, biseksüeller, transseksüeller bu yıl da bundan önceki yıllarda olduğu gibi fiziksel şiddete uğradık, gasp edildik, aşağılandık ve öldürüldük. Her şeye rağmen adalet bekledik ve elbette yine adalet göremedik. Homofobinin ve transfobinin nefret söylemine ve eylemine dönüştüğü bir yılı daha arkamızda bırakırken neler yaşamışız, nelere üzülmüşüz bir görelim istedim. Kimbilir belki homofobiye, transfobiye, nefret cinayetlerine karşı verdiğimiz mücadelede sesinizi bizimle yükseltmeye karar vermenize vesile olur. İşte bizim tarafımızdan 2013:   

November 17, 2013

Ötekinin Siyaseti

2014'te yapılacak yerel seçimlere aylar kaldı, 2015'te de genel seçimler var ve şu sıralar LGBTI (lezbiyen, gey, biseksüel, transgender, interseks) örgütler ve bireyler daha önce olmadığı kadarpolitika konuşuyor, siyasete nasıl dahil olabilecekleri, neleri talep edecekleri konusunda kafa yoruyorlar.  
Bu yönde bir süredir bir araya gelen İstanbul'daki LGBT örgütleri ile herhangi bir dernek ya da oluşuma dahil olmayan ancak cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konularında çalışan, aktivizm yapan bireyler ortak bir platform kurdular: LGBT Siyasi Temsil ve Katılım Platformu. Bu platform siyasi talepleri ortak bir zeminde buluşturarak, bu taleplerin gözetilmesini, geliştirilmesini ve hayata geçirilmesini sağlamayı amaçlıyor. Bunun için de LGBT hareket ile siyasi partiler arasındaki işbirliğini arttırmayı, siyaset alanındaki homofobik ve transfobik söylemlerin son bulması ve LGBT'lerin karar mekanizmalarında temsilinin sağlanmasına yönelik çalışmalar yapmayı hedefliyor. Ayrıca eşcinsel, biseksüel, transseksüel bireyleri yerel ve genel seçimlerde aday olmaya teşvik ederek, doğrudan siyasetin içinde yer almaları için destek olmayı da hedefliyor.  

Gelinen bu nokta elbette Türkiye'de 1990'ların başlarından bu yana verilen özgürlük ve hak mücadelesinin bir başarısıdır. Gezi sürecinin de gelinen bu noktaya katkısı yadsınamaz. Zira bu süreç LGBT hareketin ve bireylerin görünürlüğünün ulaştığı doruk noktasıdır. Ancak Gezi öncesindeki 20 yıllık mücadeleyi göz ardı etmemek gerekir. Bu 20 yıllık mücadele sürecinde LGBT örgütler daha çok hak kazanımı temelinde çalışmalar yaparken siyasete çok da sıcak bakmadılar. Bu bence çok da yerinde bir stratejiydi. Aksi olsaydı, yani en baştan belirli bir siyasi ideoloji çevresinde bir eşcinsel hareket oluşturulmaya çalışılsaydı hareket bugünkü kadar güçlü olamayabilirdi. Elbette hareketin temel felsefelerinden olan ve en başından beri karşısında durduğu milliyetçilik, ırkçılık, militarizm, cinsiyetçilik, homofobi, transfobi gibi kavramlar hareketi belirli siyasi ideolojilerle uzlaşamaz kılsa da hareketin kendi içinde inanılmaz bir çeşitlilik barındırdığı da bir gerçek.
Bugün hareket artık yeterince olgunlaştı ve LGBTI'lerin bu saatten sonra farklı siyasi ideolojiler altında örgütlenmelerinin harekete zarardan ziyade yarar sağlayacağına inanıyorum. Farklı siyasi yapıların düşüncelerinin kırılması, cinsiyetçi, homofobik ve transfobik söylemlerinden kurtulmaları ve dönüşebilmeleri dışarıdan gelen taleplerden ziyade kendi içlerindeki eşcinsel, biseksüel, transseksüel bireylerin görünürlüğü, talepleri ile gerçekleşmesi daha olası. Bugün BDP, YSGP (Yeşiller ve Sol), HDP,CHP gibi bir çok siyasi kurum cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konularını politikalarına ve söylemlerine dahil etmeye başladılar. Ben bunların gerçekleşmesinde LGBT örgütlerin yıllardır yürüttükleri çalışmalar kadar o siyasi oluşumların içinde yer alan LGBT bireylerin çabalarının da büyük katkısı olduğunu düşünüyorum.      
Şimdi artık LGBT örgütler ve bireyler bir araya gelip siyasette söz sahibi olmayı, siyasi partilerin tutumlarını ve görüşlerini değiştirmeyi düşünebiliyorlar ve hatta farklı siyasi partilerden belediye başkanlığı ya da belediye meclisleri için aday oluyorlarsa LGBT hareketin yeni bir safhasına geçildiğini söyleyebiliriz. Elbette bu çok yeni bir durum değil. Daha önce de,  1999 yılında ÖDP'den milletvekili adayı olan Demet Demir gibi siyasete girme mücadelesi veren insanlar oldu. Ancak bahsettiğim yeni safha bireysel iradenin yanında LGBT örgütlerinin de müdahil olduğu kollektif bir iradenin oluşmasıyla geçilen değerli bir safha.
Bu yeni safhada belki henüz açık kimliğiyle eşcinsel, biseksüel, transeksüel bir belediye başkanı ya da milletvekili göremeyeceğiz. Ancak bu yeni safhanın ilerleyen yıllarda bir eşcinsel belediye başkanı ya da transseksüel bir milletvekilinin seçilebilmesinin mümkün kılabilmek için gerekli siyasi ve sosyal zeminin oluşmasına imkan sağlayacağına inanıyorum.  
Türkiye'nin en ötekilerinden olan eşcinseller, biseksüeller, transseksüeller, yeni yeni konuşulmaya başlanan interseks bireyler emin adımlarla siyasetin içine doğru yol almaya başladılar. YSGP'nin, HDP'nin parti meclislerinde eşcinseller ve transseksüeller yerlerini aldı, pek yakında CHP'de de birilerinin görünür olacağını  söylemek hiç de kehanet sayılmaz. Nitekim CHP'den belediye meclis üyeliğine aday olan arkadaşlar olduğunu biliyorum. Bunun için CHP en azından bazı illerde bunun için çaba sarfediyor, LGBT örgütlerle birlikte çalışmak ve aday göstermek konusunda da oldukça istekliler. Her ne kadar CHP'nin mevcut duruşu ve bazı söylemleri LGBT hareketin savunduğu bazı değerlerle ?halen- çelişse de CHP'nin değişimi ve dönüşümünün önemli olduğunu düşünüyorum, nihayetinde halen bu ülkenin en büyük muhalefet partisi.
CHP ve LGBT konusu başka bir yazıya konu olabilir pekala. Benim demek istediğim  LGBT bireyler farklı siyasi partiler içinde görünür olmaya ve varlıklarını hissetirmeye başladılar. Partiler dışında da yazının başında sizlere tanıttığım LGBT Siyasi Temsil ve Katılım Platformu'nun ortaya koyduğu kollektif bir inisiyatif var. Bu noktada çeşitli partilere üye olan, hatta parti meclislerinde yer alan eşcinsel, biseksüel, transseksüel, interseks ve aynı zamanda bağımsız olarak aday olacak olan bireylerin LGBT Siyasi Temsil ve Katılım Platformu ile iletişim içinde olması, hatta birlikte hareket etmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. LGBT'lerin siyasi alanda var olabilmeleri ve taleplerini etkili bir şekilde dile getirebilmelerinin yolunun ortak bir dil tutturma ve ortak hedefler belirlemeden geçtiğine inanıyorum. Çünkü partilerin LGBT bireylerin oylarını toplama kaygısıyla birisini sırf cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliğinden ötürü ön plana çıkarma olasılıkları var. Ancak bana göre içinde bulunduğu siyasi partinin politikasını değiştirmek için mücadele etmeyecek bir eşcinsel ya da transseksüel kişinin o partinin X organında yer alması sembolik bir anlamdan öteye gitmeyecektir.
Bundan dolayıdır ki geleceğin eşcinsel, biseksüel, transseksüel belediye başkanları ve milletvekilleri için bugün doğru adımlar atılması gerekiyor. Savrulmadan, parçalanmadan, siyasi partilerin kendilerini pazarlamak için kullanacakları vitrin mankenlerine dönüşmeden sağlam ve net bir şekilde taleplerimizi belirlemek ve bu talepleri ortak bir dille sunmak temeli sağlam bir politika zemini oluşturmak için çok önemli.  LGBT hareket yolun zorunu aştı, görünür olmayı, kabul görmeyi, sesini duyurmayı başardı, şimdi hem hareket olarak hem de bireysel olarak yerel yönetimlerde söz sahibi olup yaşam alanlarının cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin de gözetilerek yeniden düzenlenmesi için bizzat içeriden politikalar üretme zamanı.
Bu yüzden olur da bir partiden ya da bağımsız olarak yerel yönetimlerin bir görevi için aday olmak isterseniz,  size destek olmak isteyen bir platform ve deneyimli LGBT örgütler var. Ben buradayım demeniz yeterli. 

November 13, 2013

Kızlı erkekli kalma konusunda kim, ne dedi?

fotoğraf: www.bobiler.com
Geçtiğimiz haftaya bir not düşmek lazım diye düşünüyorum. Çünkü ne de olsa tartışılabilecek en vahim konulardan birisi tartışılıyor günlerdir. Geçen haftanın başında başbakan tarafından sarf edilen abuk bir cümlenin ardından ülkenin gündeminin orta yerine oturan bir tartışma başladı. Siyasetçisinden, köşe yazarına, hukukçusundan, sokaktaki vatandaşa kadar herkes bulaştı bu tartışmaya. Önce gündemi değiştirmek için ortaya atılan bir olta sandık ama 24 saat geçmeden anladık ki öyle değil. Velhasıl 2013’ün sonlarına doğru konuştuğumuz konu “kız ve erkek öğrenciler aynı evde kalabilir mi kalamaz mı” konusu. Baş delimiz başbakan yalnız da değil üstelik, toplumun bir yarısı –bence fazlası- onunla aynı delilik halini paylaşırken, diğer kısmı da bu ipe sapa gelmez cümlelere ve akıl yürütememelere laf yetiştirmeye ve anlatmaya çalışırken delirdi. Sonuç itibariyle 2014’e 50 küsur gün kala cümleten balataları sıyırdık, hepimize geçmiş olsun.

