July 25, 2013

Hakkını ararken tükenen tüketici

Bir ürün aldınız ve daha üzerinden bir ay bile geçmeden deforme oldu. Ne yaparsınız? Tabi ki 4077 sayılı Tüketici Haklarının Korunması Hakkındaki Kanun'a dayanarak hemen ürünü satın aldığınız mağazaya gider, değişim ya da iade için başvurursunuz. Peki oradan red yanıtı aldınız ancak hala ürünün kusurlu olduğunu ve haklı olduğunuzu düşünüyorsunuz. O zaman ne yaparsınız? Tüketici Hakları Hakem Heyeti'ne başvurursunuz. İşte tükenmeye başladığınız an!

Zaten sevdiğiniz/beğendiğiniz için aldığınız giysinizin tadını bile çıkaramadan incelenmesi için mağazaya geri götürdüğünüzde neredeyse bir ay yanıt için bekliyorsunuz. Ben de ayakkabının incelenmesinin sonucunu ancak 25 gün sonra alabildim. Reebok, ürünün bir üretim hatasından kaynaklı deforme olmadığına dair bir yazı tutuşturdu elime. Ben de tüketici hakları hakem heyeti'ne başvurmaya karar verdim. 

01.08.2003 tarihinde 25186 no'lu Resmi Gazete'de yayınlanan Tüketici Sorunları Hakem Heyetleri Yönetmeliği'nde de açıkça yazdığı gibi tüketicilere başvuru yapabilecekleri yer konusunda iki seçenek verilmiştir; tüketicinin mal veya hizmeti satın aldığı ya da tüketicinin ikametgahının bulunduğu yerdeki hakem heyeti. Ben de buna istinaden ürünü aldığım mağazanın bulunduğu yerdeki tüketici heyetine gittim. Öncesinde telefonla aradığım tüketici hakları derneği de (www.tukoder.org.tr) bana ürünü aldığım yerdeki heyete gidebileceğimi söylemişti. Ancak tabi ki burası Türkiye, hangi mevzuat uygulanıyor ki bu uygulansın, değil mi? Bana ikametgahımın bulunduğu yerdeki heyete gitmemi söylediler. Ben de kanun, mevzuat falan filan deyince başvurumu işleme aldılar ancak yine de şahsen gitmesem de posta yoluyla ikametgahımın bulunduğu yerdeki heyete göndermem gerektiğini söylediler. 

Bu sabah da Üsküdar Kaymakamlığı'nın içindeki Tüketici Hakları Hakem Heyeti'ne dilekçemi bizzat vermek üzere gittim. Benden evrakların fotokopisini çektirmemi istediler. Ayrıca kimlik fotokopisi de istediler. Yıl olmuş 2013, e-devlet diye hava atıyor devlet ama hala ota boka kimlik fotokopisi istemekten vazgeçmiyorlar. İstedikleri fotokopileri teslim edip başvurumu yaptım, 3 ay içinde belli olacakmış akibeti. 

Uzun lafın kısası tüketici olarak hakkını aramak insanı ömrünü tüketiyor. bürokrosi, kağıt işleri, oradan oraya paslamalar çok can sıkıcı. Zaten bir sürü para ödeyip aldığın üründen dolayı mağdur olman, firmanın ürünün değişimini/iadesini kabul etmemiş olması yetmiyor gibi, üstüne üstlük tüketicinin hakkını korumak için oluşturulmuş tüketici heyeti de seni kağıt bürokrasiyle yoruyor. Sen mevzuatı okuyup ona göre hareket ediyorsun ama mevzuat pratikte uygulanmıyor. 

Bu başvuru sürecini kısaca özetlemek gerekirse:

1. Öncelikle hakkını aramak için vaktin ve enerjin var mı, ona karar ver. Varsa,
2.İkametgahınızın bulunduğu Kaymakamlık binasının içerisindeki Tüketici Hakları Hakem Heyeti'ne başvurmanız gerekiyor.
3. Onlar sizi öylesine dinleyip şikayet formunu doldurdukları için formun şikayet kısmını bir okuyun, söylediğiniz önemli bir şeyi yazmamış olabilirler.
4. Başvuru yaparken faturanızı, firmanın size red yanıtını verdiği mektubu sunmanız gerekiyor.
5. Evrakların bir nüshasının fotokopilerini almayı unutmayın. Bu uygulamanın da her kaymakamlıkta farklı olabileceğini de aklın bir köşesinde tutmakta fayda var.
6. Her ihtimale karşı kimlik fotokopinizi yanınızda bulundurun. Devletimiz kağıdı sever!
7. Üç ay gibi uzun bir süre heyetten cevap gelmesini bekleyecek kadar sabırlı olun.  



