November 29, 2012

Türkiye'nin Eşitlik Anlayışı: Okullarda Tek Tip Kıyafet


Okullarda kılık kıyafet yönetmeliği değişmesi ve tek tip üniformanın ortadan kalkması gündeme geldiğinden beri bir tartışmadır gidiyor. Açıkçası ben, kıyafet serbestliğine karşı çıkıp da tek tip giyimi savunanları anlamaya çalışıyorum ama anlayamıyorum ve hatta yoksulluk-zenginlik düzlemindeki argümanlarını da oldukça sığ buluyorum. Yoksul-zengin ayrımının görünürlüğünün aynı renk önlüğü ya da üniformayı giymekle ortadan kalktığını  düşünebilme kafasını anlayamıyorum hakikaten. Benim ilk okul dönemimde belki öyleydi, ki yine de hatırlarım böylesine marka giyinme salgını yokken bile benim uyduruk bir dükkandan alınan ayakkabımla, arkadaşımın mağazadan alınan güzel ayakkabısı arasındaki  farkın nasıl bağırdığını. Biz tek tip giyiniyorduk ama parası olanla olmayanın ayırdına varamayacak kadar da salak değildik! Kalem kutusundan, silgisine kadar her şeyde hissederdik o farkı. Şimdi durum daha farklı, şimdi herkes marka giyiniyor, herkesin cebinde cep telefonu zaten var da havası atılan markası.  

Eşit mi görünüyoruz? Daha yakından bakın!
Bu argümanları sığ ve aynı zamanda samimiyetsiz buluyorum. Asıl sorun yoksulluğun var olması; yoksulluğun görünür olması değil. Merak ediyorum asıl korktuğunuz ne? Fakir çocukların sizin cep telefonu olan, nike çanta kullanan çocuğunuza saldırmaları falan mı? Siz fakir çocukları aynı üniformayı giyince kendilerini diğerleriyle eşit hissedecek kadar saf mı sanıyorsunuz? Bir uyanın artık arkadaş. Bu ülkede zengin ile fakir arasındaki uçurum gittikçe büyüyor ve bunu aynı üniformayı giyerek daha fazla gizleyemezsiniz. Yoksul çocuklar yemiyor bu numaraları, hem de çok uzun zamandır. Bence sizin asıl korktuğunuz sizin varlıklı olduğunuzun belli olması. Çünkü siz de biliyorsunuz ki arsız ve gösteriş meraklısı yetiştirdiğiniz çocuklarınız sahip olduklarını sergilemekten çekinmeyecekler, bu da yoksul çocukların onları diş bilemesine, sorunlar çıkarmalarına neden olur. Siz yoksulların çıkardığı sorunları sevmezsiniz. O yüzden değil mi "kentsel dönüşümü" desteklemeniz? Kentsel dönüşüm dediğiniz şey yoksulları, onların yaşadığı varoşları muhitinizden uzaklaştırmak değil mi? Çok fakir çocuk görürseniz onu da uzaklaştırıverirsiniz. Zaten onlar anne babalarıyla birlikte şehir dışında onlar için yaptırılmasını desteklediğiniz "mutlu" yuvalarında sizden uzakta yaşıyorlar. Bir de gitmeyi reddediyor değil mi? Terbiyesizler!   

Bu tartışmaları yapanlar büyük ihtimal yoksulluk nedir pek bilmiyor. Ben size anlatayım: Ben burnu patlak ayakkabımın ucuna içeriden mendil parçası koyup okula giderken, okuldaki herkesin benim gibi siyah önlük giyiyor olması hissettiklerimi değiştirmedi. Yerli malı haftasında o zamanın en pahalı meyvesi olan muzu birilerinin çantasında gördüğümde onu getirenin benimle aynı renk önlük giyiyor olması aramızda fark olmadığını hissettirmedi. arkadaşlarım çantalarıyla okula gelirken benim kitaplarımı ve defterlerimi poşetle elimde taşımam sırf aynı renk önlük giyiyoruz diye bana kendimi eşit hissettirmedi. Bilmem anlatabiliyor muyum? Önlük ya da üniforma örtmüyor yoksulla zengin arasındaki farkı, o zaman bile örtmüyordu. O yüzden yoksulluk bilmeden yoksulluk edebiyatı yapmayın, komik oluyorsunuz. Yoksulluk yaşadığınız halde halen tek tip kıyafeti savunuyorsanız size de tek diyeceğim: pek bir polyannaymışsınız küçükken.    