November 8, 2013

Biz vatandas degil miyiz?

2013 yılına eşcinsellerin evlilik hakkı kazanımlarının yılı demek hiç de yanlış olmaz. Özellikle Amerika'da gündemi oldukça meşgul eden bir konu oldu ve birçok eyalet ardı ardına eşcinsel evlilikleri tanıdı. Peki gün gelecek biz de evlenebilecek miyiz?

Öncelikle belirtmem gerekir ki, "evlenmek" fiilini ne anlatmak istediğimi en kapsamlı şekilde ifade edecek bir kelime olduğu için seçtim. Yoksa, bir çok eşcinsel gibi benim de evlilik kurumunun mevcut heteroseksist kurgusuyla derdim var. Tabi ki yalnızca evlilik değil, evlilik kurumunun ortaya çıkardığı aile kurumu da kendisine yüklenen anlamı, yüceltilmişliği ve kutsiyeti ile baştan aşağıya sorunlu bir kurum. Feminist ve LGBT hareketin üzerinde hassasiyetle durduğu ve tartıştığı bu kurumlar/yapılar, yalnızca kadın ve erkek arasındaki ilişki üzerine kurulu olduğu ve bu ilişkiyi de ancak yasal bir zemine oturtulduğu ?evlilik- takdirde meşru saydığı için farklı birliktelik biçimlerini dışlayan, marjinalleştiren ve hatta hedef gösteren bir yapıya sahip. Evlilik kurumunun üzerindeki bu olumsuz anlamdan kurtulabilmesinin yolu da cinsiyetlerden bağımsız, herkesi ve her türlü birlikteliği kapsayan bir tanıma evrilmesinden geçiyor. Keza aile kurumunun da "anne, baba ve çocuklar" kalıbından sıyrılarak kendisini aile olarak gören/adlandıran herkesi kapsayacak şekilde değişmesi gerekiyor. Bu kadar köklü ve yerleşik bu kurumlar uzun ve meşakkatli bir mücadele ile ortadan kalkar mı kalkmaz mı bilemem ancak bu kurumların hali hazırdaki heteroseksüellik temelindeki kurgusunun bozulup mevcut eşitsizlik kısa vadede giderilebilir.

October 18, 2013

Güney Afrika notları

2013 yılı Afrika kıtasına açıldığım yıl oldu benim için.. Ağustos ayında Fas’a yaptığım bir haftalık tatilden sonra, bu ayın başında Afrika kıtasının en güneyindeki Güney Afrika’ya bir seyahat yaptım. Bu bir çalışma ziyareti, üstelik toplam 16 kişilik bir heyetin yeme, içme, barınma ve seyahat organizasyonunu da içeren yoğun bir program olsa da az çok bir yerler görüp Güney Afrika’yı gözlemleme şansı buldum. İlk kez güney yarımküreye geçmiş olmamdan ötürü de Güney Afrika, seyahat kronolojimde bir ilk olduğu için ayrı bir öneme  sahip. 9 saat süren bir uçak yolculuğunun ardından Johannesburg’a vardık. THY’nin bu kadar uzun bir yola neden koltuk aralıkları bu kadar dar olan bir uçakla sefer düzenlediğini anlam veremedim. Yani yolculuk oldukça rahatsız ve yorucu geçti. Güney Afrika’ya gittiğimiz heyetten dolayı “güvenlik” önemli bir kriterimiz olduğu için otelimizi Sandton City denilen, Johannesburg’un otellerin de yoğunluklu olarak konumlandığı bir bölgeden seçmiştik. Eğer tek başıma turist olarak gitmiş olsam asla uğramayacağım, daha doğrusu istesem bile bütçem gereği uğrayamayacağım bu bölge otellerin, restoranların, kendi çapında alışveriş merkezlerinin yer aldığı yalıtılmış, sıkıcı, açıkçası insana Güney Afrika’da olduğunu hissettirmeyen bir bölgeydi. Demem o ki, Sandton City’i unutun gitsin.

August 14, 2013

Fas'ta ne kadar harcarım?

Altı bölümden oluşan Fas gezi yazılarının içinde bütçe ile ilgili bilgilerde mevcut ancak Fas seyahatinizi planlarken bütçe konusunda daha derli toplu bir fikrinizi olması açısından burada genel bilgiler vereceğim. Bu rakamlar tamamen benim kendi deneyimlediklerim ışığındadır. Daha ucuz ya da daha pahalı alternatifler illa ki vardır. Misal ben havaalanından trenle gelmeyi tercih ettim ama şehir merkezine otobüs olduğunu da biliyorum ancak bununla ilgili pek bir fikrim yok. Rakamlar seyahat ettiğim Ağustos 2013 rakamlarıdır.

Konaklama dışında "ucuz" denilebilecek bir ülke değil Fas. Fiyatlar aşağı yukarı Türkiye fiyatları.

Öncelikle 1 TL'nin yaklaşık 4 dh, 1 Usd'nin yaklaşık 8 dh ve 1 €'nun yaklaşık 11 dh olduğu bilgisini vereyim.

Dövizinizin küçük bir kısmını havaalanında bozdurun çünkü şehirde daha iyi bir kurdan bozdurabilirsiniz. 

Yanınıza dolar ya da euro alın, TL kabul etmiyor döviz büroları.

Baslangıç ve bitis noktamız: Kazablanka

Beş saat sürer dedikleri yol tam 7 saat sürdü. Essaouira'dan Kazablanka'ya giderken otobüs Safi ve El Jadida'dan geçiyor. Fas'ta gördüğümüz tüm şehirlerin otobüs terminalleri tek kelimeyle berbat.,tam bir keşmekeş. Girmesi bir dert, çıkması ayrı bir dert. Bu iki şehre giriş çıkışlarımızın uzun sürmesinden ötürü yol epey bir uzadı ve haliyle çok can sıkıcı oldu. Fas'ta şehirlerarası ulaşımda en çok otobüs kullanılıyor ve otobüslerin de çok konforlu olduğu söylenemez. Yanınızda yastık, küçük bir battaniye gibi bir kaç şey bulundurmak yolculuğu biraz daha konforlu hale getirebilir, aklınızda olsun.

Öğleden sonra 3 civarı Kazablanka'ya ulaştık. neyse ki CTM otobüs firmasının şehir merkezinde kendi terminali varmış da otobüs istasyonuna gitmek zorunda kalmadığımız gibi şehrin göbeğine kadar gelerek taksi parası vermekten kurtulduk. CTM otobüs garında bulduğumuz wifi ile bir gün önceden rezervasyon yaptırdığımız otel buraya biraz ters olduğu için rezervasyonu iptal edip, bir kaç yüz metre ötedeki bir otelde rezervasyonumuzu yaptırdık. Kazablanka'da oteller Fas'ın diğer yerlerine göre daha pahalı, hele bir de rezervasyonu geldiğimiz gün yapınca konaklamaya epey bir para ödemiş olduk. Ancak yine de Türkiye ile kıyaslandığında otel fiyatları oldukça ekonomik Fas'ta. 

Kedi cenneti güzel Essaouira

Seyahatin altıncı günü sabahı yine erkenden uyanıp Essaouira'ya gitmek üzere otobüse bindik. Agadir'i gördükten sonra tıpkı onun gibi okyanus kıyısında olan Essaouira'nın da benzer bir şehir olacağını düşünüyorduk ama tabi ki yanıldık. Essaouira daha eski bir şehir, medina kısmı da oldukça kaotik ve bir o kadar renkli. Essaouira çok farklı, tarifi zor ama benim için Fas'ın ziyaret ettiğim yerleri arasında 1 numarası.

Önemli bir bilgi: Fas'ta yolun ne kadar süreceğine dair verdikleri bilgiyi dikkate alarak plan yapmayın. Çünkü 3 saatlik yol 4, 5 saat dedikleri yok 7 saat sürüyor. Biz de Agadir'den Essaouira'ya neredeyse 4 saatte ulaştık. Eski Medina'da rezervasyon yaptırdığımız otele eşyalarımızı bırakıp hemen çıktık. Ertesi gün Kazablanka'ya geçeceğimiz için münkün olduğunca çok yer görme derdindeydik.

Essaouira -yerelde Suveyra olarak söyleniyor- küçük bir şehir, öyle ki, akşama doğru benzer yerlerden geçmeye başladığımızı fark ettik. Duvarlarla çevrili eski kentin dışındaki yeni kentte görülmeye değer hiçbir şey yok. O yüzden en güzeli surların içindeki çarşılarda dolaşmak, şehrin dar sokaklarında kaybolmak ve eski şehrin güneyine doğru okyanus kıyısındaki surları ve duvarları takip ederek limana ve balık pazarına ulaşmak. Balık pazarı tarafı oldukça hareketli ve kalabalık. Eğer kokudan rahatsız olmazsanız vakit geçirmesi de gayet keyifli. Güzel fotoğraflar yakalamak için de çok fazla malzeme var.

Zorunlu istikamet Agadir

Agadir'e iner inmez bir otel bulmamız gerekiyordu. Bunun için otobüste turist görünümlü kişileri kesmeye başladık. en azından nerede kaldıklarını sorup fiyatlar konusunda bilgi sahibi olalım istedik. Ön koltuğumuzda oturan çiftin turist olup olamadığına bir türlü karar veremedik. Kadın çantasından haşlanmış yumurta çıkarıp yemeğe başlayınca olmadıklarına kanaat getirdik. Ancak indiğimizde ellerinde sırt çantalarını ve hasır şapkalarını görünce, tama turist bunlar, deyip kalacakları oteli sormak üzere yanlarına gittik. Evet kalacakları bir otel varmış, hem de kendi otelleri! Sörf okulları ve otelleri varmış, fiyatta anlaştık ve onların otelinde kalmak üzere yola koyulduk. Şehrin 15 km kadar uzağında Tamraght isimli köydeki otellerine gittik. Köy dediğime bakmayın siz, okyanus manzaralı bir yerleşim yeri burası. Okyanusu gören terastaki yan yana dizilmiş, küçük ama şirin odalardan birinde kaldık.