July 21, 2013

Pazar günü Adalar'a kaç(ama)mak

İstanbul'da bir süre daha yaşadıktan sonra "Pazar günü İstanbul'da ne yapılmaz" başlıklı bir yazı kaleme alacağım muhakkak ve sanırım listenin bir numarasında da bu olacak: Pazar günü bir adaya gitmek, daha doğrusu gitmemek. 

Vapura binmeyi bekleyen Kınalıada tatilcileri
Geçen hafta pazar günü Burgazada'ya gitmeye karar verdik. Aslına bakacak olursanız, diğer adaları görünce yine de isabetli bir karar verdiğimizi düşünüyorum hala. Sabah 10:30 civarı Kabataş'taki adalar iskelesine gittiğimizde yollara kadar taşmış insan kalabalığını görünce biraz tırsmadım değil hani ama yine de şehir hatları vapuru yerine deniz otobüsünü kullanarak gitmeye karar verdik. Şehir hatları vapuruna göre daha insani bir kalabalıkla birlikte yola çıktık, şükür ki yolcuların çoğu Kınalıada'da indi. Sabahın o saatinde Kınalıada'nın sahili neredeyse doluydu. 

Burgazada nispeten daha az kalabalıktı. Vapurdan iner inmez vurduk kendimizi yollara, zaten bir avuç olan adayı şöylece bir dolaştık Özlem'le. Daha sonra yolda gördüğümüz ilk kişiye hangi plaja gidelim diye sorduk, o da bize Kalpazankaya plajını önerdi. Biraz dinlenmek ve bir çay içmek üzere oturduğumuz Cennet Bahçesi isimli cafedeki çocuk "orası çok uzak" dedi, ne kadar uzak olduğunu sorunca, 20 dakika kadar, dedi. Yok dedik, bize vız gelir o uzaklık. Gerçekten de hepi topu 1,5 km kadar yürüdükten sonra plaja vardık. Ancak plaja inen patikayı kapatmışlar ve zorunlu inişi Kalpazankaya restoranın içinden vermişler, ve tabi ki sürpriz değil, plaja giriş için bilet kesiyorlar, 5 TL istiyorlar. Pazar günümüz zehir olmasın diye tantanasını yapmayıp verdik, geçtik. Daha sonra öğrendik ki kimi vermiş kimi vermemiş, artık kimi tutturdularsa. 

Küçük ve taşlık bir plajı var Kalpazankaya'nın ama kenardaki ağaçların altında azıcık da olsa gölgede oturma ihtimali var. Biz şanslıydık, küçük bir gölgenin altına yerleşiverdik. Biraz kalabalık sayılır ama yine de denizi güzeldi şimdi hakkını yemeyeyim ama plajının taşlık olmasından ötürü bir türlü uzanamadım. Oysa ki en sevdiğim şeydir plajda uzanmak. Yine de güzel bir vakit geçirdik orada. Karnımız acıkınca yukarıdaki restorana çıktık ancak ilgisizliklerinden ve saatler sonrasına rezervasyonu yapılmış masalara bizi oturtmamalarından ötürü orada yemek yememeye karar verdik. Sabah çay içtiğimiz Cennet Bahçesi'ne gittik ve diğer restorana göre daha makul fiyatlarla karnımızı doyurduk, biramızı içtik. 

Yine küçük bir ada turu, biraz poğaca, biraz kek, bir kaç bardak çayla keyifli bir şekilde tamamladık gezmemizi.  adanın ne kadar kalabalık olduğunu dönüş yoluna geçince anladık. Daha havadar olması için şehir hatları vapuruyla gitmeye karar vermiştik, inanılmaz bir kalabalığın içinde "ay şurdaki gölgeye gidelim" diye diye ortalara kadar ilerledik de vapurda oturabilecek yer bulduk kendimize. 