Ayrıca bırakın bu çocukların psikolojisini düşünüyor ayaklarını. Çocukların psikolojisini gerçekten düşünüyorsunuz tep tip kıyafeti değil, yoksulluğu tartışın. Sizin asıl derdiniz yoksulluğu görmek istememek.  Yok yani, yoksullukla zenginliğin arasındaki farkın görünürlüğünü tek tip kıyafetin azaltacağını düşünüyorsanız hepimiz tek tip giyinelim. Niye okulla sınırlıyoruz ki? Bu kadar empatiniz varsa kapatın o süslü püslü, marka giysilerinizi, ayakkabılarınızı, çantalarınızı dolaba, hep beraber tek tip giyinelim. Olmaz mı? Ne alakası mı var? Okullarda tek tip kıyafeti savunma gerekçenizin ne alakası varsa bunun da o kadar alakası var işte. 

Bayılıyorum sizin bu eşitliğe olan düşkünlüğünze. Canlarım benim. Pardon, son seçimde oyunuzu kime verdiniz? Büyük olasılıkla bir sosyalist parti olmalı. Hı hı. 

November 20, 2012

Bir cinayete suç ortagı oldugunuzu düsündünüz mü hiç?


Bugün 20 Kasım... Bugün nefret suçuna maruz kalan ve yaşam hakları ellerinden alınan transseksüel bireyleri anma günü. Bugün dünyanın bir çok yerinde onlar için mumlar yakılacak, tek tek adları anılacak, dualar edilecek. O kadar çoklar ki... Transseksüel cinayetlerini izleme projesi adı altında yürütülen uluslararası bir çalışmaya rapor edilen vakalara göre Ocak 2008’den Kasım 2012’ye kadar 1.083 kez öldürülmüş trans bireyler, tam 56 ülkede. Altını çizmekte fayda var, bu rakam yalnızca bu projeye ulaştırılabilen vakalar, ya ulaştırılamayanlar?

Ne için? Sırf yanlış bedende doğduklarını hissedip, ait oldukları bedene büründükleri, sırf içinde yaşadığımız toplumsal cinsiyet kimliği hapishanesinin kurallarına uymadıkları, sırf kendileri olmayı seçtikleri için. İşte bugün onları anma günü çünkü onlara yapılanı unutmamak, unutturmamak gerekiyor. Faillerini bulmaya çaba göstermeyen devletlerin, onları hedef gösteren medyanın, onlardan nefret eden her bir bireyin gözüne sokmak, vicdanlarını rahatsız etmek gerekiyor. Çünkü trans bireylerin cinayetlerinden bu sistemin bir parçası olarak herkes sorumludur, katil yalnız değildir, arkasında kocaman bir toplum, o toplumun öğretileri, o toplumun değerleri, o toplumun korkuları ve nefreti vardır. 

Bugün öldürülen transları anma günü, bugün bir yerlerde öldürülenler için mumlar yakılırken, başka yerde birilerinin öldürülmeye devam edeceği gün. Çünkü bugün dünden farklı değil ve siz kalıp yargılarınızı kırmadığınız, insanın doğduğu bedende yaşamasının onun kaderi olduğunu düşündüğünüz, bu durumu hastalık, transseksüelleri ucube olarak gördüğünüz ve çocuklarınıza bunu öğrettiğiniz sürece de bugün dünden farklı olmayacak.