Sabah uyanıp kahvaltımızı yapar yapmaz otelden ayrıldık. Otelin sahibi çift bize Taghazoot isimli bir balıkçı köyünü ziyaret etmemizi önerdi. Biz de oraya gitmek üzere denize paralel uzanan yola çıktık. 5 km kadar uzaklıktaki köye otostop yaparak ulaştık. Küçük ama turistik bir balıkçı Taghazoot. Sahil boyunca sıralanmış Fas'a özgü balıkçı tekneleri, küçük kafeleri ve tabi adım başı sörf okulu ve sörf malzemesi satan dükkanlarla oldukça renkli ve şirin bir köy. Güzel bir plajı da var ve biz gittiğimizde öğlen olmasına rağmen oldukça kalabalıktı. Buralar Fas'ın sörf cenneti, zaten o kadar dalgalı okyanusta bundan daha güzel ne yapılır ki. Burada balık yememiz de önerildi ama henüz aç olmadığımız için herhangi bir restorana girmedik. Şöyle bir göz attığımız menülerden gördüğümüz üzere balık fiyatları 70 ila 120 dh arasında değişiyor. 

Atlas daglarını astık geldik cöllere



Fas'taki üçüncü günümüzün sabahında Marakeş'in kaosunu arkamızda bırakıp Atlas dağlarına tırmanmaya başladık. Önümüzde Zagora'ya kadar 360 kilometrelik bir yol uzanıyor. Eğer benim gibi çok virajlı yollarda midesi bulanan birisiyseniz işiniz zor. Zira yolun özellikle Ourzazate'ye kadar olan kısmı oldukça virajlı. Neyse ki manzara izlemek ve fotoğraf çekmek için sık sık durduk da ben tamamen kötüleşmeden temiz hava almış oldum. Eğer siz de benim gibi yüksekliği seven biriyseniz Atlas dağlarının size sunduğu manzaradan oldukça hoşnut kalacaksınız. Atlas dağının en yüksek noktasında durup ayaklarımızın altında az önce kıvrıla kıvrıla çıktığımız yolu, dağlarda sıralanmış berberi köylerini izlemek oldukça keyifli.


Yolda durduğumuz ve bir saat kadar dolaştığımız en eski berberi köylerinden birisi olan Ait bin haddou ise kesinlikle görülmeye değer bir yer. 1960'daki depremle hasar görmüş, bir çok insan başka şehirlere taşınmış. Şimdi Unesco'nun dünya mirası listesindeki bu köyde on hane yaşıyormuş. Gladyatör, Arabistanlı Lawrence gibi bir çok filme evsahipliği yapmış, hatta Game of Thrones'un 2012 yılındaki bölümlerinden bazıları da burada çekilmiş. Bu köyde zsman yüzlerce yıl öncesinde durmuş gibiydi, ta ki bir kaç çatıdaki güneş enerjisi panellerini görene kadar.

Marekeş dediğin bir büyük çarşı



Marakeş sabahına erkenden uyanıp vurduk kendimizi yollara. Bugün öğrendiğimiz ve pek şaşırdığımız bir bilgiyi paylaşmak isterim öncelikle. Bizim için ramazanın son günü olan bugünün Fas'lılar için de son gün olup olmadığı henüz belli değilmiş. Çünkü Ay'ın durumuna göre 29 gün ya da 30 gün olabiliyormuş ramazan ve bugünün son gün olup olmadığı da bugün Ay'ın tam olarak anlayamadığımız bir şekilde görünüp görünmemesine bağlıymış. Garip ama gerçek.


Sabah Jemaal-fna meydanındaki cafelerden birisinde kahvaltımızı yaptıktan sonra, benim için omlet, çay ve portakal suyu, Elçin için de kruvasan ve kahve şeklinde, Marakeş'in sokaklarına daldık. İlk hedefimiz olan Bahia sarayına doğru yöneldik. Telefondaki harita kusursuz olarak çalışmadığı için gördüğümüz bir haritanın önünde durup nerede olduğumuzu anlamaya çalışırken yanımıza gençten birisi yaklaştı. Biz dünden ağzımız yandığı için yardımını geri çevirdik ama rehber olmadığını para istemeyeceğini, üniversite öğrencisi olduğu için ingilizce pratik yapmak istediğini söyleyince yardımını kabul ettik. Bizi Bahia sarayına yakın bir çarşıya götürdü, yahudilerin alışveriş ettiği çarşıymış. Orada biraz oyalandıktan sonra rehberimize veda edip saraya gittik. Giriş için kişi başı 10 dh ödeyerek girdik. Uzun ve yeşil bir bahçenin içinden geçilerek girilen küçük çaplı saray duvarlarındaki çinileriyle görmeye değer. Bahia, parlaklık anlamına geliyormuş. Işığı güzeldi, belki de ondan bu ismi almıştır.

August 7, 2013

Uzun bir yolculukla İstanbul'dan Marakes'e


Sabah 09:50 uçağına binmek üzere Atatürk havalimanına vardım. Sabah olmasından mıdır nedir alışkın olmadığım bir şekilde hızlıca geçtim güvenlikten, çantamı bagaja verip Elçin'i beklemeye başladım. Gelir gelmez de pasaport kontrolünden geçip girdik içeri. Daha gireli bir kaç dakika olmuştu ki İzmir'de airbnb'den misafir ettiğimiz Tim'i gördüm. Oysa kendisi iki gündür İstanbul'daydı ama bir türlü denk getirip görüşememiştik. Dünya ne küçük! Onunla biiraz oturup sohbet ettikten sonra uçağımıza binmek üzere kapıya geçtik ve uçağın son binen yolcuları olarak koltuklarımıza kurulduk. 

July 25, 2013

Hakkını ararken tükenen tüketici

Bir ürün aldınız ve daha üzerinden bir ay bile geçmeden deforme oldu. Ne yaparsınız? Tabi ki 4077 sayılı Tüketici Haklarının Korunması Hakkındaki Kanun'a dayanarak hemen ürünü satın aldığınız mağazaya gider, değişim ya da iade için başvurursunuz. Peki oradan red yanıtı aldınız ancak hala ürünün kusurlu olduğunu ve haklı olduğunuzu düşünüyorsunuz. O zaman ne yaparsınız? Tüketici Hakları Hakem Heyeti'ne başvurursunuz. İşte tükenmeye başladığınız an!

Zaten sevdiğiniz/beğendiğiniz için aldığınız giysinizin tadını bile çıkaramadan incelenmesi için mağazaya geri götürdüğünüzde neredeyse bir ay yanıt için bekliyorsunuz. Ben de ayakkabının incelenmesinin sonucunu ancak 25 gün sonra alabildim. Reebok, ürünün bir üretim hatasından kaynaklı deforme olmadığına dair bir yazı tutuşturdu elime. Ben de tüketici hakları hakem heyeti'ne başvurmaya karar verdim. 

01.08.2003 tarihinde 25186 no'lu Resmi Gazete'de yayınlanan Tüketici Sorunları Hakem Heyetleri Yönetmeliği'nde de açıkça yazdığı gibi tüketicilere başvuru yapabilecekleri yer konusunda iki seçenek verilmiştir; tüketicinin mal veya hizmeti satın aldığı ya da tüketicinin ikametgahının bulunduğu yerdeki hakem heyeti. Ben de buna istinaden ürünü aldığım mağazanın bulunduğu yerdeki tüketici heyetine gittim. Öncesinde telefonla aradığım tüketici hakları derneği de (www.tukoder.org.tr) bana ürünü aldığım yerdeki heyete gidebileceğimi söylemişti. Ancak tabi ki burası Türkiye, hangi mevzuat uygulanıyor ki bu uygulansın, değil mi? Bana ikametgahımın bulunduğu yerdeki heyete gitmemi söylediler. Ben de kanun, mevzuat falan filan deyince başvurumu işleme aldılar ancak yine de şahsen gitmesem de posta yoluyla ikametgahımın bulunduğu yerdeki heyete göndermem gerektiğini söylediler. 

Bu sabah da Üsküdar Kaymakamlığı'nın içindeki Tüketici Hakları Hakem Heyeti'ne dilekçemi bizzat vermek üzere gittim. Benden evrakların fotokopisini çektirmemi istediler. Ayrıca kimlik fotokopisi de istediler. Yıl olmuş 2013, e-devlet diye hava atıyor devlet ama hala ota boka kimlik fotokopisi istemekten vazgeçmiyorlar. İstedikleri fotokopileri teslim edip başvurumu yaptım, 3 ay içinde belli olacakmış akibeti. 

Uzun lafın kısası tüketici olarak hakkını aramak insanı ömrünü tüketiyor. bürokrosi, kağıt işleri, oradan oraya paslamalar çok can sıkıcı. Zaten bir sürü para ödeyip aldığın üründen dolayı mağdur olman, firmanın ürünün değişimini/iadesini kabul etmemiş olması yetmiyor gibi, üstüne üstlük tüketicinin hakkını korumak için oluşturulmuş tüketici heyeti de seni kağıt bürokrasiyle yoruyor. Sen mevzuatı okuyup ona göre hareket ediyorsun ama mevzuat pratikte uygulanmıyor. 

Bu başvuru sürecini kısaca özetlemek gerekirse:

1. Öncelikle hakkını aramak için vaktin ve enerjin var mı, ona karar ver. Varsa,
2.İkametgahınızın bulunduğu Kaymakamlık binasının içerisindeki Tüketici Hakları Hakem Heyeti'ne başvurmanız gerekiyor.
3. Onlar sizi öylesine dinleyip şikayet formunu doldurdukları için formun şikayet kısmını bir okuyun, söylediğiniz önemli bir şeyi yazmamış olabilirler.
4. Başvuru yaparken faturanızı, firmanın size red yanıtını verdiği mektubu sunmanız gerekiyor.
5. Evrakların bir nüshasının fotokopilerini almayı unutmayın. Bu uygulamanın da her kaymakamlıkta farklı olabileceğini de aklın bir köşesinde tutmakta fayda var.
6. Her ihtimale karşı kimlik fotokopinizi yanınızda bulundurun. Devletimiz kağıdı sever!
7. Üç ay gibi uzun bir süre heyetten cevap gelmesini bekleyecek kadar sabırlı olun.  



July 21, 2013

Pazar günü Adalar'a kaç(ama)mak

İstanbul'da bir süre daha yaşadıktan sonra "Pazar günü İstanbul'da ne yapılmaz" başlıklı bir yazı kaleme alacağım muhakkak ve sanırım listenin bir numarasında da bu olacak: Pazar günü bir adaya gitmek, daha doğrusu gitmemek. 