Vapur, Kınalıada'ya yaklaştığında olayın vehametini kavradık. Kınalıada iskelesi bir toplama kampı görünümündeydi, İnsanlar sıkış tepiş zaten dolu olan vapurumuza binmeye çalıştılar. Nitekim hepsi bindi ve vapur bir mülteci teknesi görünümüne büründü, her katta insanlar yerlerde oturuyordu. Ancak bizim için asıl eziyet, bizim oturduğumuz tarafa gelen onlarca Arap turistin "ya lelli ya lelli" türküleri ve onların sesini bastırıp para kazanmaya çalışan vapur çalgıcıların kapışmasıyla oldu. Öyle bir gürültü vardı ki tarifi imkansız. Göbek atanlar, ayrı tellerden çalanlar, darbuka çalmayı bilemeyen darbukacının çıkardığı gürültü, günün bütün dinlenmişliğini üzerimizden alıp gitti. Özlem'i Kabataş'a gitmek üzere onlarla bırakıp kendimi Kadıköy'de vapurdan attım. 

Sonra düşününce Ada sakinleri için üzüldüm, kafalarını dinleyebilecekleri bir gün olan pazar günlerini nasıl mahvettiğimizi fark ettim ve bir daha hafta sonunda adalara gitmemeye karar verdim. Adaya gelen insanlar o kadar özensiz, o kadar dağınıklar ki büyük ihtimal Ada belediyesi sonraki iki gün adayı temizlemekle uğraşıyordır, ta ki bir sonraki istilaya kadar.

Velhasıl, Pazar günü, "hadi adaya kaçalım" derse bir arkadaşınız, kısaca "hadi ordan!" deyin ve kale almayın. Hadi bir eşeklik yapıp adalara gitmek üzere vapura binerseniz sakın ama sakın Kınalıada'da inmeyin. Bugün adada yaşayan bir arkadaşım, kalabalık yüzünden son vapura da binemeyip adada kalanlar olduğunu söyledi.

Çıkardığımız dersler:

Pazar günü herhangi bir adaya gitme.
Hadi gittiniz, dönüşte şehir hatları vapurunu kullanma.
Kalpazankaya restoranına oturma.
Yani kalpazankaya plajına gitmesen de bir şey kaybetmezsin.
Ada halkının "uzak" kavramına güvenme :)
Arap turistler fazla neşeli!



July 20, 2013

Sezen'im gökkusagı açtı

Bunca yıl bir türlü fırsatını bulup Sezen Aksu konserine gidemeyişimin bir sebebi varmış. Meğerse benim gitmem gereken konser tam da dün akşamki konsermiş.

Malum Sezen Aksu şarkılarıyla büyüdük bir çoğumuz, özellikle benim kuşağım. Taa çocukluğumdan bu yana her türlü duyguma bir karşılık bulmuşumdur Sezen'in şarkılarında. Hatırladığım, dilime dolana ilk şarkısı, henüz ilkokul sıralarındayım o zaman, "Sen Ağlama" şarkısıydı. Herkesin dilindeydi o sıralar. Ama Sezen Aksu'nun bendeki başlangıcı "Git" albümüdür. İlkokul son sınıftayken, sınıftaki kız arkadaşlarla ders çalışalım diye evde toplanır, Sezen Aksu'nun bu albümünü dinlerdik. Sonra kasetlerini almaya başladım zaten. Lise 2. sınıftayken çıkardığı "Gülümse" albümü ise CD olarak aldığım ilk albümü oldu ve haliyle yaşın da getirmiş olduğu bir enerjiyle "Hadi Bakalım" dolandı dilimize. Uzun lafın kısası 29 yıldır bilfiil Sezen Aksu dinleyicisi ve hayranıyım. Gelgelim, o kadar çok istememe rağmen bir türlü denk getiremiştim bir konserine gitmeyi. Düın akşam yılların arzusunu gerçekleştirdim ama beni kat be kat mutlu eden ise Sezen'in yaptığı sürprizler oldu. 

July 18, 2013

Portekiz'de ilk durak: Porto

Her zaman Portekiz'e gitmeyi hayal etmişimdir. Avrupa'nın güney batısının son noktası, okyanusa açılan kapısı. Hayalimi Haziran ayının 16'sında gerçekleştirebildim. Kopenhag'tan Lisbon'a yaklaşık 4 saatlik süren bir uçak yolculuğu sonrası. Hayal ettiğim gibi miydi? Hep birlikte görelim.