Bugün bir kaç dakika da olsa öldürülen trans bireyleri düşünün, her an öldürülme korkusuyla yaşayanları da düşünün, her gün onlarla karşılaştığınızda nasıl baktığınızı,  onların yaşadığınız apartmanda ya da semtte oturmamaları için nasıl mücadele verdiğinizi, onların öldürülmelerine, şiddete uğramalarına nasıl göz yumduğunuzu düşünün. Sonra da kendinizi nasıl bir insan olarak tanımladığınızı düşünün. Kendinizi iyi bir “insan” olarak tanımlıyor musunuz? Siz birisinin olduğu bir şey yüzünden yaşamının elinden alınmasını normal karşılıyor musunuz? Bir transseksüel öldürülürken katilin elinde tuttuğu bıçağın ya da silahın üzerinde sizin de parmak iziniz olduğunu biliyor musunuz? Bugün öldürülen trans bireyleri anmasanız bile en azından bunları bir düşünün.


İlgili linkler:
http://www.transrespect-transphobia.org/ 
http://www.transgenderdor.org/
Not: yazıda kullanılan fotoğraf www.bianet.org'dan alınmıştır. 

November 18, 2012

Aileye Açılma Üzerine Mor Bülten'de Sohbet

Radikal Blog'da 31 Ekim'de yazdığım Çocuğum Eşcinsel mi? yazısı hakkında konuşmak üzere İMC TV'de yayınlanan Mor Bülten'e katıldım. Aileye açılmak ve ailelerin çocuklarının eşcinsel olup olmadıklarını neden merak ettikleri üzerinde kısa bir sohbet gerçekleştirdik. Zaman çok kısıtlıydı, az zamanda olabildiğine çok şey söylemeye çalıştım ama illa ki eksik kalan ya da unuttuğum noktalar oldu. Keşke daha uzun zaman olsaydı da uzun uzun konuşsaydık açılmak ve açılmanın yaratttığı etkiler üzerine. 

Elimden geldiğince kısa ve net bir şekilde anlatmaya çalıştım, sürç-i lisan ettiysem affola! Buyurun video aşağıdadır. 



November 14, 2012

AKP 10 yılda bizim için ne yaptı?


AKP iktidarının 10. yılını doldurduğu şu günlerde her köşe başında on yılın bir değerlendirmesi yapılıyor. Demokrasiden basın özgürlüğüne, sağlık sistemindeki reformlardan eğitim sistemindeki değişikliğe, ana dil tartışmalarından yargı bağımsızlığına kadar pek çok konu masaya yatırılıyor, tartışılıyor, muhakeme ediliyor. Elbette herkes kendi ilgi ve mücadele alanı üzerinden değerlendirmelerle katılıyor bu sürece. Bu yüzden benim bu on yılı hangi açıdan değerlendirmeye çalışacağımı da kolaylıkla tahmin etmişsinizdir: LGBT hakları ve LGBT bireylere karşı işlenen nefret suçları. 

Ben sizi 2002 yılında seçim arefesinde Başbakan Erdoğan’ın katıldığı bir programa götürmek istiyorum. Programın adı: Abbas Güçlü ile Genç Bakış. Anlayacağınız üzere Erdoğan partisinin seçilmesi halinde yapacakları icraatları anlatıyor, gençlerin sorularını yanıtlıyor. İşte o gençlerden birisi şu soruyu soruyor Erdoğan’a: 

“Bildiğimiz gibi Türkiye’de gey ve eşcinsel vatandaşlarımız var. Bu gey ve eşcinsel vatandaşlarımıza evlilik hakkı gibi haklar taşımayı düşünüyor musunuz? Ya da bu haklar konusunda kişisel olarak ne düşünüyorsunuz?”

Gencin sorusunun orta yerine Abbas Güçlü “haydaa” diye girerek kahkahalar atmaya başlıyor, salondaki tüm katılımcılar da Güçlü’nün bu kahkasına eşlik ediyorlar. Kahkalarla bölünse de sorusunu tamamlamayı başarıyor genç. Ve Erdoğan’dan şöyle bir yanıt alıyor:

Eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde yasal güvence altına alınması şart. Zaman zaman bazı televizyon ekranlarında onların da muhatap oldukları muameleleri insanı bulmuyoruz.”