Vapura binmeyi bekleyen Kınalıada tatilcileri
Geçen hafta pazar günü Burgazada'ya gitmeye karar verdik. Aslına bakacak olursanız, diğer adaları görünce yine de isabetli bir karar verdiğimizi düşünüyorum hala. Sabah 10:30 civarı Kabataş'taki adalar iskelesine gittiğimizde yollara kadar taşmış insan kalabalığını görünce biraz tırsmadım değil hani ama yine de şehir hatları vapuru yerine deniz otobüsünü kullanarak gitmeye karar verdik. Şehir hatları vapuruna göre daha insani bir kalabalıkla birlikte yola çıktık, şükür ki yolcuların çoğu Kınalıada'da indi. Sabahın o saatinde Kınalıada'nın sahili neredeyse doluydu. 

Burgazada nispeten daha az kalabalıktı. Vapurdan iner inmez vurduk kendimizi yollara, zaten bir avuç olan adayı şöylece bir dolaştık Özlem'le. Daha sonra yolda gördüğümüz ilk kişiye hangi plaja gidelim diye sorduk, o da bize Kalpazankaya plajını önerdi. Biraz dinlenmek ve bir çay içmek üzere oturduğumuz Cennet Bahçesi isimli cafedeki çocuk "orası çok uzak" dedi, ne kadar uzak olduğunu sorunca, 20 dakika kadar, dedi. Yok dedik, bize vız gelir o uzaklık. Gerçekten de hepi topu 1,5 km kadar yürüdükten sonra plaja vardık. Ancak plaja inen patikayı kapatmışlar ve zorunlu inişi Kalpazankaya restoranın içinden vermişler, ve tabi ki sürpriz değil, plaja giriş için bilet kesiyorlar, 5 TL istiyorlar. Pazar günümüz zehir olmasın diye tantanasını yapmayıp verdik, geçtik. Daha sonra öğrendik ki kimi vermiş kimi vermemiş, artık kimi tutturdularsa. 

Küçük ve taşlık bir plajı var Kalpazankaya'nın ama kenardaki ağaçların altında azıcık da olsa gölgede oturma ihtimali var. Biz şanslıydık, küçük bir gölgenin altına yerleşiverdik. Biraz kalabalık sayılır ama yine de denizi güzeldi şimdi hakkını yemeyeyim ama plajının taşlık olmasından ötürü bir türlü uzanamadım. Oysa ki en sevdiğim şeydir plajda uzanmak. Yine de güzel bir vakit geçirdik orada. Karnımız acıkınca yukarıdaki restorana çıktık ancak ilgilizliklerinden, saatler sonrasına rezervasyonu yapılmış masalara bizi oturtmamalarından ötürü orada yemek yememeye karar verdik. Sabah çay içtiğimiz Cennet Bahçesi'ne gittik ve diğer restorana göre daha makul fiyatlarla karnımızı doyurduk, biramızı içtik. 

Yine küçük bir ada turu, biraz poğaca, biraz kek, bir kaç bardak çayla keyifli bir şekilde tamamladık gezmemizi.  adanın ne kadar kalabalık olduğunu dönüş yoluna geçince anladık. Daha havadar olması için şehir hatları vapuruyla gitmeye karar vermiştik, inanılmaz bir kalabalığın içinde "ay şurdaki gölgeye gidelim" diye diye ortalara kadar ilerledik de vapurda oturabilecek yer bulduk kendimize. 

Vapur, Kınalıada'ya yaklaştığında olayın vehametini kavradık. Kınalıada iskelesi bir toplama kampı görünümündeydi, İnsanlar sıkış tepiş zaten dolu olan vapurumuza binmeye çalıştılar. Nitekim hepsi bindi ve vapur bir mülteci teknesi görünümüne büründü, her katta insanlar yerlerde oturuyordu. Ancak bizim için asıl eziyet, bizim oturduğumuz tarafa gelen onlarca Arap turistin "ya lelli ya lelli" türküleri ve onların sesini bastırıp para kazanmaya çalışan vapur çalgıcıların kapışmasıyla oldu. Öyle bir gürültü vardı ki tarifi imkansız. Göbek atanlar, ayrı tellerden çalanlar, darbuka çalmayı bilemeyen darbukacının çıkardığı gürültü, günün bütün dinlenmişliğini üzerimizden alıp gitti. Özlem'i Kabataş'a gitmek üzere onlarla bırakıp kendimi Kadıköy'de vapurdan attım. 

Sonra düşününce Ada sakinleri için üzüldüm, kafalarını dinleyebilecekleri bir gün olan pazar günlerini nasıl mahvettiğimizi fark ettim ve bir daha hafta sonunda adalara gitmemeye karar verdim. Adaya gelen insanlar o kadar özensiz, o kadar dağınıklar ki büyük ihtimal Ada belediyesi sonraki iki gün adayı temizlemekle uğraşıyordır, ta ki bir sonraki istilaya kadar.

Velhasıl, Pazar günü, "hadi adaya kaçalım" derse bir arkadaşınız, kısaca "hadi ordan!" deyin ve kale almayın. Hadi bir eşeklik yapıp adalara gitmek üzere vapura binerseniz sakın ama sakın Kınalıada'da inmeyin. Bugün adada yaşayan bir arkadaşım, kalabalık yüzünden son vapura da binemeyip adada kalanlar olduğunu söyledi.

Çıkardığımız dersler:

Pazar günü herhangi bir adaya gitme.
Hadi gittiniz, dönüşte şehir hatları vapurunu kullanma.
Kalpazankaya restoranına oturma.
Yani kalpazankaya plajına gitmesen de bir şey kaybetmezsin.
Ada halkının "uzak" kavramına güvenme :)
Arap turistler fazla neşeli!



July 20, 2013

Sezen'im gökkusagı açtı

Bunca yıl bir türlü fırsatını bulup Sezen Aksu konserine gidemeyişimin bir sebebi varmış. Meğerse benim gitmem gereken konser tam da dün akşamki konsermiş.

Malum Sezen Aksu şarkılarıyla büyüdük bir çoğumuz, özellikle benim kuşağım. Taa çocukluğumdan bu yana her türlü duyguma bir karşılık bulmuşumdur Sezen'in şarkılarında. Hatırladığım, dilime dolana ilk şarkısı, henüz ilkokul sıralarındayım o zaman, "Sen Ağlama" şarkısıydı. Herkesin dilindeydi o sıralar. Ama Sezen Aksu'nun bendeki başlangıcı "Git" albümüdür. İlkokul son sınıftayken, sınıftaki kız arkadaşlarla ders çalışalım diye evde toplanır, Sezen Aksu'nun bu albümünü dinlerdik. Sonra kasetlerini almaya başladım zaten. Lise 2. sınıftayken çıkardığı "Gülümse" albümü ise CD olarak aldığım ilk albümü oldu ve haliyle yaşın da getirmiş olduğu bir enerjiyle "Hadi Bakalım" dolandı dilimize. Uzun lafın kısası 29 yıldır bilfiil Sezen Aksu dinleyicisi ve hayranıyım. Gelgelim, o kadar çok istememe rağmen bir türlü denk getiremiştim bir konserine gitmeyi. Düın akşam yılların arzusunu gerçekleştirdim ama beni kat be kat mutlu eden ise Sezen'in yaptığı sürprizler oldu. 

July 18, 2013

Portekiz'de ilk durak: Porto

Her zaman Portekiz'e gitmeyi hayal etmişimdir. Avrupa'nın güney batısının son noktası, okyanusa açılan kapısı. Hayalimi Haziran ayının 16'sında gerçekleştirebildim. Kopenhag'tan Lisbon'a yaklaşık 4 saatlik süren bir uçak yolculuğu sonrası. Hayal ettiğim gibi miydi? Hep birlikte görelim.

Lisbon'da 3 günlük bir konferansa katılacağım için, öncesindeki bir kaç günü değerlendirmek için iner inmez Porto'ya gitmeye karar verdim. Lisbon havaalanındaki metroya binip Oriente istasyonunda indim. Oriente aynı zamanda Lisbon'dan başka şehirlere ve İspanya'ya gidebileceğiniz büyük tren istasyonu. Metro istasyonu alt katında, oradan iki kat yukarıya çıkmak gerekiyor bilet gişelerine ulaşabilmek için. Bir üst katında da peronlar var. Lisbon'dan Porto'ya gidiş dönüş bilet için 42 € ödedim. Gidş dönüş olunca % 10 gibi bir indirim söz konusu. Ancak Lisbon -Porto hattında birden fazla tren şirketi çalıştığı için fiyatları birbirinden farklı. Ayrıca gideceğiniz tarih ve saati önceden kestirebiliyorsanız gitmeden önce internetten alabilir, daha ucuza yolculuk yapabilirsiniz. Ben havaalanından Oriente'ye gitmemin ne kadar süreceğini bilemediğimden alamadım. Dediğim gibi metroyla 3-4 durak, hemen orada oluyorsunuz. Tabi yine de uçağın rötar yapması gibi elde olmayan durumları da göz önünde bulundurmak gerekir.

July 11, 2013

Siz Dora'nın tırnagı olamazsınız!

"Travesti evinde ölü bulundu

Aydın'ın Kuşadası İlçesi'nde, Dora Özer takma isimli travesti 24 yaşındaki Hüseyin Uğur Özer, evinde bıçaklanarak öldürülmüş bulundu

Olay, bugün akşam saatlerinde, Hacıfeyzullah Mahallesi Altıngüvercin Sitesi 21 Bloğun ikinci katında meydana geldi. Hande takma isimli travesti telefonla aradığı birlikte yaşadığı arkadaşı Dora Özer takma isimli Hüseyin Uğur Özer’den haber alamayınca saat 18.00’de eve gitti. Kapıyı açtığında ev arkadaşı Özer’in cesediyle karşılaşan Hande takma adlı travesti polisi aradı. Bıçaklanarak öldürüldüğü belirlenen Hüseyin Uğur Özer’in cesedi evdeki inceleme sonrası otopsi için morga kaldırıldı.
Site sakinleri, blok çevresinde fuhuş ve hırsızlıkolaylarının artması üzerine iki kez genel kurulda merkezi güvenlik kamerası sistemi kurulmasını kararlaştırdıklarını, iki travestinin yaşadığı bu eve giren çıkan birçok kişinin olduğunu söyledi. Katilzanlısının kimliğinin belirlenmesi ve yakalanması için çalışma başlatıldı, güvenlik kamerası görüntülerinin incelemeye alındığı belirtildi. Olayla ilgili soruşturmanın sürdüğü bildirildi."

İşte Dora'nın ölüm haberini Posta gazetesi böyle verdi.

Altını çizmek isterim, Posta bu ülkenin en çok satan gazetesidir. Neden?