Lisbon'da 3 günlük bir konferansa katılacağım için, öncesindeki bir kaç günü değerlendirmek için iner inmez Porto'ya gitmeye karar verdim. Lisbon havaalanındaki metroya binip Oriente istasyonunda indim. Oriente aynı zamanda Lisbon'dan başka şehirlere ve İspanya'ya gidebileceğiniz büyük tren istasyonu. Metro istasyonu alt katında, oradan iki kat yukarıya çıkmak gerekiyor bilet gişelerine ulaşabilmek için. Bir üst katında da peronlar var. Lisbon'dan Porto'ya gidiş dönüş bilet için 42 € ödedim. Gidş dönüş olunca % 10 gibi bir indirim söz konusu. Ancak Lisbon -Porto hattında birden fazla tren şirketi çalıştığı için fiyatları birbirinden farklı. Ayrıca gideceğiniz tarih ve saati önceden kestirebiliyorsanız gitmeden önce internetten alabilir, daha ucuza yolculuk yapabilirsiniz. Ben havaalanından Oriente'ye gitmemin ne kadar süreceğini bilemediğimden alamadım. Dediğim gibi metroyla 3-4 durak, hemen orada oluyorsunuz. Tabi yine de uçağın rötar yapması gibi elde olmayan durumları da göz önünde bulundurmak gerekir.

July 11, 2013

Siz Dora'nın tırnagı olamazsınız!

"Travesti evinde ölü bulundu

Aydın'ın Kuşadası İlçesi'nde, Dora Özer takma isimli travesti 24 yaşındaki Hüseyin Uğur Özer, evinde bıçaklanarak öldürülmüş bulundu

Olay, bugün akşam saatlerinde, Hacıfeyzullah Mahallesi Altıngüvercin Sitesi 21 Bloğun ikinci katında meydana geldi. Hande takma isimli travesti telefonla aradığı birlikte yaşadığı arkadaşı Dora Özer takma isimli Hüseyin Uğur Özer’den haber alamayınca saat 18.00’de eve gitti. Kapıyı açtığında ev arkadaşı Özer’in cesediyle karşılaşan Hande takma adlı travesti polisi aradı. Bıçaklanarak öldürüldüğü belirlenen Hüseyin Uğur Özer’in cesedi evdeki inceleme sonrası otopsi için morga kaldırıldı.
Site sakinleri, blok çevresinde fuhuş ve hırsızlıkolaylarının artması üzerine iki kez genel kurulda merkezi güvenlik kamerası sistemi kurulmasını kararlaştırdıklarını, iki travestinin yaşadığı bu eve giren çıkan birçok kişinin olduğunu söyledi. Katilzanlısının kimliğinin belirlenmesi ve yakalanması için çalışma başlatıldı, güvenlik kamerası görüntülerinin incelemeye alındığı belirtildi. Olayla ilgili soruşturmanın sürdüğü bildirildi."

İşte Dora'nın ölüm haberini Posta gazetesi böyle verdi.

Altını çizmek isterim, Posta bu ülkenin en çok satan gazetesidir. Neden?


Çünkü bu sevgisiz toplumun kirli düşüncelerini olduğu gibi yansıtan, onların inançlarını, düşüncelerini ve önyargılarını pekiştiren haberler yapar. O yüzden çok satılır; çünkü insanlar kendi düşüncelerini gazetede okumaktan, haberlerde duymaktan hoşnut olur. Çünkü onaylanmaya ihtiyaçları vardır. Tıpkı bu haberde de olduğu gibi... 

Dora bıçaklanarak öldürülmüş, çünkü evine giren çıkan belli değilmiş. Çünkü evinin olduğu sitede fuhuş ve hırsızlık olayları yaşanıyormuş. Çünkü Dora erkek ismine ve erkek bedenine ihanet etmiş. Çünkü Dora takma isim kullanan bir travestiymiş.

Tabi ki insana yaşarken saygı göstermeyenlerin öldükten sonra saygı göstermesini beklemek naiflik olur ama tekrar söylemekten ve bu düşünce tarzını lanetlemekten kendimi geri alamayacağım. Onun ismi Dora'ydı, o ismi seçti, o isimle yaşadı ve o isimle sizin tarafınızdan öldürüldü. 

Sen onun nüfustaki ismini yazınca o kadın kimliğinden çıkıp erkek kimliğine bürünmüyor ama sen onun nüfustaki erkek ismini yazmakta ısrar ettikçe zaten bir türlü erişemediğin insanlıktan biraz daha uzaklaşıyorsun. 