Yıl 2002, seçimlerin hemen öncesi... Hatırlamıyorum, belki bu cümle bizi heyecanlandırdı, belki farkına bile varmadık ama zaman herkesi “kucaklama” zamanıydı ve biz de ilk -ve son- kez o zamanın parti başkanı, son on yılın başbakanı tarafından kucaklandık. Sonraki yıllar boyunca hep sesimizi duyurmaya çalıştık, hep bağırdık, “ayrımcılığa uğruyoruz” dedik, dahası “öldürülüyoruz” dedik ama kimse duymadı. Başbakan olunca parti başkanı olarak belirttiği kişisel görüşünün arkasında durur sandık ama yanıldık. Önce 2004 yılında “İleride bakarız” diye geçiştirdi LGBT haklarına ilişkin talepleri. Sivil anayasa çalışmaları başladığından bu yana da LGBT örgütlerinden gelen, anayasaya “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ibarelerinin eklenmesi talebini duymazdan geldi. Dahası partili arkadaşları, bakanları “23. yüzyıda belki” dedi “onların derdi başka” dedi ve en son "eşcinselliği anayasanın hiç bir yerinde görmek istemiyorum” dedi. Onlar bunları söylerken Erdoğan “durun arkadaşlar ben 2002 yılında şöyle demiştim” demedi, sessiz kaldı. Geçtiğimiz ay da Anayasa Komisyonu üyeleri hemfikir oldular  ve anayasaya cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği eklenmesi talebini topyekün kenara attılar. Oysa kendisi de demişti 2002 yılında, yasal güvence altına alınmaları şart diye...

Peki bize ne mi oldu bu 10 yıl içinde? Biz onlarca kez öldürüldük, yüzlerce kez darp edildik, binlerce kez dövüldük. Bize bunu yapanların büyük çoğunluğu yakalanamadı bile. Yakalananlar da “ters ilişki” teklif ettiğimiz için(!) ceza indirimi aldılar, bir kaç yıl hapis yattıktan sonra da “iyi hal”den serbest bırakıldılar.

Kayıt altına alabildiğim kadarıyla 2007 yılı başından bu yana tam 71 kez öldürüldük, çoğunlukla bıçaklanarak, öyle bir iki değil onlarca bıçak darbesiyle hem de, kimi zaman boğazımızı kestiler, kimi zamansa kafamıza kurşun sıktılar. Bazen parçalara ayrılmış olarak buldular bizi bir çöp konteynerinin içinde. Yıllar boyunca biz tek tek öldürülürken ve öldürülmeye devam ederken Başbakan hep sessiz kaldı. Oysa ne güzel diyordu: “muhatap oldukları muameleleri insani bulmuyoruz” diye. Peki bunca yıl insan bunu bile bile, bunu göre göre nasıl sessiz kalır? Kalırsa nasıl insan olur?

Duymamış olmalarına imkan yok çünkü soruldu da kendilerine. 16 Nisan 2008 tarihinde TBMM’de bir ilk yaşandı. Sabahat Tuncel tarafından meclise LGBT vatandaşlarla ilgili bir soru önergesi sunuldu, ilk kez. Sorulanlar sıkıntılarımızın kısa bir özetiydi:

1.Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transeksüel yurttaşlarımızın ayrımcılığa uğramadan çalışma ve barınma haklarına kavuşması, yaşamın her alanında kendini var edebilmesinin önünü açabilecek yasal güveceler getirilmesi konusunda, çalışmanız var mıdır?

2. Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel yurttaşlarımıza yönelik ve kimi zaman onların hayatına kastedecek toplumsal alandaki olumsuz algı ve ayrımcı uygulamaların değiştirilmesi için düzenlemeler gündeminizde midir?

3. Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel yurttaşlara yönelik şiddet uygulayanların hafifletici sebeplerin varlığından kaynaklı ceza indiriminden yararlanmaması için, ne gibi adımlar atmayı düşünüyorsunuz?

 Beklenen cevap Haziran ayında geldi. Adalet Bakanı  Mehmet Ali Şahin “LGBT’lere ayrımcılık yok” dedi. Bakan’ın bunları söylediği o Haziran ayında İstanbul’da bir eşcinsel, Kuşadası’nda bir transeksüel öldürüldü. Şahin’ın herkesi koruduğunu söylediği 10. Madde bizi korumuyordu işte!