Çünkü bu sevgisiz toplumun kirli düşüncelerini olduğu gibi yansıtan, onların inançlarını, düşüncelerini ve önyargılarını pekiştiren haberler yapar. O yüzden çok satılır; çünkü insanlar kendi düşüncelerini gazetede okumaktan, haberlerde duymaktan hoşnut olur. Çünkü onaylanmaya ihtiyaçları vardır. Tıpkı bu haberde de olduğu gibi... 

Dora bıçaklanarak öldürülmüş, çünkü evine giren çıkan belli değilmiş. Çünkü evinin olduğu sitede fuhuş ve hırsızlık olayları yaşanıyormuş. Çünkü Dora erkek ismine ve erkek bedenine ihanet etmiş. Çünkü Dora takma isim kullanan bir travestiymiş.

Tabi ki insana yaşarken saygı göstermeyenlerin öldükten sonra saygı göstermesini beklemek naiflik olur ama tekrar söylemekten ve bu düşünce tarzını lanetlemekten kendimi geri alamayacağım. Onun ismi Dora'ydı, o ismi seçti, o isimle yaşadı ve o isimle sizin tarafınızdan öldürüldü. 

Sen onun nüfustaki ismini yazınca o kadın kimliğinden çıkıp erkek kimliğine bürünmüyor ama sen onun nüfustaki erkek ismini yazmakta ısrar ettikçe zaten bir türlü erişemediğin insanlıktan biraz daha uzaklaşıyorsun. 

Tekrar hatırlayalım, Posta denilen gazete müsvedesi bu ülkenin gerçekliğidir, bu ülkenin zihniyetinin ve tıynetinin bir suretidir. Bu yüzden Posta gazetesi ile birlikte transseksüellerin öldürülmelerini meşrulaştıran, ama ile başlayan cümleler kuran, içi nefret dolu herkesi lanetliyorum. Hepinizin ahlakı batsın! 

Siz Dora'nın tırnağı olamazsınız! 

July 7, 2013

Sığacık da tüketildi, sıradaki!


Dün, sanırım 4 yıl aradan sonra ilk kez Sığacık'a gittim. Dört yıl önceden aklımda, kendi halinde, "citta slow" sıfatını hak edecek sessizlikte, makul fiyatlı, küçük, sevimli bir balıkçı kasabası olarak güzel bir yer edinmişti Sığacık. Dört yıl aradan sonra gittiğimde çok şeyin değiştiğini gördüm. Büyük olasılıkla Belediye'nin başarı olarak adlandırdığı bu "gelişmeler", benim için Sığacık'ı gidilecek yerler listesinden çıkarma nedenim oldu. Buna neden olan izlenimlerimi paylaşmak isterim ki fikriniz olsun, gidip gitmeme kararını siz verin.

1. Bildiğiniz üzere dünyada bir trend var bir süredir; küçük, sakin ve sessiz kasabalar turizmden pay alabilmek için tam da bu küçüklük, sakinlik ve sessizlik konseptiyle "citta slow" kavramını yarattılar. Türkiye'de bir kaç tane "yavaş şehir" olduğunu iddia eden yer var. Bunlardan birisi de Sığacık. Dediğim gibi 4 yıl önce gittiğimde bu sıfatı hakediyordu, ancak artık değil. Normal şartlarda bu konseptte motorlu araçların şehir içine girmemesi gerekirken, Sığacık'ta araç park edilmemiş bir sokak yok. Tabi ki bu motorlu araç trafiğinin yarattığı gürültüyü söylememe bile gerek yok. Sığacık Belediyesi sessizliğini korumak için araçları şehrin içine sokmamayı seçmek yerine, o araçlardan alacağı park parasıyla elde edeceği gelire öncelik vermiş. 

2. Belediye "halk plajı"nı da bir gelir kapısı olarak görmüş. Sığacık'ın küçük plajı Akkum'a giriş yolunu bir bariyerle kapatarak, oraya diktiği görevli aracılığı ile para topluyor, yani halk plajına giriş Sığacık'ta paralı. Ne kadar olduğunu bile sormadan uzaklaştık hemen oradan. Çünkü bana göre sahiller kamusal alandır ve herkesin kullanımına açıktır, dolayısıyla bir plaja girmek için birilerine ücret ödemek kabul edilemez bir şey. Misal, Yunanistan'da bu yasalarla korunur, kimse sahili parselleyip insanlara denize girmeleri için satamaz. Ama burası Türkiye, biz pek kamusal alan bilmeyiz, kamusal alanlar illa ki bir belediyenindir ve kullanımı onun tasarrufundadır. Bize de parasını verip faydalanmak düşer.

3. Madem halk plajına girmek için para ödemiyoruz, bari kayaların üzerine kurulmuş yapay bir yere, bir beach club'a gidelim dedik. Gördüğümüz ilk beach club'ın kapısında durduk. Sıradan, hiç bir özelliği olmayan bu beach club'a giriş 25 TL idi, ancak bunu vermeye gönüllü olmamıza rağmen yine de giremedik çünkü "damsız"dık ve öyle yerlere damsız girilmezdi! Küçük yerlerin, küçük beyinli insanları, herkesi kendileri gibi sandıkları ve Yalnızca bacak aralarındaki şeyle düşündükleri için ve de tabi ki içerideki kadınların namusu onlardan sorulduğundan böyle şeylere izin veremezler. Hem çok normal, niye kendi elleriyle rakiplerini arttırsınlar ki!

4. Bu arada gerek konaklama gerekse yeme içme maliyetleri konusunda da makullüğünü kaybetmiş Sığacık. Daha düne kadar turist çekebilmek için bin bir takla atan Sığacık Belediyesi belli ki kendini kaf dağında görmeye, bir marina yapıldı diye kendisini Bodrum'la bir tutmaya başlamış. Zaten bu, her koya bir yat limanı yapma durumu her mahalleye bir AVM inşa etmek isteyen zihniyetin bir ürünü. Zavallı ülkemin büyüme göstergeleri işte.

Uzun lafın kısası, bir daha gelmemek üzere Sığacık'tan yavaş yavaş ayrılırken (araç trafiği yüzünden elbette) limanın oralardan bir yerlerden müzik sesi yükseliyordu, çıkışta Sığacık'ın slow city olduğunu ilan eden devasa tabelalarla uğurlandık.

July 2, 2013

Direnisin LGBT Hali

28 Mayıs’ta duvarının iş makinaları tarafından yıkılmasını takiben bir grup insanın Gezi Parkı için başlattığı barışçıl eylem herkesin bildiği gibi 31 Mayıs sabaha karşı polisin baskınıyla bir direnişe dönüştü. İki güne yakın süren direnişin ardından da Gezi Parkı yeniden halkın eline geçti. Dört gündür hiç bir güvenlik gücünün olmadığı Taksim ve Gezi Parkı artık çok daha güvenli. Birbirinden farklı düşüncelere, ideolojilere, dünya görüşlerine sahip binlerce insan bir arada, yan yana eğleniyor, halaylar çekiyor, dayanışıyor, paylaşıyor.
Peki, LGBT’ler bu direnişin neresinde? Lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel bireyler bu direnişin barışçıl bir eylem olarak başladığı andan, polisin saldırısı sonucu direnişe dönüşüp parkın yeniden kazanıldığı ana kadar her yerdeler. Çünkü bazılarının üç beş ağaç yüzünden dediği bu direniş, bu isyan, aslında yalnızca  ağaçların katledilmesine karşı değil, zorbalığa, faşizme, iktidarın haddini bilmezliğine, ardı arkası kesilmeyen sözlü ve fiziki  devlet şiddetine karşı, insanların özgürlük için verdikleri bir mücadele. İşte bu noktada LGBT’ler tam da olmaları gereken yerde, direnişin orta yerindeler. Çünkü LGBT bireyler, şu günlerde tüm toplumun bir şekilde nasiplendiği polis ve devlet şiddetine zaten gündelik hayatlarında da maruz kalıyorlar. Ayrımcılığa uğrayan LGBT’lere sessiz kalan, onları korumayan devlet, Avcılar’da barınma hakları ellerinden alınmak istenen transseksüellerin yaşadığı şiddeti görmezden geliyor, eşcinsellerin gittikleri sinema salonlarına baskınlar yaparak mekanlarını ellerinden alıyor. Bir yandan heteroseksist sistemin ötekileştirdiği LGBT’ler toplumun geneli tarafından dışlanırken, her türlü şiddetin ve ne yazık ki cinayetin mağduru olmaya devam ediyorlar. AKP ve Başbakan bir yandan herkesin partisi ve Başbakan’ı olduğunu, her türlü ayrımcılığa karşı olduklarını ve öteki olmanın ne demek olduğunu bildiklerini söylerken bir yandan da konu LGBT haklarına geldiğinde her türlü homofobilerini ve transfobilerini kusuyor, bunun bir “bozulma”, bir “hastalık” olduğunu söylemekten geri kalmıyor.
Bakın, Gezi Parkı’nda barışcıl bir direnişin sergilendiği, polis şiddetinin kendini göstermesinin iki gün öncesinde, 29 Mayıs’ta 59 CHP’li milletvekilinin imzasıyla, LGBT’lere yönelik ayrımcılığın incelenmesine yönelik komisyon kurulması önerisi meclis gündemindeydi. Elbette bu komisyon kurulma talebi oy çokluğuyla reddedildi. Binnaz Toprak, Ertuğrul Kürkçü, Aykan Erdemir’in meclis kürsüsünde yaptıkları konuşmalar AKP’li ve büyük ihtimal MHP’li milletvekillerinin homurdanmalarıyla zaman zaman kesildi. Üstelik, kendisinin bir tıp doktoru olduğunu söyleyen AKP’li bir milletvekili Türkan Dağoğlu, önerinin aleyhine konuşarak, 1970’li yıllarda eşcinselliğe yönelik ABD’deki düşünce ve tutumlardan yola çıkarak eşcinselliğin normal bir davranış olmadığını, bir bozulma olduğunu, eşcinsel evliliklerin bir hak olmadığını dile getirdi. Onun öncesinde de AKP vekillerinden defalarca aynı ifadeleri duyduk. Elbette sürpriz değildi, ne bu aleyhte konuşma ne de önerinin reddedilmesi. Çünkü zaten biliyoruz ki AKP’nin özgürlük ve demokrasi anlayışı kendileri gibi düşünen, kendileri gibi yaşayan ve kendileri gibi sevişen insanlarla sınırlı.
Bu yüzden varoluşumuzu yok sayan, bizi tedavi edilmesi gereken birer hasta olarak gören, şiddete uğramamıza ve öldürülmemize göz yuman cinsiyetçi, homofobik ve transfobik bir devlete karşı yıllardır sürdürdüğümüz mücadelemize, şimdi Gezi Parkı’nda, Ankara’da, İzmir’de ve ülkenin diğer bütün direnen şehirlerinde devam ediyor. LGBT bireyler dün olduğu gibi bu direnişte de sisteme karşı, her türlü muktedire ve neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyen egemen söyleme karşı alanladalar. Üstelik, şimdi yanlarında daha önce alana çıkmamış, görünür olamamış LGBT bireyler de var. Yalnızca LGBT bireyler değil elbet, bu direniş sırasında ötekileştirilmenin, yok sayılmanın, aşağılanmanın ne demek olduğunu anlayan, dayanışmanın ne olduğunu gören, farklılıklarla yan yana olabileceğini, temas etmenin korkulacak bir şey olmadığını öğrenen binlerce insan da bizimle yan yana. İşte bu yüzden her gün Gezi Parkı’nda küçük yürüyüşler düzenleyen LGBT bireyler ayakta alkışlanıyor, “Hepimiz ibneyiz”, “Hepimiz transseksüeliz” sloganlarına eşlik ediyorlar. Hepimiz normalleşiyoruz, farklılıklar silikleşiyor ve gittikçe güçleniyoruz.
Bu direniş üç beş ağaç ve küçücük bir yeşil alan için başlamış olabilir ancak özünde her gün çocuk gibi azarlanan, yaşam alanı daraltılan, yaşam tarzlarına müdahale edilen insanların özgürlüklerini geri kazanma direnişi. Özgürlüğünü arayan, eşitlik arayan herkes gibi, biz de sizden biriyiz. Gezi Parkı’na geldiğinizde, parkın orta yerinde gökkuşağı bayraklarını göreceksiniz. O bayraklara doğru yürüyün, LGBT Blok standında bir şeyler atıştırırken sohbet edin, temas edin. Korkmayın, kendinizi daha iyi hissedeceksiniz. Çünkü birlikte özgürleşmek güzeldir. 