Tekrar hatırlayalım, Posta denilen gazete müsvedesi bu ülkenin gerçekliğidir, bu ülkenin zihniyetinin ve tıynetinin bir suretidir. Bu yüzden Posta gazetesi ile birlikte transseksüellerin öldürülmelerini meşrulaştıran, ama ile başlayan cümleler kuran, içi nefret dolu herkesi lanetliyorum. Hepinizin ahlakı batsın! 

Siz Dora'nın tırnağı olamazsınız! 

July 7, 2013

Sığacık da tüketildi, sıradaki!


Dün, sanırım 4 yıl aradan sonra ilk kez Sığacık'a gittim. Dört yıl önceden aklımda, kendi halinde, "citta slow" sıfatını hak edecek sessizlikte, makul fiyatlı, küçük, sevimli bir balıkçı kasabası olarak güzel bir yer edinmişti Sığacık. Dört yıl aradan sonra gittiğimde çok şeyin değiştiğini gördüm. Büyük olasılıkla Belediye'nin başarı olarak adlandırdığı bu "gelişmeler", benim için Sığacık'ı gidilecek yerler listesinden çıkarma nedenim oldu. Buna neden olan izlenimlerimi paylaşmak isterim ki fikriniz olsun, gidip gitmeme kararını siz verin.

1. Bildiğiniz üzere dünyada bir trend var bir süredir; küçük, sakin ve sessiz kasabalar turizmden pay alabilmek için tam da bu küçüklük, sakinlik ve sessizlik konseptiyle "citta slow" kavramını yarattılar. Türkiye'de bir kaç tane "yavaş şehir" olduğunu iddia eden yer var. Bunlardan birisi de Sığacık. Dediğim gibi 4 yıl önce gittiğimde bu sıfatı hakediyordu, ancak artık değil. Normal şartlarda bu konseptte motorlu araçların şehir içine girmemesi gerekirken, Sığacık'ta araç park edilmemiş bir sokak yok. Tabi ki bu motorlu araç trafiğinin yarattığı gürültüyü söylememe bile gerek yok. Sığacık Belediyesi sessizliğini korumak için araçları şehrin içine sokmamayı seçmek yerine, o araçlardan alacağı park parasıyla elde edeceği gelire öncelik vermiş. 

2. Belediye "halk plajı"nı da bir gelir kapısı olarak görmüş. Sığacık'ın küçük plajı Akkum'a giriş yolunu bir bariyerle kapatarak, oraya diktiği görevli aracılığı ile para topluyor, yani halk plajına giriş Sığacık'ta paralı. Ne kadar olduğunu bile sormadan uzaklaştık hemen oradan. Çünkü bana göre sahiller kamusal alandır ve herkesin kullanımına açıktır, dolayısıyla bir plaja girmek için birilerine ücret ödemek kabul edilemez bir şey. Misal, Yunanistan'da bu yasalarla korunur, kimse sahili parselleyip insanlara denize girmeleri için satamaz. Ama burası Türkiye, biz pek kamusal alan bilmeyiz, kamusal alanlar illa ki bir belediyenindir ve kullanımı onun tasarrufundadır. Bize de parasını verip faydalanmak düşer.

3. Madem halk plajına girmek için para ödemiyoruz, bari kayaların üzerine kurulmuş yapay bir yere, bir beach club'a gidelim dedik. Gördüğümüz ilk beach club'ın kapısında durduk. Sıradan, hiç bir özelliği olmayan bu beach club'a giriş 25 TL idi, ancak bunu vermeye gönüllü olmamıza rağmen yine de giremedik çünkü "damsız"dık ve öyle yerlere damsız girilmezdi! Küçük yerlerin, küçük beyinli insanları, herkesi kendileri gibi sandıkları ve Yalnızca bacak aralarındaki şeyle düşündükleri için ve de tabi ki içerideki kadınların namusu onlardan sorulduğundan böyle şeylere izin veremezler. Hem çok normal, niye kendi elleriyle rakiplerini arttırsınlar ki!

4. Bu arada gerek konaklama gerekse yeme içme maliyetleri konusunda da makullüğünü kaybetmiş Sığacık. Daha düne kadar turist çekebilmek için bin bir takla atan Sığacık Belediyesi belli ki kendini kaf dağında görmeye, bir marina yapıldı diye kendisini Bodrum'la bir tutmaya başlamış. Zaten bu, her koya bir yat limanı yapma durumu her mahalleye bir AVM inşa etmek isteyen zihniyetin bir ürünü. Zavallı ülkemin büyüme göstergeleri işte.