Biz bu on yıl içinde dernekler kurduk, sivil anayasaya dair söz söylemek, nefret suçlarına dikkat çekmek için komisyonlar oluşturduk, milletvekilleriyle görüşmeler yaptık, onlarca basın açıklaması, onlarca eylem düzenledik, homofobi karşıtı buluşmalar düzenledik, onbinler olup İstanbul’da yürüdük, kısacası derdimizi anlatmaya çalıştık sırf daha az öldürülelim, sırf daha az dövülelim ve sırf daha az hakarete uğrayalım diye! Başbakan duymadı, siz de duymadınız, aslında kimse duymadı.

Peki ne yaptı bu on yıl içinde AKP iktidarı? Bir araya gelmek, sesimizi daha güçlü çıkarabilmek için kurduğumuz dernekleri “genel ahlak”a aykırı bulup her birini kapatmaya çalıştı,  “özendirmeyelim” diye yürüyüşlerimizi engelledi, transseksüelleri “kabahatli” bulup sokağa çıktıklarında trafiği engelliyorlar diye ceza kesti, üstelik polis memuruna kesilen ceza başı “maaş bonusu” vadetti, katillerimizi bir türlü bulamadı, bulduklarına da öldürdükleri sırf eşcinsel ve transeksüel diye ceza indirimi yaptı, transseksüellere karşı kalkışılan linç girişimlerine seyirci kaldı, insan hakları ihlalleri raporlarını görmezden, yöneltilen soruları duymazdan geldi,medayanın nefret söylemlerine karşı kılını kıpırdatmadı, uzun lafın kısası AKP iktidarı bizim için İYİ hiç bir şey yapmadı.

Şimdi diyeceksiniz ki islami tabanı olan bir partiden ne bekliyordun? Şunu söyleyebilirim; herhangi bir iktidardan beklediğimden fazlasını değil. Eşit vatandaşlık ilkesini benimsemesini, insan haklarına duyarlı olmasını ve haklar arasında hiyerarşi kurmamasını. Ha bir de ağzından bir söz çıkmışsa onu tutmasını.... Sadece AKP iktidarından değil bundan sonra gelecek olan iktidarlardan da beklentim bu. LGBT haklarının da insan hakları olduğunun kabul edilmesi, anayasal koruma, ceza kanununda nefret suçunun tanımlanması ve böylece uğradığımız ayrımcılığın azaltılması...

Sizce de iktidarda kaldığı on yıl boyunca bunların hiç birisi için en ufak bir adım atmadığı gibi sessiz kalan ve dahası köstek olan AKP bu konuda da sınıfta kalmadı mı?

Bahsi geçen programın konuyla ilgili bölümü aşağıdadır...

November 3, 2012

Benim sağlık sigortam neden onun da sigortası olmasın?


Malumunuz aşısıydı, hastalığıydı, yaralanmasıydı derken epey bir sağlık harcaması yapıyoruz kedilerimiz, köpeklerimiz için. Veteriner ücretlerinin ucuz olduğunu da söyleyemeyiz.  Bir süredir düşünüyorum da bizimle birlikte yaşayan hayvan dostlarımız bizim sahip olduğumuz sosyal güvenceden yararlanabilselerdi ne güzel olurdu, değil mi? Hani acaba sahip olduğumuz hayvan sayısına göre ekstra prim ödeyerek onların da bizim sağlık sigortamızdan yararlanmaları sağlanabilir mi? Aslında istendikten sonra olmayacak bir şey değil  ama biz daha 5199 sayılı kanunla boğuşurken bu talep biraz lüks kaçabilir ve hatta birileri bize gülebilir. Bu yüzden bunun devlet eliyle olması zor görünüyor. Oysa ki çocuklar ebeveynlerin sigortasından -eğitim görüyorlarsa- 25 yaşlarını doldurana kadar  yararlanabiliyor. Bu zaman dilimi bizim hayvanlarımızın ömürlerinden çok daha fazlası. Üstelik bir hayvanın sağlık ihtiyacı insanınkiyle kıyaslandığında nispeten daha az maliyetli bile olabilir. Ancak gelin de bunu otoritelere anlatın.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Paylaş