5 Haziran 2013 tarihinde radikal blog'daki sayfamda yayınlanmıştır. 

July 1, 2013

İstiklal Caddesi'nden özgürlük geçti

Bugün güzel bir gün, dünün sarhoşluğu halen üzerimde, o muhteşem günden kalan gülümseme halen yüzümde. Çünkü dün İstiklal Caddesi’ni bir kez daha gökkuşağına boyadık, bu sefer geçen yıldan çok daha fazla kişinin katılımıyla 11. Onur yürüyüşünü gerçekleştirdik. İlki 2003 yılında bir avuç insanla gerçekleşen, 2006 yılında ilk kez katıldığımda yine yüzlerle ifade edilen katılımın ardından, 2007 yılında “nerdeyse binlerce kişi yürüdük” diye mutlu olmuştuk. Geçen yıl kimine göre 15 bin, kimine göre 20 bin kişi yürüdük. Bu yıl Gezi direnişinin de kattığı ivmeyle çok çok daha fazla olacağımızı biliyordum İstiklal Caddesi’nde, nitekim oldu. Öyle güzel, öyle coşkulu, öyle onurlu bir kalabalıktı ki insan nasıl mutlu olmasın.

Her yıl biraz daha büyüyoruz, her yıl biraz daha kalabalıklaşıyoruz, her yıl sesimiz biraz daha fazla gür ve ısrarlı çıkıyor. Ancak bu yılı böylesine coşkulu kılan elbette ki Gezi süreci. Daha Gezi’de ilk ağaçlar söküldüğünde koşanlardan biriydik, polise kitap okuyan bizdik, direniş başladığında en önlerde yer alan, barikatların üzerinde gökkuşağı bayrağını dalgalandıran bizdik. LGBT'ler en başından beri Gezi'deydi ve direnişinin en önemli bileşeni haline geldi. Dolayısıyla herkes gibi LGBT’leri de güçlendirdi Gezi Parkı, herkes gibi bizim de özgüvenimizi tekrar yerine getirdi, cesaretimizi arttırdı.  Biz Gezi’yle birlikte bir arada durmanın ne kadar önemli olduğunu anladık, Gezi’yle birlikte daha çok insana dokunduk. Evet, bu direnişte hep öndeydik çünkü Gezi bizimdi, bizim elimizden alınmak istenen varolma alanlarımızdan biriydi. 1996 yılında Habitat Kongresi öncesinde şehrin merkezinin “temizlenmesi” sırasında uzaklaştırılan; Eryaman’da, Avcılar’da barınma hakları ellerinden alınmak istenen, bu yüzden saldırılara maruz kalan da bizlerdik. Tarlabaşı’ndaki kentel dönüşüm adı altında yapılan “temizlik” kampanyasında da yaşam alanlarından biri ellerinden alınan da bizdik. Çünkü biz modernleşme ve kentleşme adı altında şehrin merkezlerinden kovulan ötekilerden biriyiz. Dolayısıyla mekansal alanı sürekli daralan ve durmadan itilen bir grup LGBT’ler. İşte bu yüzden de Gezi’deydik, kamusal alanların paydaşlarından biri olduğumuz için, barınma hakkımız durmadan ihlal edildiği için.

Bizi Gezi direnişinin en ön saflarında olmaya iten elbette daha başka nedenler de var. Saymakla bitmez. Kısaca en temelde yaşam hakkımız, düz anlamıyla yaşam hakkı, yaşamak, öldürülmemek; insanca ve onurlu bir şekilde, herkes gibi, bir yaşam sürebilmek diyelim. Sesimizi duymak istemeyen ve ayrımcılığa uğramamamız için yasal korumaya ilişkin bir düzenleme yapmadığı gibi homofobik ve transfobik söylemleriyle hayatımızı daha da zorlaştıran devlete karşı, katillerimize ceza indirimi verene adaletsiz yargıya karşı, heteroseksüel olmayan herkesi “sapkın” gören heteroseksist sisteme karşı, tecavüzcüleri serbest bırakan erkek zihniyetli hukuka karşı, her an her yerde sözlü ya da fiziksel şiddete uğramamızı maalesef olanaklı kılan homofobik, transfobik, bifobik zihniyete karşı Gezi’deydik. Bu süreçte görünürlüğümüz arttı, derdimizi barışın, duyarlılığın, hakkaniyetin olduğu bir ortamda anlatma imkanı bulduk. Gezi’den sonra mahallelerdeki parklara kadar ulaştık, işte bu yüzden biraz daha güçlendik. Hem LGBT’lerin hem de LGBT olmayan bireylerin desteğiyle dün öylesine kocaman bir yürüyüş gerçekleştirdik. 
Evet, rengarenk bir yürüyüştü, binlerce gökkuşağı bayrağı dalgalandı İstiklal’de, birbirinden muzip, birbirinden eğlenceli pankartlar açıldı, istediğimiz gibi giyindik, görünmek istediğimiz gibi yürüdük, özgürce,  İstiklal’i baştan sona el ele, omuz omuza geçtik. Rengarenk bir yürüştü, “biz varız, buradayız ve gitmiyoruz”u gösterdik herkese. Çok çok binlerce insandık; eşitlik için yürüdük, adalet için yürüdük, onurlu ve insanca bir yaşam için yürüdük, barış için yürüdük, biz aslında kendimiz kadar herkes için yürüdük. Biz yaşamları ellerinden alınan Ahmet Yıldız için, İrem için, Baki Koşar için, Melek için, Serap için, Roşin için ve bu ülkede sırf eşcinsel ya da transseksüel olduğundan ötürü öldürülen, sayısını bile bilmediğimiz arkadaşlarımız için yürüdük. Daha çok ölmeyelim, daha çok darp edilmeyelim, daha çok aşağılanmayalım diye, özgürce yaşayacağımız, şiddetsiz ve herkesin olmak isteği gibi olabildiği bir dünya için yürüdük ve yürümeye devam edeceğiz.

April 16, 2013

Bütün çocuklar gökkusağının peşinden koşar


      Küçük bir kız çocuğuydu Aysun.  İçinde
 kendi  dilinde şarkıların olduğ kasetleri vardı.
Gizli gizli dinlemediğzamanlarda, 
kasetlerini küçük sandığına koyar, 
toprağa gömer, saklardı.

1980'lerin sonu, Anadolu'nun doğusunda bilmediğimiz uzak bir köyün, bilmediğimiz çocukları onlar. Ben de çocuğum 80’lerin sonunda. Dünyanın hepimiz için çok büyük olduğu zamanlar. Sınıfın arka duvarında asılı duran kocaman Türkiye haritasında komşu iller bile dünyanın bir ucunda gibi görünürken, haritanın en sağ alt köşesinde, yani olabildiğine uzak bir yerde ama “gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüz” diyerek sahiplendiğimiz köylerin birinde yaşayan çocuklar. Aysun, Azad, İrfan, Rojhat, Alaattin, Kenan. Onlar da bizim gibi mutlu, ne de olsa hepimiz “Türk’üz” ve de “doğruyuz” ve dünyanın kendilerine bayram armağan edilmiş yegane çocukları olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin şanslı çocuklarıyız.     

Ama herkes bizim kadar şanslı değil. 80’lerin sonunda TRT’de başlayan bir diziyle öğreniyoruz bunu. Bu diziyle Aysel giriyor hayatımıza. TRT'de yayınlanan Yeniden Doğmak dizisinin küçük kızı Aysel az ağlatmıyor bizi. Hemen hemen o yıllarda Belene diye başka bir dizi daha oynuyor. Bulgaristan'da yaşayan Türklere yapılan zulümleri anlatıyor bu diziler, türkçe konuşmaları, geleneklerini sürdürmeleri yasaklanan, asimile edilmeye çalışılan Türklerin çektikleri zulme ve acıya ağlıyoruz hep birlikte, bütün Türkiye. Hem Belene'ye hem de Aysel'e.   

Çocuğuz, ama yine de anlıyoruz insanın kendi dilinde konuşamamasının, oyun oynamamasının ne kadar kötü bir şey olduğunu. Düşünsenize, size ait olan bir dilde konuşmayacaksınız diyor Bulgarlar! Ama o zaman nasıl bağrış çağrış oynardık okulun bahçesinde? Öylece susar, birbirimize bakardık sadece.