Uzun lafın kısası, bir daha gelmemek üzere Sığacık'tan yavaş yavaş ayrılırken (araç trafiği yüzünden elbette) limanın oralardan bir yerlerden müzik sesi yükseliyordu, çıkışta Sığacık'ın slow city olduğunu ilan eden devasa tabelalarla uğurlandık.

July 2, 2013

Direnisin LGBT Hali

28 Mayıs’ta duvarının iş makinaları tarafından yıkılmasını takiben bir grup insanın Gezi Parkı için başlattığı barışçıl eylem herkesin bildiği gibi 31 Mayıs sabaha karşı polisin baskınıyla bir direnişe dönüştü. İki güne yakın süren direnişin ardından da Gezi Parkı yeniden halkın eline geçti. Dört gündür hiç bir güvenlik gücünün olmadığı Taksim ve Gezi Parkı artık çok daha güvenli. Birbirinden farklı düşüncelere, ideolojilere, dünya görüşlerine sahip binlerce insan bir arada, yan yana eğleniyor, halaylar çekiyor, dayanışıyor, paylaşıyor.
Peki, LGBT’ler bu direnişin neresinde? Lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel bireyler bu direnişin barışçıl bir eylem olarak başladığı andan, polisin saldırısı sonucu direnişe dönüşüp parkın yeniden kazanıldığı ana kadar her yerdeler. Çünkü bazılarının üç beş ağaç yüzünden dediği bu direniş, bu isyan, aslında yalnızca  ağaçların katledilmesine karşı değil, zorbalığa, faşizme, iktidarın haddini bilmezliğine, ardı arkası kesilmeyen sözlü ve fiziki  devlet şiddetine karşı, insanların özgürlük için verdikleri bir mücadele. İşte bu noktada LGBT’ler tam da olmaları gereken yerde, direnişin orta yerindeler. Çünkü LGBT bireyler, şu günlerde tüm toplumun bir şekilde nasiplendiği polis ve devlet şiddetine zaten gündelik hayatlarında da maruz kalıyorlar. Ayrımcılığa uğrayan LGBT’lere sessiz kalan, onları korumayan devlet, Avcılar’da barınma hakları ellerinden alınmak istenen transseksüellerin yaşadığı şiddeti görmezden geliyor, eşcinsellerin gittikleri sinema salonlarına baskınlar yaparak mekanlarını ellerinden alıyor. Bir yandan heteroseksist sistemin ötekileştirdiği LGBT’ler toplumun geneli tarafından dışlanırken, her türlü şiddetin ve ne yazık ki cinayetin mağduru olmaya devam ediyorlar. AKP ve Başbakan bir yandan herkesin partisi ve Başbakan’ı olduğunu, her türlü ayrımcılığa karşı olduklarını ve öteki olmanın ne demek olduğunu bildiklerini söylerken bir yandan da konu LGBT haklarına geldiğinde her türlü homofobilerini ve transfobilerini kusuyor, bunun bir “bozulma”, bir “hastalık” olduğunu söylemekten geri kalmıyor.