Bilmiyorduk tabi. Aysun’un ve arkadaşlarının da okulun bahçesinde sadece sustuklarını çok sonraları öğrendik.      

Bilseydik Aysun'a da ağlardık. Aysel'e üzüldüğümüz gibi, Alaattin'e de, Rojhat'a da üzülürdük. Çocuktuk, henüz kimlik bilmiyorduk ama insanın zulüm görmesinin ne fena bir şey olduğunu anlıyorduk, anlıyorduk ki Belene dizisiyle hep ağlıyorduk

Öğretmenlerimiz bize Doğu Anadolu'nun yüksek dağlarla çevrili olduğundan öte başka şeyler de deseydi, bu zulüm belki çok daha önce biterdi. Çünkü biz, çocuklar, üzülürdük. Çocuklarına kıyamayan bir toplum olarak da büyüklerimiz sırf çocuklar üzülmesin diye bu zulme son verirdi. Verirdi, değil mi? Ne de olsa zulüm hangi toprakta olursa olsun, kim tarafından yapılırsa yapılsın zulümdü.  

Bunlardan neden mi bahsediyorum. Çünkü bir belgesel önereceğim size. Bûka Baranê, Hafıza Merkezi’nin yapımcılığını, Dilek Gökçin’in yönetmenliğini yaptığı içten, sade, derdini başarıyla anlatan bir belgesel. Gökkuşağının peşinde koşarken kendilerini adı konulmamış bir savaşın ortasında bulan çocuklardan bir kaç tanesinin tanıklıklarıyla o günlere ışık tutuyor.  

Aysun’un ve arkadaşlarının hikayesi Bûka Baranê'nin, gökkuşağının peşindeki çocuklarının çocukluk hikayelerinden biri. Elbette otuz yılın acısını, haksızlığını, zulmünü bir saate sığdırıp anlatmak zor. Bûka Baranê de bir ilkokul fotoğrafından yola çıkarak anlatıyor o büyük hikayenin küçük bir parçasını, büyük devletimizin bize demediklerini ve hala inkar ettiklerini. 

İzlenmesi gereken ama ne yazık ki yönetmeni Dilek Gökçin’in de dediği gibi çok da talep edilmeyecek bir belgesel. Oysa Türkiye’nin Bûka Baranê’ye ve Bûka Baranê gibi belgesellere çok ihtiyacı var. Bu yüzden izlenmeli Bûka Baranê, yıllardır yaşatılan bu zulüm bitsin diye, çocuklar gökkuşağının peşinde özgürce koşsun diye, Aysun’lar kasetlerini toprağın altından çıkarıp, şarkılarına eşlik edebilsin diye. Ne de olsa bu ülke, çocuklarına hiç kıyamayan bir ülke! 


April 10, 2013

Escinselligin Bilimsel Açıklaması


1869 yılında kavramsallaştırıldıktan kısa bir süre sonra eşcinsellik, ruhsal bir hastalık olarak görülmeye ve 20. yüzyıl başlarından itibaren de zorla tedavi edilmeye başlandı. O günden bu yana, neredeyse 150 yıldır, bilim insanları, psikiyatrlar, psikologlar eşcinselliğin nedenlerini bulmaya, eşcinselliği tanımlamaya ve bilimsel bir açıklama getirmeye uğraşıyorlar. Ancak bu uğraşın altında yatan asıl nedenin çok da masum olmadığını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Çünkü bir şeyin nedenini bulmaya çalışmanın özünde o şeyin ortaya çıkmasına müdahale edebilecek yöntemlerin de bulunması yatıyor. Nitekim çeşitli zamanlarda eşcinselliğin nedenlerini bulduğunu iddia eden bilim insanlarının, özellikle ellili yıllarla yetmişli yıllar arasında, eşcinselleri psikiyatri hastanelerine kapatarak psikanaliz, elektrokonvulzif tedavi (EKT), elektrik şokuyla kaçınma tedavisi, apomorfinle kusturma ve bilişsel, davranışçı terapi gibi yöntemlerle tedavi etmeye çalıştıklarını biliyoruz.

March 7, 2013

Homesick oldum ben!


İzmir'de iki yıl süren istirahat döneminin ardından gözümü kapatıp İstanbul ellerinde iş aramaya başladım ve şanslıyım ki kısa sayılabilecek bir sürede buldum. Bu yüzden aldım çantamı, kaktım, geldim İstanbul'un kalabalığının arasına. Benimkisi zorunlu göç. O yüzden güle oynaya gelmedim İstanbul'a, trafikte kalma endişesi bir yanda, ev bulma derdi ve geçinme derdi diğer yanda. Taşı toprağı altınlık hali de kalmamış zaten İstanbul'un, her yer kazılmış, her yer toprak, her yer çamur.

Henüz burada bir düzen kuramadığım ve evim diyeceğim bir yer olmadığı için halen İzmir'deki evimi özlüyorum, yatağımı özlüyorum, balkonumu özlüyorum.Burada bir ev kurabildiğimde oradaki ev Anıl'ın evi olacak ve İzmir'deki evi özleme sendromum da sona erecek. Tabi evden başka özlediğim şeyler de var; Oğluş'umu özlüyorum, onunla birlikte uyumayı özlüyorum, Bahadır'ın çıkıp gelmesini özlüyorum, Anıl'la gülmelerimizi özlüyorum. Velhasıl şu sıralar özlüyorum da özlüyorum.

Ankara'yı bu kadar özlememiştim, zira tüm bağımı kopararak gelmiştim İzmir'e. Şimdi ise dolabımda hala giysilerim, masamda bilgisayarım, kitaplığımda kitaplarım dururken haliyle benim de bir yanım halen İzmir'de. Sezen'in "Kalbim Ege'de kaldı" şarkısı tam benlik anlayacağınız bu günlerde. Hoş, burada bir ev tutup yerleşik hayata geçsem bile kalbim yine de Ege'de olacak ya, o da ayrı bir mevzu. Uzaktaki sevgili döngüsünü İzmir'e taşınarak kırmıştım ama döngüye soktuğum çomak kırıldı, yine yollar girdi araya. Hayat böyle işte, yapacak bir şey yok. Bir kez daha yaşayamam dediğim bir şehirdeyim (ilki Ankara'ydı) ve  artık biliyorum ki her şekilde yaşıyor insan. Ve biliyorum ki her şey aynı anda olamıyor, hep bir şeyler eksik kalıyor...




March 1, 2013

Benim Çocugum Belgeseli üzerine


Benim Çocuğum belgeselini neredeyse duymayan kalmamıştır. Daha gösterime bile girmeden, üzerine çok yazıldı, çok konuşuldu. Yine de bilmeyenler/duymayanlar için bu belgeselin ne anlattığını, nereden ortaya çıktığını kısaca özetleyeyim. 2008 yılının başlarında eşcinsel, transseksüel çocuklara sahip bir grup anne babanın bir araya gelmesiyle LİSTAG (Lambda İstanbul Aile Grubu) kuruldu. O günden bu yana grup büyüdü, çeşitli illerde toplantılar gerçekleştirdi, basın açıklamaları yaptı, yürüyüşlere katıldı, meclise gitti. Amaç, ayrımcılığa uğrayan, eşit haklara sahip olmayan çocuklarına destek olmak, onların hakları için mücadele etmek ve dahası diğer ailelere, eşcinsel ya da transseksüel çocuk sahibi olmanın dünyanın sonu olmadığını anlatmaktı ve halen anlatmaya, yeni ailelerin katılımıyla büyümeye devam ediyor LGBT Aile Grubu. Bu belgeselde de aileler, çocuklarının cinsel kimliklerini ya da cinsel yönelimlerini öğrendikleri anda neler hissettiklerini, neler düşündüklerini, içinden geçtikleri bu süreçte neler yaşadıklarını samimiyetle paylaşıyorlar. Kısacası bu belgesel, açılma eyleminin diğer tarafını  anlatıyor.

February 13, 2013

Açılmak mı zor, açılmamak mı?