Bakın, Gezi Parkı’nda barışcıl bir direnişin sergilendiği, polis şiddetinin kendini göstermesinin iki gün öncesinde, 29 Mayıs’ta 59 CHP’li milletvekilinin imzasıyla, LGBT’lere yönelik ayrımcılığın incelenmesine yönelik komisyon kurulması önerisi meclis gündemindeydi. Elbette bu komisyon kurulma talebi oy çokluğuyla reddedildi. Binnaz Toprak, Ertuğrul Kürkçü, Aykan Erdemir’in meclis kürsüsünde yaptıkları konuşmalar AKP’li ve büyük ihtimal MHP’li milletvekillerinin homurdanmalarıyla zaman zaman kesildi. Üstelik, kendisinin bir tıp doktoru olduğunu söyleyen AKP’li bir milletvekili Türkan Dağoğlu, önerinin aleyhine konuşarak, 1970’li yıllarda eşcinselliğe yönelik ABD’deki düşünce ve tutumlardan yola çıkarak eşcinselliğin normal bir davranış olmadığını, bir bozulma olduğunu, eşcinsel evliliklerin bir hak olmadığını dile getirdi. Onun öncesinde de AKP vekillerinden defalarca aynı ifadeleri duyduk. Elbette sürpriz değildi, ne bu aleyhte konuşma ne de önerinin reddedilmesi. Çünkü zaten biliyoruz ki AKP’nin özgürlük ve demokrasi anlayışı kendileri gibi düşünen, kendileri gibi yaşayan ve kendileri gibi sevişen insanlarla sınırlı.
Bu yüzden varoluşumuzu yok sayan, bizi tedavi edilmesi gereken birer hasta olarak gören, şiddete uğramamıza ve öldürülmemize göz yuman cinsiyetçi, homofobik ve transfobik bir devlete karşı yıllardır sürdürdüğümüz mücadelemize, şimdi Gezi Parkı’nda, Ankara’da, İzmir’de ve ülkenin diğer bütün direnen şehirlerinde devam ediyor. LGBT bireyler dün olduğu gibi bu direnişte de sisteme karşı, her türlü muktedire ve neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyen egemen söyleme karşı alanladalar. Üstelik, şimdi yanlarında daha önce alana çıkmamış, görünür olamamış LGBT bireyler de var. Yalnızca LGBT bireyler değil elbet, bu direniş sırasında ötekileştirilmenin, yok sayılmanın, aşağılanmanın ne demek olduğunu anlayan, dayanışmanın ne olduğunu gören, farklılıklarla yan yana olabileceğini, temas etmenin korkulacak bir şey olmadığını öğrenen binlerce insan da bizimle yan yana. İşte bu yüzden her gün Gezi Parkı’nda küçük yürüyüşler düzenleyen LGBT bireyler ayakta alkışlanıyor, “Hepimiz ibneyiz”, “Hepimiz transseksüeliz” sloganlarına eşlik ediyorlar. Hepimiz normalleşiyoruz, farklılıklar silikleşiyor ve gittikçe güçleniyoruz.
Bu direniş üç beş ağaç ve küçücük bir yeşil alan için başlamış olabilir ancak özünde her gün çocuk gibi azarlanan, yaşam alanı daraltılan, yaşam tarzlarına müdahale edilen insanların özgürlüklerini geri kazanma direnişi. Özgürlüğünü arayan, eşitlik arayan herkes gibi, biz de sizden biriyiz. Gezi Parkı’na geldiğinizde, parkın orta yerinde gökkuşağı bayraklarını göreceksiniz. O bayraklara doğru yürüyün, LGBT Blok standında bir şeyler atıştırırken sohbet edin, temas edin. Korkmayın, kendinizi daha iyi hissedeceksiniz. Çünkü birlikte özgürleşmek güzeldir. 