Geçtiğimiz aylarda yazdığım bir yazıda ailelerin neden çocuklarının eşcinsel olup olmadıklarını merak ettiklerini sormuştum. Bu yazıda da açılma açılmama durumuna eşcinseller tarafından bakalım istiyorum. Eşcinseller neden açılmak, yani cinsel yönelimlerini açıklamak isterler ya da neden bunu gizlenmeyi tercih ederler?
Öncelikle, bütün eşcinsellerin açılmak ya da açılmamak ikilemine düştüğünü söyleyemeyeceğimizin altını çizmekte fayda var. Zira bir çok eşcinsel kendi cinsel yönelimine heteroseksist düzenin içinden ve onun kavramlarını referans alarak baktığından ötürü bunu bir kimlik olarak görmeme eğilimindedir. Onlar için de, tıpkı heteroseksüellerin zihnindeki gibi bu, sadece cinsellikle ilgili bir şeydir ve cinsellik denilen şey de yatak odasında olur. Ötesi düz anlamıyla “ahlaksızlık”tır, kendini ifşa etmektir, kendini rezil etmektir. O yüzden, misal eşcinsel erkekler eşcinsel ilişkilerini bile “adam gibi” yaşamayı isterler, seviştikleri insanın da “adam gibi” olmasını beklerler. Ben (maalesef) eşcinsellerin büyük çoğunluğunun öyle ya da böyle bu kategoride yer aldıklarını düşünüyorum. Bu şekilde düşünenlerin de açılma kavramına çok sıcak bakmadıklarını biliyorum. Dolayısıyla cinsel yönelimine bu şekilde bakan insanlar için de eşcinsellikleri onbeş bilemediniz yirmi dakikada gizlice giderebilecekleri bir ihtiyaçtan ibarettir.
Bu insanları bir kenara bırakırsak elimizde cinsel yöneliminin sadece yatak odasından ibaret olmadığını, kendisini bir özne yapan özelliklerden birisi olduğunu bilen, bunun yansımalarının hayatın her alanına temas ettiğinin farkında olan, dahası cinsel yönelimin içinde bulunduğumuz şartlarda politik bir kimlik olduğunun ayırdında olan eşcinseller kalır. İşte bu eşcinseller hayatlarının bir noktasında açılmak ya da açılmamak arasında kalırlar. Buna karar verebilmek için birden çok faktörü göz önünde bulundurmak,uzun uzun olası sonuçlarını düşünmek, ölçmek, biçmek, iç hesaplaşmasını yapmak ve tüm bunların sonunda açılma kararı alınırsa onu uygulamaya koyması gerekir, ki o anda en kararlı olanının bile boğazına düğümleniverir sözcükler. Aynanın önünde ne kadar prova alınırsa alınsın, otobüste, işyerinde ya da yolda yürürken kaç kez senaryo kafada canlandırılırsa canlandırılsın o an gelince öylece kalıverir insan.
Bu kadar zordur açılmak. Önce ailesini düşünür insan. Ailesinin kültürel yapısını, sahip olduğu değerleri, inançlarını, eşcinselliğe bakış açısını. Sonra akrabalarını düşünür, konu komşuyu, içinde yaşadığı çevreyi, sadece selam verip geçtiği mahallenin esnafını bile düşünür. Herkesin ne tepki vereceğini tek tek ölçer. Çoğunu bilir aslında ama içinde bir “acaba”lık umut vardır yine de. Çünkü ne olursa olsun insan sevilmeye devam etmek ister, dışlanmamak ister, söylemeden önce onların gözünde neydiyse halen o kişi olduğunun bilinmesini ister.
Bu kadar zorken açılmak ve alacağı tepki aşağı yukarı belliyken insan halen neden açılmak ister? Belki kendine olan saygısından, belki yalan söylemekten bıktığından ya da iki farklı hayatı oynamaktan yorulduğundan, belki ailesinin ve toplumun kendisinden beklentilerini yerine getirmek istemediğinden belki de sadece ve sadece paylaşmak istediğinden. Çünkü aşık olduğunu paylaşamamak, belli edememek ne kötüdür. Diyelim belli ettin, daha da kötüsü ondan bahsederken karşı cinsten birisiymiş gibi bahsetmektir. İsmini soran olduğunda baş harfinden uygun bir isim türetirsin. Ayrılırsın, kimselere söyleyemezsiniz. Oysa mutluluk paylaşarak artmaz mı ya da üzüntü azalmaz mı paylaşarak? Kimsenin kendisine bunu yapmaya hakkı yoktur, kimsenin de birisine bunu yapmaya hakkı yoktur. İşte belki sadece buna isyan edersin ya da hepsine birden.
Tüm bu derinlemesine düşünme, ölçme-biçme işleminden sonra açılmaya karar verirseniz, zor bir yola girersiniz, orası kesin. Çünkü kendinizi anlatmak, kabul görmek zaman alacaktır. Zaman zaman pişman bile olabilirsiniz ama bu sizsiniz ve açılmak kimliğinize ve varoluşunuza sahip çıkmak demektir. En sevdiklerinizden bir şeyleri gizliyor olmak, türlü numaralar çevirmek için zaman harcamak herşeyin ötesinde odukça yorucudur. O yüzden açılınca üzerinizden bir yük kalkar. Üstelik sadece kendi üzerinizdeki yükü değil, açılamayan diğer bütün eşcinsellerin yükünü de biraz hafifletmiş olursunuz.
Tüm bu ölçüp biçme sonunda açılmama kararı alanların da haklı gerekçeleri vardır elbet. Yaşadığı ortam, ailesinin değerleri gibi az önce saydığım bir çok şey açılmaya uygun değildir. Zaten herkes de açılmak zorunda değildir. Sevdiğiniz bir insanın hastalanmasına sebep olacağınızı düşünüyorsanız ya da kendinize bir zarar verilebileceğini düşünüyorsanız açılmazsınız. Yine üzülürsünüz, yine yorulursunuz ama bu sizin kendinize saygınız olmadığını göstermez. Şartlar elvermez işte bazen. Çünkü karşı geldiğiniz bir anne baba ya da küçük çevreniz değil, koca bir kültürdür.
Evet, açılmak zordur. Yaşamayan bilemez, anlayamaz. Eşcinselseniz ve bunu sadece cinsellik olarak görmüyorsanız, bu ikilemi anlarsınız. Eşcinsel değilseniz, bilin ki yakınlarınızda bir yerlerde bu ikilemi yaşayan sevdikleriniz var ve siz düşüncelerinizi, eşcinselliğe bakış açınızı değiştirmediğiniz ve önyargılarınızı kırmadığınız sürece onlar bu ikilemin içinde kıvranarak ömürlerini tamamlayacaklar.
 Hiç kimsenin başka bir kimsenin varoluşuna müdahale etme ve onu bastırma yoluyla ona işkence etmeye hakkı yoktur, değil mi?   

February 12, 2013

Bir heteroseksüel olmak için ne kadar özenmek gerekir?


Geçen gün otobüste bir anne ve babanın 7-8 yaşlarındaki oğulları ile yaptıkları sohbet beni 30 yıl öncesine götürdü. Çünkü ben de 7-8 yaşlarımdayken annemin, babamın, komşu amcaların ya da teyzelerin beni aynı sohbetin içerisine çektiklerini hatırlıyorum.
Babası oğluna sınıfta hoşlandığı kız var mı diye sordu. Çocuk da, biraz da utanarak, omuzlarını silkti. Baba, “Hadi ama, erkek adamsın, vardır illa ki birisi”, dedi. 
Çocuk, “söylemem”, dedi.
O sırada anne girdi devreye, “Oğlum hadi söylesene babaya, hani geçen gün diyordun ya bir kız var ben ondan hoşlanıyorum, o da benden hoşlanıyor diye. Neydi adı bakim?”
Çocuk, “Ama biz onunla ayrıldık!”
Anne, “A-aa ne oldu ki? Hani ne güzel anlaşıyordunuz.”
Çocuk, “Çünkü o Kağan’la oynuyor artık hep”
Baba, “Aman boşver oğlum, kadın milleti böyle, ne istediklerini bilmezler. Benim aslan oğluma kız mı yok. Başkasını bulursun”
Anne, “Tabi canım, ne canlar yakacak benim yakışıklı oğlum”
İşte bu sohbet böyle sürüp giderken, ben yaklaşık 30 yıl öncesinde başlayan ve uzun bir süre devam eden benzer sohbetleri, daha doğrusu maruz bırakıldığım sohbetleri hatırladım. Utana sıkıla, anneme, babama, komşu amcaya, teyzeye, arkadaşlıktan öte başka bir his beslemediğim bir kaç ilkokul ya da ortaokul arkadaşımın ismini verdim hep. Çünkü kural böyleydi, sınıfta hoşlandığın bir kız olmalıydı illa ki. Düzen böyleydi, erkek çocuklar kız çocuklarından hoşlanırlardı. Daha 3-4 yaşından beri bunu böyle öğrendik, böyle bildik. Erkek çocuklar ve kız çocuklar birbirlerine aşık olurlardı, büyüyünce de evlenip anne baba olurlardı.
Bu ilişki biçiminin isminin heteroseksüel ilişki olduğunu da çok sonraları öğrendik. Zaten ortada başka bir “ilişki” olduğu varsayılmadığından kimse bu ilişkinin başına “heteroseksüel” sıfatı koymuyordu haliyle. Velhasıl, bana başka bir gönül ilişkisi türü olduğundan kimse söz etmedi, kimse bana “sınıfta hoşlandığın bir çocuk var mı?” diye sormadı. Ben de tıpkı diğer bütün erkek çocukları gibi yalnızca kızlara ilgi duymaya, kızlardan hoşlanmaya, kızlara aşık olmaya teşvik edildim ve fazlasıyla özendirildim.
Şimdi birilerinin eşcinsellik karşısında ürettikleri en büyük argüman, eşcinselliğin görünürlüğünün çocukların “özenerek eşcinsel” olabileceklerine dair iddia. Bu bir iddia ama aslı olmayan bir iddia. Öyle ya, eğer cinsel yönelim özenilerek kazanılıyor olsaydı, bunca teşvik ve özendirmeyle benim eşcinsel değil, heteroseksüel bir erkek olmam gerekirdi, hem de şu çok canlar yakan cinsten... Ama öyle olmadı, etrafımda kendime “rol model” olarak alabileceğim bir tane bile eşcinsel yokken, etrafım “hoşlandığın kız var mı?” diye sorarak beni hedefe şartlandıran insanlarla doluyken, üstelik heteroseksüel ilişkiden başka ilişki ihtimalleri olduğunu bile bilmezken içimde hep bu his vardı. Her zaman kendi cinsime ilgi duydum, kendi cinsimden hoşlandım. Bunun kabul edilebilir olmadığını bile bile, bunun yanlış olduğunu düşüne düşüne. Tıpkı diğer bütün eşcinsel erkeklerin ve eşcinsel kadınların düşündüğü gibi.
Bu yüzden siz ne yaparsanız yapın, ne kadar teşvik ederseniz edin, ne kadar özendirirseniz özendirin eğer oğlunuz/kızınız içinde sizin ihtimal vermediğiniz duygular taşıyorsa bunu değiştiremezseniz, onları heteroseksüel yapamazsınız. Tıpkı içinde heteroseksüel yönelimler olan birisini eşcinselliğe teşvik edemeyeceğiniz, özendiremeyeceğiniz gibi. Çünkü cinsel yönelim bu şekilde kazanılmıyor. Uykularınızın kaçmasına gerek yok, ne eşcinselliğin görünürlüğünün artması, ne LGBT derneklerinin kurulması, ne de bu köşede yazdıklarım sizin oğlunuzu ya da kızınızı özendiremez, olsa olsa kendileri gibi olmanın ayıp olmadığını, yanlış olmadığını ve de yalnız olmadıklarını fark ettirir ki bu da iyi bir şeydir. Özgüveni eksik bir çocuğunuz olsun istemezsiniz, değil mi?
Uzun lafın kısası sevgili anne-babalar, kabullenmesi zor biliyorum ama çocuğunuzun eşcinsel olma ihtimali var. Size duymayı istediğiniz cinsiyete ait isimler söylese bile. Bunu değiştirmek için de yapabileceğiniz bir şey yok. Zira bu sizin öğretebileceğiniz, dönüştürebileceğiniz bir durum ya da tedavi edilecek bir hastalık değil. Bu sizin çocuğunuzu yetiştirme tarzınızla, onunla konuşma biçiminizle ya da onu yetiştirirken yaptığınız herhangi bir şeyle ilgili değil. Aslında bunun uzaktan yakından sizinle ilgili yok, çocuğunuz kendisi bir birey ve içindeki hisler de onun hisleri. Zamanı geldiğinde de o hisleriyle kendisi yüzleşecektir, benim gibi, birçok arkadaşım gibi, diğer bütün eşcinseller gibi.
Fotoğraf http://birthwithoutfearblog.com sitesinden alınmıştır.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Paylaş