5 Haziran 2013 tarihinde radikal blog'daki sayfamda yayınlanmıştır. 

July 1, 2013

İstiklal Caddesi'nden özgürlük geçti

Bugün güzel bir gün, dünün sarhoşluğu halen üzerimde, o muhteşem günden kalan gülümseme halen yüzümde. Çünkü dün İstiklal Caddesi’ni bir kez daha gökkuşağına boyadık, bu sefer geçen yıldan çok daha fazla kişinin katılımıyla 11. Onur yürüyüşünü gerçekleştirdik. İlki 2003 yılında bir avuç insanla gerçekleşen, 2006 yılında ilk kez katıldığımda yine yüzlerle ifade edilen katılımın ardından, 2007 yılında “nerdeyse binlerce kişi yürüdük” diye mutlu olmuştuk. Geçen yıl kimine göre 15 bin, kimine göre 20 bin kişi yürüdük. Bu yıl Gezi direnişinin de kattığı ivmeyle çok çok daha fazla olacağımızı biliyordum İstiklal Caddesi’nde, nitekim oldu. Öyle güzel, öyle coşkulu, öyle onurlu bir kalabalıktı ki insan nasıl mutlu olmasın.

Her yıl biraz daha büyüyoruz, her yıl biraz daha kalabalıklaşıyoruz, her yıl sesimiz biraz daha fazla gür ve ısrarlı çıkıyor. Ancak bu yılı böylesine coşkulu kılan elbette ki Gezi süreci. Daha Gezi’de ilk ağaçlar söküldüğünde koşanlardan biriydik, polise kitap okuyan bizdik, direniş başladığında en önlerde yer alan, barikatların üzerinde gökkuşağı bayrağını dalgalandıran bizdik. LGBT'ler en başından beri Gezi'deydi ve direnişinin en önemli bileşeni haline geldi. Dolayısıyla herkes gibi LGBT’leri de güçlendirdi Gezi Parkı, herkes gibi bizim de özgüvenimizi tekrar yerine getirdi, cesaretimizi arttırdı.  Biz Gezi’yle birlikte bir arada durmanın ne kadar önemli olduğunu anladık, Gezi’yle birlikte daha çok insana dokunduk. Evet, bu direnişte hep öndeydik çünkü Gezi bizimdi, bizim elimizden alınmak istenen varolma alanlarımızdan biriydi. 1996 yılında Habitat Kongresi öncesinde şehrin merkezinin “temizlenmesi” sırasında uzaklaştırılan; Eryaman’da, Avcılar’da barınma hakları ellerinden alınmak istenen, bu yüzden saldırılara maruz kalan da bizlerdik. Tarlabaşı’ndaki kentel dönüşüm adı altında yapılan “temizlik” kampanyasında da yaşam alanlarından biri ellerinden alınan da bizdik. Çünkü biz modernleşme ve kentleşme adı altında şehrin merkezlerinden kovulan ötekilerden biriyiz. Dolayısıyla mekansal alanı sürekli daralan ve durmadan itilen bir grup LGBT’ler. İşte bu yüzden de Gezi’deydik, kamusal alanların paydaşlarından biri olduğumuz için, barınma hakkımız durmadan ihlal edildiği için.

Bizi Gezi direnişinin en ön saflarında olmaya iten elbette daha başka nedenler de var. Saymakla bitmez. Kısaca en temelde yaşam hakkımız, düz anlamıyla yaşam hakkı, yaşamak, öldürülmemek; insanca ve onurlu bir şekilde, herkes gibi, bir yaşam sürebilmek diyelim. Sesimizi duymak istemeyen ve ayrımcılığa uğramamamız için yasal korumaya ilişkin bir düzenleme yapmadığı gibi homofobik ve transfobik söylemleriyle hayatımızı daha da zorlaştıran devlete karşı, katillerimize ceza indirimi verene adaletsiz yargıya karşı, heteroseksüel olmayan herkesi “sapkın” gören heteroseksist sisteme karşı, tecavüzcüleri serbest bırakan erkek zihniyetli hukuka karşı, her an her yerde sözlü ya da fiziksel şiddete uğramamızı maalesef olanaklı kılan homofobik, transfobik, bifobik zihniyete karşı Gezi’deydik. Bu süreçte görünürlüğümüz arttı, derdimizi barışın, duyarlılığın, hakkaniyetin olduğu bir ortamda anlatma imkanı bulduk. Gezi’den sonra mahallelerdeki parklara kadar ulaştık, işte bu yüzden biraz daha güçlendik. Hem LGBT’lerin hem de LGBT olmayan bireylerin desteğiyle dün öylesine kocaman bir yürüyüş gerçekleştirdik. 
Evet, rengarenk bir yürüyüştü, binlerce gökkuşağı bayrağı dalgalandı İstiklal’de, birbirinden muzip, birbirinden eğlenceli pankartlar açıldı, istediğimiz gibi giyindik, görünmek istediğimiz gibi yürüdük, özgürce,  İstiklal’i baştan sona el ele, omuz omuza geçtik. Rengarenk bir yürüştü, “biz varız, buradayız ve gitmiyoruz”u gösterdik herkese. Çok çok binlerce insandık; eşitlik için yürüdük, adalet için yürüdük, onurlu ve insanca bir yaşam için yürüdük, barış için yürüdük, biz aslında kendimiz kadar herkes için yürüdük. Biz yaşamları ellerinden alınan Ahmet Yıldız için, İrem için, Baki Koşar için, Melek için, Serap için, Roşin için ve bu ülkede sırf eşcinsel ya da transseksüel olduğundan ötürü öldürülen, sayısını bile bilmediğimiz arkadaşlarımız için yürüdük. Daha çok ölmeyelim, daha çok darp edilmeyelim, daha çok aşağılanmayalım diye, özgürce yaşayacağımız, şiddetsiz ve herkesin olmak isteği gibi olabildiği bir dünya için yürüdük ve yürümeye devam edeceğiz.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Paylaş